Pek çok Türk'ün yaşadığı Münih'e "Türkiye'nin 58. vilâyeti"
denildiğini biliyordum, 27 Mayıs 1960 ihtilâlinin veya
inkılâbının, yahut devriminin ve yahut Celâl Bayar’ın
Yassıada'daki deyimiyle ayaklanmasının feyizli sonuçlarından
olarak zevcem yıllardır orada yaşadığı, oğlum da Münih
Üniversitesine devam ettiği için Münih'e kadar uzanmak benim
için, hele emekli olduktan sonra, normal sayılabilirdi. Israrlı
davetlere rağmen şimdiye kadar gitmemiş, gitmeyi bir an için
bile düşünmemiştim.
Son zamanlarda gerek arkadaşlarımın, gerekse tanıdıklarımın
gitmem için telkinde bulunmalarının ve "gitmende sayılmayacak
kadar çok menfaatler vardır" diye öğüt vermelerinin nihayet
tesirinde kaldım. İstanbul'un maddî ve manevî havasından da
cidden bunalmış olduğum için altmış sekizinci vilâyete gitmek
kararını kesin olarak verdim. Gidişim, memleketteki her iş gibi
beni canımdan bezdirecek kadar güçlüklere uğramış kararlarından
caydıracak raddeye gelmişken Türk Hava Yollarındaki yüksek
memurlardan birinin bir telefon konuşmasıyla yollar açıldı.
Küçük memurlardan birinin "bütün yerler tutulduğu için üç
haftadan önce gidemezsin" demesine rağmen ertesi günkü uçakta
iki kişilik boş yer olduğu anlaşıldı. Böylece 8 Ağustos 1969
Cuma sabahı kalkan uçakla Münih'e hareket ettim.
İstanbul'dan kalkıp Münih'e gitmem, uçakla da olsa, aslında
bir seyahatti. Fakat ben bunun seyahat olduğunu anlamadım,
anlayamadım. İki buçuk saatlik yolculuğa seyahat demekte, bir
İstanbullu olarak mazurdum. Çünkü emekli olmadan önceki
hayatımın 1937-1969 arasındaki yılları bazen iki, bazen iki
buçuk saat süren "evden işe gitme" ve aynı sürede "işten eve
dönme" ile geçtiği için iki buçuk saatte İstanbul'dan Münih'e
gitmeyi yadırgadım. Zaten hep bulutların üstünden uçtuğumuz ve
aşağıda sonsuz bir beyazlık gördüğümüz için uçakla gittiğimiz de
pek belli olmadı.
Münih'in, Himler'e benzeyen gümrük şefi bavulumdaki
ilâçlardan şüphelendi. 20 yaşımdan beri eczacılarla ortak
olduğum için Münih'e getirdiğim nesneler arasında bir takım
ilâçlar mühim yer tutuyordu. Almanlar gümrükte fazla arama
yapan, güçlük çıkaran insanlar değil. Fakat bazı
vatandaşlarımızın yüzümüzü kara çıkaran davranışları yüzünden,
Himler'in benzeri tereddüt geçirdi. Burada "Buğra" imdada
yetişti. Edebî Almanca’yı ve Baviyeraca’yı Füzûlî'nin Türkçe
şiir yazması gibi kolaylıkla konuşarak bunların ilâç olduğunu,
isterse alıkoyup tahlil ettirdikten sonra verebileceğim anlattı.
Himler'in ikiz kardeşi de beni süzüp böyle işler yapacak kişi
olmadığımı anladıktan sonra "buyurun" dedi. Zevcem Bedriye
Atsızın konağına geldik.
Bu konak 15 katlı müheykel, mücessem, müşekkel bir apartmanın
altıncı katında tek odalı bir kâşaneden ibaretti. Beş buçuk
metre uzunluğunda, üç buçuk metre genişliğinde şahane bir evdi.
Önün de bir de büyük balkonu vardı. Mutfağı odanın içinde bir
metreden biraz uzun bir tezgâhtan ibaretti. Üç ocağı, bir fırını
ve buzdolabını ihtiva ediyordu. Tabiî bütün bunlar elektrikle
işliyordu.
Ben sigara içmem, dumanından tiksinirim. Vapurda, dolmuşta
beni en çok rahatsız eden nesne ağzı emzikli vatandaşlardır.
Eskiden, yürürken bile ağzında sigara taşıyan yalnız Köprülü
Fuat’tı. Şimdi hamalından cici bayanına kadar herkes Köprülüzade
oldu. Herif, sırtındaki 150 kiloluk yükün altında cam burnunda
yürürken bile ağzından sigarasını eksik etmiyor.
Ciğer kanseri yaptığı artık anlaşılan sigaraya düşmanım. Hele
Nejdet Sançar, çok küçük bir çocuk olduğu zamandan beri sigaraya
elini dahi süremez. Sırası gelmişken: Sançar'ın evine konuk
gidenler ona cehennem azabı çektirmek istemiyorlarsa sigara
içmesinler.
İktidara geçtiğimiz zaman yeni Anayasanın birinci maddesi
sigaranın yasaklanması hakkında olacak. Sigara da Anayasaya
girer mi diyeceksiniz. Tabiî senatör girer de sigara neden
girmez?
Evet sigarayı yasak edeceğiz. Fakat o zaman Said Bilgiç,
Cezmi Türk ve Osman Turan ne yapacak? Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti zamanındaki içki yasağı süresinde sarhoşlar ne
yapıyorsa bunlar da öyle yapacaklar. Dışardan mentollü, nefis
sigaralar getirecekler: İktidar bilmezlikten, gümrük
görmezlikten gelecek. Nikotinin beyni kamçıladığı hakkında
doktorlardan rapor alacağız. Sözün kısası durumu idare edeceğiz.
Her çağda, her yerde olduğu gibi. Zaten senin kanun dediğin
nedir? Beş telli bir saz değil mi?
68. ile yapılan yolculuktan bahsederken bakın nerelere
geldik. Ben sigara içmem. Fakat cebimde daima kibrit taşırım.
Gençlerden biri kibrit taşıdığımı öğrenince, meşhur nezaketimi
kastederek "güzel hanımların sigarasını yakmak için mi" diye
sormuştu. Bakın hele, iyi maksatlar nelere yoruluyor? Kibrit
taşımaktan maksadım şu: İstanbul'da sağanak yağınca, fırtına
olunca, şimşek çakınca yüzde on ihtimalle elektrikler söner. O
zaman ben derhal cebimdeki kibrite el atar, evin stratejik
noktalarında hazır bulunan mumlardan birini yakıp karanlıktan
kurtulurum. Münih'e de cebimde kibritle gelmişim. Kâşaneye
girince: "burada elektriklerin kesildiği olur mu" diye sordum.
Bedriye ve Buğra "acaba hangi dille konuşuyor" der gibi yüzüme
baktılar. Meğer 68. vilâyette elektrikler asla kesilmezmiş.
Münih'te 52 gün kaldım. Hemen her gün bir yere gezmeye
gittim. Bazı bakımlardan çevreyi anlamaya çalıştım. Almanya
hakkında çok şey biliyordum ama gözle görmenin intibaları
şüphesiz başka türlü ve daha doğru oluyor.
Münih'ten 200 kilometre uzaklara kadar gittim. Avusturya ve
İsviçre’ye girdim. Bütün bunlardan sonra başta Münih olmak üzere
gördüklerimi anlatmakta elbette faydalar vardır. Bizim Gök Türk
ve Oğuz taifesiyle Hititlere bunları hikâye edeceğim:
Münih, bilindiği gibi, Baviyera'nın merkezi ve Almanya'nın en
büyük şehirlerinden birisi. Nüfusu iki milyon kadarmış. Denizden
yüksekliği 500 metre kadar bir şey. Bugünkü Türkiye'de halk
nasıl birbirine karışmış, birçoğu kendi şehrinden ve ilinden
başka yerlere yerleşip geçim yolu bulmuşsa Almanya'da da aynen
böyle.. Münih'te, Almanya'nın başka bölgelerinden gelip
yerleşmiş pek çok insan var. Bizde, vilâyetler arasında nasıl
bir rekabet varsa, bir vilâyet halkı nasıl yarı şaka, yan ciddî
olarak komşu vilâyet halkı için hicvimsi sözler söylerse
Almanlar da böyle.. Öteki Almanlar, Baviyeralıları kaba buluyor
ve sevmiyor. Baviyera da hâlâ kendisini Alman Birliği içinde
bağımsız bir devlet sayıyor. Prusyalıları kimse sevmiyor. Hele
bazı Kuzey Almanyalılar Baviyera'yı Almanya'dan bile
saymıyorlarmış. "Sizi Almanya'ya bekleriz" demek Baviyera'dan
daha kuzeye gelin demekmiş. Baviyeralıların lehçeleri biraz
çetrefil. Ama her Alman en aşağı sekiz yıllık bir ilkokul
öğreniminden geçtiği için birbirlerini anlamakta güçlük
çekmiyorlar.
Fakat bütün bu ayrılıklara, rağmen Almanlar tam bir millet
manzarası gösteriyor. Hatta ben yalnız Almanya'da değil,
Avusturya ve İsviçre'de de (tabiî Alman İsviçre’sini
kastediyorum) aynı milleti gördüm. Dil, âdet, görünüş, davranış,
her şey tek bir milleti gösteriyordu. Almanya ile Avusturya'nın
Konya ile Ankara'nın ayrılmasından hiçbir farkı yok.
Münih'te en beğendiğim şey parklar ve ormanlar oldu. Ormanlar
şehrin içinden başlıyor. Bazılarında küçük göller bulunan
parklar çok büyük ve annelerin çocuklarım gezdirmeleri için çok
elverişli güzel yerler. Şehirden çıkar çıkmaz alabildiğine
ormanlar ve çimler başlıyor. Bu ormanlardan çoğunun insan eliyle
yetiştirildiği ağaçların askerî dizilişinden belli. Tabiattan
gelen ormanlar da var. Yani Münih ve bütün Almanya bu geniş
ciğerler vasıtasıyla oksijen alıyor. Türkiye gibi beton
yığınları arasında nefes darlığı buhranları geçirmiyor.
Münih'in beğendiğim ikinci özelliği trafikteki düzen oldu.
Burada üç kişiye bir araba düşüyormuş. Bizimkilerin de arabası
vardı. Şehrin içinde ve dışında arabaların gelip gidişi parmak
ısırtacak bir intizamla oluyordu. Korna çalmak yasağı olmadığı
halde korna binde bir, meselâ önde giden bisikletli çocuğu
uyarmak için çalınıyordu. Caddelerin, yolların gerekli
yerlerinde trafiğe ait levhalar göze çarpıyordu. Bunlar en
dikkatsiz adamın bile görebileceği yerlerde ve herkesin
okuyabileceği büyüklükte idi. Levhalar yalnız kaç kilometreyle
gidilmesi gerektiğini değil, yolun nereye gittiğini, ilerde
ikiye ayrılacaksa sağ ve soldakinin hangi şehir, kasaba veya
köye gideceğini gösteriyordu. Şehir dışındaki anayollar çok
güzeldi. Bunları cennetmekân Hitler yaptırmıştı. Bazıları çok
genişti. Üç gidiş, üç dönüş olmak üzere altı sıralıydı. Bazıları
daha dardı. Fakat yollarda kaç araba gidebilecekse yollar o
kadar arabaya göre kireçle bölündüğünden düzen bozulmuyordu.
Yolun ortasına bir kireç hattı çekilmişse orada yan yana iki
araba gidebilir demekti. Bir ana yolda en yavaş giden sağdan
gidiyordu. Daha hızlı giden soldan gitmeye mecburdu. Herhangi
sebeple hızını kesmek isteyen araba sağ hatta geçiyordu. Tabiî
bütün bunları önü ve arkayı kollıyarak yapıyordu.
Almanlar’ın "Autobahn" (avtobân okunuyor) dedikleri bu
anayollarda 120-150 kilometreyle gitmek cidden zevk oluyordu.
Asfalt o kadar iyi dökülmüştü ki hiçbir sarsıntı olmuyordu.
Şehrin içinde metro yapımına girişilmiş olduğu için birçok
caddelerin yarısı trafiğe kapalıydı. Buna rağmen yine düzen
sağlanmış, tıkanıklık önlenmişti. Trafik tıkandığı zaman 15-20
saniyeden fazla beklediğimizi görmedim. Bir de cumartesi ve
pazar günleri bütün Almanlar kendi şehirlerinden başka bir yere
gitmek âdetinde oldukları için arabasına atlayan autobahn'lara
düşüyor, akşamın dönüş saatlerinde bazı ufak tıkanıklıklar
oluyordu. O kadar...
Şehirlerde bisikletle giden 60-70 yaşlarında kadınlara
rastladım. Trafik düzeni sayesinde bunlar emniyetle çarşıya
pazara gidip alışverişlerini rahatlıkla yapabiliyorlardı. Fakat
bu araba bolluğu bana bir şey düşündürdü. Daima arabayla gezen,
hiç yürümeyen insanların sağlık durumu ilerde ne olacaktı?
Yürümenin sağlık için faydası belli. Acaba hiç yürümeye yürümeye
günün birinde insanlar ne hale gelecekti. Amerika'da daha
şimdiden beş milyon "şişmanlık hastası" olduğunu okumuştum.
Millî gücümüzün bir kısmı, açlığa rağmen, cefalı işlerle, bu
arada çok yürümekle sağlanıyordu. Parantez arasında bu düşünceyi
de ekledikten sonra biz yine Münih'in trafiğine gelelim. Bundan
ders almak lâzım. Türkiye'de öğretmenlerin görgü ve bilgilerini
arttırmak için onları aylıklarıyla bir yıl için Batı ülkelerine
göndermek konusunda bir kanun vardır. İyi uygulandığı takdirde
çok yerinde bir kanundur. Fakat bu kanunun şoförlere tatbik
edilmesi daha hayırlı olur. Bizim eğri omuzları oralara
göndererek arabanın nasıl kullanıldığını, vatandaşlara karşı
nasıl davranmak gerektiğini, lüzumsuz korna çalmanın
edepsizlikten başka bir şey olmadığını onlara göstermek, biraz
insanlık öğretmek pek faydalı olur.
Münih temiz bir şehir. Sokakları süpürüp tozları çeken
arabalar gördüm. Bazı Almanlar bana kuzey Almanya veya
Hollanda'ya gidersem Münih'i pis bulacağımı söylediler.
İstanbul'u düşündüm. Kendi kendime bir takım kararlar verdim.
Fakat bu kararlar antidemokratik olduğu için açıklamaktan
vazgeçtim. Demokrasi olsun da pislik devam etsin.
Münih'te bir belediye var. Nizamları uyguluyor, İstanbul’da
yok mu diyeceksiniz. Bilmiyorum. Belki vardır. Münih'te 40 metre
karelik boş yer bulununca hemen apartmanlar yükselmiyor. Şehrin
plânı var. Bir santim şaşılmıyor, İstanbul’da 100 metrelik doğru
bir sokak bulamazsınız. Allah doğruluk fikrini kaldırmıştır.
Haydarpaşa'dan Pendik'e kadar trenle bir gidiniz. Yüz
milyarlarca lira harcanarak şeddadî yapılar, güzel köşkler falan
yapılmıştır. Fakat ne mimarlık üslûbu vardır, ne de belediye
tüzükleri uygulanmıştır. Hani banliyödeki binaların arası en az
altı metre olacaktı? Neden hepsi dört, üç metre ara ile
dizilmiştir? Neden bazıları bitişik nizamdadır? Bunlara kim izin
vermiştir? Bütün kanunsuzluklar yapanın yanında kâr mı kalacak?
iktidara geçtiğimiz zaman bütün bunların hesabını soracak ve
Anayasaya bir madde daha koyacağız. Türkiye'de en dar cadde 50
metre genişliğinde olacak ve nadir durumlar dışında apartmana
izin verilmeyerek herkes bahçeli bir evde oturacaktır.
Türkiye'nin toprakları buna yetmezse Boğazları kapayarak
Marmara'yı kurutur ve parselleyerek devlet hesabına halka
satarız!..
Münih, ikinci Cihan Savaşında epey yıkılmış. Bu molozları iki
yere iki tepe halinde yığmışlar. Tabiî o molozlarla birlikte
yıkıntılar arasında kalan ölülerin kemikleri de o tepelere
götürülmüş. Bugün de iki tepe ağaçlıklı, yeşillikler içinde iki
gezinti yeri olmuş. Bir tanesine çıktım. En tepedeki yazıtta:
"Burada yatanlar için dua et" yazılıydı. Bundan daha manâlı bir
yazıyı Birinci Cihan Savaşı ölüleri için yapılan anıtta gördüm.
Bu bir meçhul asker anıtıydı. Birkaç basamakla inilen açık
mezarda bir buçuk insan boyunda bir Alman askeri cephe kılığında
yatıyordu, iyi bir mimarın elinden çıktığı belliydi. Yazıtında
sadece "dirileceklerdir" yazılıydı. Bu söz bir milletin kendine
inancını göstermesi bakımından ibret vericiydi. Fakat bu tevazu
içindeki heybetli anıtı bir parça bakımsız ve ihmal edilmiş
gördüm. Zamanımızın maddeci ve hayvanî havası içinde yurt ve şan
için ölenleri anmaya elbette zaman bulunmazdı. Yine kendi
vatanımı düşündüm. Çanakkale şehitleri için kampanya ile yapılan
anıt pek basit kalmıştı. Oraya dikilmesi gereken anıt için de
yine antidemokratik düşüncelere daldım. Bu anıta "inandılar,
dövüştüler, öldüler" yazılacaktı. Bu sözün de kime ait olduğunu
iyi bilmiyorum. Galiba Mustafa Kemal Paşa’nın olacak.
Sözden söze geçerken Münih'in düzenini anlatmayı unuttum
sanmayın. Unutmam. Bedriye Atsız’ın tek odalı kâşanesi 15 katlı
üç apartmanın birinde bulunuyor. Bu üç apartman birbirine ne
gölge düşürüyor, ne de manzarasını kapıyordu. Dipleri
yeşilliklerle süslü. Çocuklar oynasın diye kum havuzları var.
Aradaki beton yollarda biraz daha büyücekleri bisikletlerle
gezip oynuyor. Bu apartmanların asansörlerine ise hiçbir diyecek
yok.
Çocuk arabası alacak kadar geniş ve altıncı kata beş saniyede
çıkacak kadar hızlı. Sekiz kişilik asansöre giren sekiz kişinin
her biri ayrı katın düğmesine bassa asansör kendi kendine
kapandıktan sonra sekiz kişinin bastığı her katta durup otomatik
olarak kapısı açılıyor, yine otomatik olarak kapanıyor ve
herkesi sırayla istediği kata çıkarıyor.
15 katlı apartman, 1,2,3, odalı dairelerden mürekkep. Bedriye
Atsız'ın tek odalı şahane dairesinin aylığı 321 mark. Resmî kuru
falan bir yana bırakın. Bu, bizim parayla 1000 lira eder. Tam
bir komprador işi. Demek ki zevcem yabancıyla iş birliği yaparak
yoksul Türk köylüsünü sömürüyor ve "halkımız" gecekondularda
yaşarken o, Avrupa emperyalistlerinin ülkesinde 1000 liralık
villâda oturuyor. Sömürü düzeni.. Devrim.. Sosyalizm.. Mark..
Engels.. Gevara.. Ho Amca.. Yaşasın bilimsel sosyalizm..
Kahrolsun faşistler.. Falan, filân... Bu köşkte en çok hoşuma
giden şey ne oldu, biliyor musunuz? Televizyon diyeceksiniz.
Bilemediniz. Televizyon bir nevi ev sineması olduğu için sokak
sinemasını görenlere pek o kadar mühim gelmez. Bu kâşanede benim
için en mühim şey musluklardan 24 saat hem soğuk, hem de sıcak
suyun akmasıydı. İstanbul'un Anadolu Maltepesi’ndeki konağımızda
üç günde bir su aktığı için musluklarından daima su akan bir ev
benim için Amerika’nın keşfinden ve aya gitmekten daha mühimdi.
34. vilâyet olan İstanbul'dan 68. vilâyet olan Münih'e vardığım
gün içime düşen sıkıntı "bu kolaylıktan o zorluğa dönüş"ün
kaygısı oldu ve öylece de kaldı. Fakat insan oğlu neye alışmaz
ki?...
Maltepe'ye döndüğüm gün düzeni büsbütün bozulmuş buldum.
Evlere daha çok su vermek için açılan kuyulardan gelen suyun
basıncı boruları patlatmış. Sonuç: Dört gün susuz kalmak.
Eskiden evlere verilen su Kayışdağı suyu idi. İçimine doyum
olmazdı. Şimdi bakkallardan şişelerle aldığımız suyu içiyoruz.
İkinci Cihan Savaşından önce yıllarca Taşdelen suyu alıp
içmiştim. Günün birinde bunların Terkos suyu olup satan
tarafından aldatıldığımızı gazetelerde okumuştum. Bu yüksek
ticaret zekâsını gösteren zat asîl bir Rum vatandaşımızdı.
Herhalde bir hafta hapis, 100 lira para cezasıyla kurtulmuştur.
Münih'teki kâşanemizde, her evde olduğu gibi bir de
televizyon vardı. Eski bir alet olduğu için renkli yayın
seyredemiyorduk. Televizyon akşamdan gece yansına kadar yayın
yapıyor, çok defa beni bile meşgul ediyordu. Çok faydalı şeyler
de gösteriliyordu. Bir defa Avusturyalıların yaptığı bir Anadolu
gezisini, bir defa Moğolistan'ı, bir defa da Yemen'i seyrettik.
Avusturyalıların Anadolu gezisi hem çok öğretici, hem de
Türkler'e karşı dostluk duygularıyla doluydu. Bilim adamları
tarafından çekilmişti. Bizim bilmediğimiz bir takım Anadolu
hayvanlarını gösteriyor, yalnız Türkiye'ye mahsus manzara,
kültür ve sanatı yayınlıyordu. Moğolistan'a ait olan bizim için
çok yeni ve orijinaldi. Başkentleri olan "Ulan Bator" (Eski adı
"Urga") gökdelenlerle çadırların yan yana sıralandığı bir
şehirdi. Moğol güreşleri seyrettik. Bizim Türkistan güreşlerinin
aynıydı. Moğollar genellikle gürbüz ve boylu adamlar. Kora
savaşında da komünist cephe askerleri arasında bulunan iriyarı
Moğollardan gazeteler bahsetmişti. Fakültesinde Moğolca da
okuyan Buğra bu yayını gördükten sonra ilerde Türkiye'nin
Moğolistan elçisi olmaya ve elçiliği bir Kazak çadırında kurmaya
karar verdi.
Yemen'e ait olan yayında Yemenlilerin iptidailiğini bütün
acılığı ile seyrettik. Yemenlilerle evli iki Alman kadınından
birini de gördük. İkinci kadının filminin çekilmesine kocası
izin vermemiş. Birinci kadının evini ve çocuklarını gösterdi. Bu
Alman kadını kendi evine bir miktar medeniyet getirmişti. O
kadar.
Televizyon yayınları arasında polis, kovboy, spor, aşk
filmleri, 10-15 yıl önceki filimler, bir de modern sanat denilen
kepazelikler vardı.
Bazı futbol maçlarını bütün tafsilatıyla seyrettik. Almanlar
güzel futbol oynuyor. Paslar yerini buluyor. Yalnız yanındakine
kısa pas vermek değil, bazen sağ haftan sol açığa uzanan ve
yerini bulan paslar da veriliyordu. Almanlar takım halinde
oynamakla beraber çok güzel çalım yapmasını da biliyorlar. Bu
çalım bizimkilerin çalımlarından başka türlü bir şey. Bir defa
da Avusturya'nın "Avusturya" takımı ile Sovyetlerin "Kiyef
Dinamo" takımının maçını gördük. Ruslar çok kalleşçe
oynuyorlardı. Tekmeler, arkadan çelme takıp düşürmeler gırla
gidiyordu. Bir seferinde bir Rus oyuncusu kendisini yere atarak
yüzü koyun yattı. Sözde kendisine faul yapılmış olduğu intibaını
vermek istiyordu. Aldıran olmayınca birden bire sırtüstü döndü.
"Beni gören yok mu" der gibi çevresine bakındı. Yine aldıran
olmayınca yerden fırladı ve oyuna devam etti. Avusturya
televizyonu bu numarayı iyi yakalamıştı. Ruslar hakkında hüküm
vermek için birebir sahneydi.
Televizyonda iki nokta dikkatimi çekti. Birincisi: Erkek ve
kız spikerlerin yakışıklı ve güzeller arasından seçilmesi ve
düzgün bir Almanca konuşması.. Bizim radyodaki kız spikerlerin
güzellik derecesini bilemiyoruz ama Türkçe’yi yanlış konuşmaları
ve "zarar", "yarar" kelimelerinden ikinci hecelerini uzatarak
"zararın ne kadar olduğu bilinmiyor" yahut "Kızılay yararına
temsil verilecektir" gibi çok yanlış söyleyişlerle konuşmaları
insanın "moralini" bozuyor. Kız spikerlerimizin sesleri ise hiç
de güzel değil. Güzel sesli spiker olarak bir "Sevinç Yemişçi"
Hanım var. İstanbul radyosunun parazitsiz olduğu akşam ve gece
yayınlarında dinleyiniz. İnsan, kadın sesi olarak hep böyle ses
işitmek istiyor. Türkçe’si de pürüzsüz. Şimdiye kadar, dilimize
Fransızca’dan girmiş bir kelimeyi biraz yanlış söylediğini
hatırlıyorum. Önündeki yazılı metni okurken şaşırmıyor,
kekelemiyor. Ses tonunu çok güzel idare ediyor. Öteki kadın
spiker ise.. Tanrı korusun.. Belli ki hep Amerikan kolejlerinde
okumuşlar. 18 Kasım akşamı, saat 21'deki "24 saatlin olayları"
haberinde, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın Azerbaycan
Cumhuriyetini ziyaretini anlatan bayan spiker "Azerbaycan"ı
"Azerbeycan" okuduğu gibi Sunay'ın karşılayıcıları arasında
bulunan ve bültende şüphesiz "Iskenderov" imlâsı ile yazılan
Azeri büyüğünün adını da yanlış Amerikan ağzı ile "İskendero"
şeklinde "v" yi yutup "o" yu uzatarak okudu. Bu yanlış okuyuş
bana yıllarca önce İstanbul'a gelen ünlü Alman Türkologlarından
Prof. Spuler (okunuş: Şpûler) in radyoda tanıtılmasını
hatırlattı. O zamanki bayan da İstanbul'a Prof. "Şapler" in
geldiğini ilân etmişti. Yalnız İngilizce isimleri doğru okuyup
(onun da doğruluğunu Tanrı bilir) öteki adları berbat etmenin
mânâsı ne?
Ya hepsini doğru okuyun, yahut hepsini Türk söyleyişi ile
söyleyin.
Televizyonda dikkatimi çeken ikinci nokta meteoroloji raporu
sırasında gösterilen Almanya haritası oldu. Bu haritada
yağmurlu, bulutlu, güneşli geçecek bölgeler yağmur, bulut ve
güneşle gösteriliyor, her bölgenin gece ve gündüz ısı tahminleri
termometreyle belirtiliyordu. Asıl mühimi, Almanya'nın savaştan
önceki sınırları ile aksettirilmesiydi. Almanlar bütün yumuşak
başlılıklarına, hatta resmî şahsiyetlerinin zillet derecesine
varan davranışlarına rağmen yeni sınırları kabul etmiyorlardı.
Almanya'da Almanlık ruhu yaşıyordu.
Bunun bir örneğini 22 Eylül 1969 Pazartesi akşamı
televizyondaki "Haça Karşı Gamalı Haç" adlı bir filimde
seyrettim. Adına göre bunun Hitler ve Nasyonal Sosyalizm
aleyhinde olacağı sanılırdı. Fakat öyle çıkmadı. Tarafsız,
objektif bir röportaj niteliğinde kaldı. Filim, İkinci Cihan
Savaşında Münster şehrinin başına gelenleri anlatıyordu.
Münster, Almanya'nın kuzey batısında muhafazakâr bir Katolik
şehri, Amerikan hava saldırıları ile yıkılmış manzarası
gösteriliyordu. O zaman galiba 16 yaşında olan bir Alman kızının
gizlice aldığı filim de yayına eklenmişti. Bugün o şehirde
yaşayan Almanlar'dan birçoğunun hâlâ Hitlerci olduğu
anlaşılıyordu. Bunlar, bazı yanlışlarına rağmen Hitler'in iyi
işler yaptığını söylediler. Hele bir tanesi: "Ben
Nasyonal-Sosyalistim. Fakat her şeyden önce Alman'ım.
Almanya'nın üzerine bu kadar çirkef atan bugünkülerin Allah
belâsını versin" dedi.
O zaman gizlice filim çeken kızın bugünkü halini de gördük.
Elli yaşlarında bir kadındı. Görmüş geçirmiş insanlara has sakin
bir duruşu vardı, işgalde kendisine üç Amerikan askerinin
tecavüz ettiğini söyledi. Spiker "bunlar Zenci mi idi" diye
sorunca da "hatırlamıyorum, o zamana ait hiçbir şey
hatırlamıyorum" diye cevap verdi. Yine gizlice çekilmiş bir
filimde tutsak edilmiş Alman askerlerinin elleri havada olduğu
halde sevk edilirken her iki taraflarında sıralanmış olan
Amerikalılar tarafından yumruk ve tekme yağmuruna tutulduğu
görülüyordu. Ben Amerikalıların bu kadar zebunküş ve kahpe
olduklarını tasavvur etmemiştim. Fakat bu manzara gösterilirken
spiker: "Batıda da hırsızlık ve ırza geçme çok oldu ama buna
rağmen bu işler doğuda Ruslar'a tutsak düşmekten çok hafifti"
diyordu.
Filimin sonu ibret vericiydi. İkinci Cihan Savaşındakilerle
bugünküleri resimlerle ölçüştürüyordu. O zamankiler siperlerde
tarih yaratmak için çarpışıp ölüyorlar, tutsak düşüp tipi
altında saatlerce bekletiliyorlar, fakat vakarlarını
kaybetmiyorlardı. Spiker: "Şimdikilerse tarihten mahrum olmak
için yaşıyorlar" dedi. Tarihsiz olmak.. Yani hayvan olmak..
Ekranda karşımıza karı kılıklı, saçı uzun, pis, yanşak
heriflerle vesikasız, hayvan yüzlü genç orospular çıktı.
Dondurmayı, bir köpeğin çanak yalaması gibi yalayarak yiyorlar,
haysiyetsizce sırıtıyorlar, mukaddesatla alay ediyorlardı.
Bu hayvansı heriflerin hakikilerini Münih'in "Şıvâbing"
(Almanca yazılışı galiba Schwabing) denilen semtinin bir köşe
başında da görmüştüm. Bir kısmı yere oturmuştu. Kimsenin onlara
aldırdığı yoktu.
Televizyon'un öğretici olması dolayısıyla değerlendirmeli,
ailede huzuru kaçırmak gibi yönleri olduğu da unutulmamalı ve
bunun mutlaka çaresi bulunmalı. Fenerbahçe-Galatasaray maçının
televizyonda gösterileceği akşam liseli bir "amigo" ertesi günü
matematik yazılısı olsa bile onu başka bir odaya sokup da
dersini çalış demek zavallıyı mahvetmekten farksızdır. Hele aynı
saatte bir futbol maçıyla bir aşk filimi gösterilecekse ve evde
futbolcu bir oğlanla romantik bir kız varsa kopacak pandomimayı
tahmin edebilirsiniz. Yakında Türkiye'ye de adamakıllı girecek
olan televizyonu da radyo ve otomobil gibi bir felâket halini
almaması için işin başından iyi düşünüp tedbirleri almak
lâzım...
Münih'e pek ânî gitmiştim. Fakat oradaki ırkdaşlarımız, yani
Dış Türkler gidişimi keşfettiler ve doğrusu ardı arkası
kesilmeyen ikramları, ziyafetleriyle beni çok mahcup ettiler.
Onlardan bir Kazak Türkü vasıtasıyla Rusya'ya Rusya'daki her
dil ve lehçeyle yayın yapan Hürriyet Radyosunu, sonra da
Amerikalıların çıkardığı "Dergi" idarehanesini gezdim. Buradaki
Kazak, Kırgız, Özbek, Tacik, Uygur, Azeri ve Kırımlı
kardeşlerimizle tanıştım. Bazılarını İstanbul’dan tanıdığım
ırkdaşlarımız bana üst üste şölenler ve toylar verdiler. Arada
yalnız kımızla kazı eksikti. Kımız yerine nefîs Alman bira ve
şaraplarını koyduksa da at sucuğu olan kazının yerini lezzetli
Alman sucukları tutmadı. Bununla beraber Almanlar’ın et
yemeklerinin çok güzel olduğunu kaydedeyim.
Bu ziyafetleri çok defa yenge veya cengeler hazırladı. Diğer
bazı Türkleri bizde "y" ile başlayan kelimeleri "c" ile
söylüyorlar, "yer", "yenge" onlarda, "cer", "cenge" oluyor .
"Yahşi" yerine de "caksı" diyorlar. Bizdeki "ş"ler "s" oluyor.
"Baş" , "beş", "pişirmek" Kazaklarda "bas", "bes", "pişirmek"
diye söyleniyor. Kazaklar'dan birinin evdeşi Türkiyeli idi.
Kazakça’yı öğrenmişti. Kazakların başkanı yerinde olan bir Batı
Kazak Türkünün evdeşiyle Kazakça anlaşıyorlardı. Türkiyeli
"cenge"nin beş yaşındaki oğlu babasıyla ve annesiyle hem
Türkiye, hem Kazak ağzıyla konuşuyordu. Adı "Canıbey" idi ama
aramızda "Batır" diye çağırır olduk. Çünkü bir ara bana Kazakça
"batırmen" yani "ben batırım" demişti. Bu "batır" kelimesi Gök
Türkler"deki "Bagatur"un bugün değişip kısaltılmış şeklidir.
'Yiğit", "Kahraman" demektir. "Bumun Kağan"ın kardeşi "İstemi
Kağan "ın tam adı "İstemi Bagatur"dur. Bizim küçük Batır
askerliği de şimdiden epey biliyordu. Türk usulü askerî selâmda
benim yanlışımı çıkardı.
Bu güzel saatler arasında bir de acı haber aldım ki onu da
burada söylemeden edemeyeceğim: Bir Azeri ırkdaşımızın toyuna
giderken onun samimi arkadaşı ve kader ortağı olan "Lâtif
Elsever"i sordum. Lâtif Elsever, İkinci Cihan Savaşında Rus
ordusundan Alman tarafına geçerek Mısır'a kadar sevk olunmuş,
orada Osmanlı Hanedanı prenseslerinden Hibetullah Necla
Sultan'ın diğer Türklerle birlikte yardımını görmüş, sonra
İstanbul'a gelerek bir iş bulup çalışmaya başlamıştı. Fakat
astım hastalığı çok rahatsız ettiğinden havası daha iyi gelen
Ankara'ya nakletmişti. Bayramlarda mektuplaşırdık. İstanbul'a
gelince uğrardı. Türkçü, ülkücü bir ırkdaşımızdı. Ötüken'e çok
para yardımında bulunmuştu.
Lâtif Elsever'i sorunca Azeri ırkdaşımızın yüzü ciddileşti:
"Haberiniz olmadığını biliyordum. Üzmemek için söylememiştim.
Lâtif geçen temmuzda kalpten öldü" dedi. Yaşı elliyi biraz
aşkındı. Ölümünü 14 ay sonra öğrenebilmiştim. Bu satırlarla
talihsiz ırkdaşımızın hâtırasına saygı ile anmış ve evdeşi olan
Türkiyeli öğretmen hanıma taziyetlerimi bildirmiş oluyorum. Bu
anış ve başsağlığı hem kendim, hem Ötüken ailesi adınadır.
Bir de Kırımlı bir ırkdaşımızla olan bir konuşmadan
bahsedeceğim: Bu konuşmada söz Alman askerlerine gelmişti.
Sokakta birkaç defa gördüğüm Alman askerlerini beğenmediğimi
söyledim. Bana, manevî olarak askerî yapıları sağlam değil gibi
gelmişti. Kırımlı ırkdaşımız görüşüme katılmadı. Onları
manevrada görmek lâzım dedi. O zaman bizim Ankara'daki Şaman’ın
Diyarbakır'daki NATO manevrasından bahseden mektubunu
hatırladım. Kendisi o manevraya yedek subay olarak katılmıştı.
Manevra sonunda da geçit resmi yapılmıştı. Şaman "Türklerle
Almanlardan başkasına asker denemez" diyordu. Sırıtarak, çiklet
çiğneyerek resmi geçit yapan Belçikalılar, İngilizler,
Amerikalılar sade Şaman üzerinde değil, seyirciler üzerinde de
kötü tesir bırakmışlardı. Zaten bu Belçika devlet midir, yoksa
büyük bir komandit veya limitet şirket mi? Hollanda ile Fransa
arasında sıkışmış olan bu "devlet’teki insanların yansı
Hollandalıların, yarısı da Fransızların dilini konuşur, dil
yüzünden birbiriyle boğuşur, sonra "biz milletiz" derler. Millet
olduklarına dair noter senetleri var mı?
Yine Münih'e dönelim: Münih'teki Almanların öteki
Almanlar'dan ne kadar farkı olsa da yine bütün Almanlar için
insana fikir verebiliyor. Yukarda da söylediğim gibi Münih
yalnız Münihliler'in değil, Almanya'nın her tarafından gelmiş
insanların şehridir. Aralarında komünist cennetini bırakarak
demirperde gerisinden kaçan cennet tepiciler de var. Benim
Münihli bir profesör arkadaşımın bir asistanı Berlinli, biri
Stutgartlı (Şıtutgart okunacak), Buğra’nın fakültesinde Sinoloji
okuyan bir kız Stettin (Şitettin okunacak)li, yani Prusyalı idi.
Sırası gelmişken söyleyeyim: Bu zehir gibi zeki kız tam bir
Türk'e benziyordu. Çekikçe gözlü, koyu kumral saçlı, açık buğday
tenli idi. Nükte yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu.
Doğduğu yer şimdi Polonya sınırları içinde kalmıştı.
Almanlar umumiyetle iyi ve terbiyeli insanlar. Hele eski
Almanlar çok ciddî Kaba denilen Baviyeralıları ben kaba değil,
babacan buldum. Memleketin düzeni iyi kurulmuş, O sayede işler
yürüyor. Yoksa insanı şaşırtacak olaylar eksik değil. Meselâ
şimdiki Alman Cumhurbaşkanı Heinemann (Hayneman okunacak) ın
"milliyetçilik Alman gençliği için ayıptır" demesi, zannederim
cihan tarihinde örneği olmayan bir incidir. Böyle bir söz
Türkiye'de söylenemez. Milliyetçi olmayan insan ya beynelmilelci
olur, ya da hiçbir şey olmaz. Heinemann belki de bu sözü, ikinci
Cihan Savaşı sonunda Almanlar'dan büyük çoğunluğun düştüğü
aşağılık duygusu tesiriyle söylemiş, yahut da bu sözlerle büyük
bir siyasî gibi davrandığım sanmıştır. Fakat yeni Alman
Başbakanı Willy Brandt (nasıl okursanız okuyun) hakkında hiçbir
tevile imkân yoktur. Çünkü bu adam İkinci Cihan Savaşında, sırf
Hitler'e düşman olduğu için, Norveç ordusunda Almanlar'a karşı
savaşmış, kendi milletine silâh çekmiştir. Kendi milletine karşı
savaşmanın gerekçesi ne olursa olsun bunun adı vatan ihanetidir.
Demek ki bugün Almanya, milliyetçiliği ayıp sayan bir
cumhurbaşkanıyla vatan haini bir başbakan tarafından idare
edilmektedir. İşte bunun da Türkiye'de imkânı yoktur. Bizim
yüzellilikler"in bir kısmı içtihat farkı sebebiyle Atatürk'e
karşı cephe almışlardı. Buna rağmen bunlara vatan haini gözüyle
bakıldı. Willy Brandt in Almanya'da başbakan olmasıyla Çerkeş
Etem'in Türkiye'de başbakan olması arasında ne fark var?
Fakat Alman milleti kültürü sağlam, tekniği ve ekonomisi
kuvvetli olduğu için Almanya yıkılmıyor. Willy Brandt, Doğu
Almanya denilen kukla devleti de tanıyacağını söyledi.
Böylelikle Moskofların gözüne girerek iki Almanya'yı
birleştireceğine inanıyor. Demek ki komünistlerin ne düzenbaz
olduklarını bile anlayamamış. Tarih, ibretli bir masal
kitabıdır. Bazen bir milletin kaderine hainler, budalalar, kuş
beyinliler ve eşeksel kişiler de hâkim olabilir.
Almanya tehlikeli bir ülkedir. Sosyalizm maskaralıklarının
orada alıp yürümesi yarın Almanya'yı yeni gelişmelerin eşiğine
atacaktır. Adolf Hitler durup dururken değil, büyük ve kültürel
bir millete karşı İngiltere ve Fransa'nın ahmakça siyasetleri
yüzünden ortaya çıkmıştı. Bugün de başka bir Adolf un, Adolf von
Thadden'in başkanlık ettiği "Neonazi" denilen milliyetçi bir
parti ortadadır. Geçen seçimlerde oyların % 2'sini, bu
sefer % 4.3'ünü kazanan bu milliyetçi parti gerçi Alman seçim
kanununa göre % 5 oranında oy toplayamadığı için devlet
meclisine mebus sokamamışsa da eyalet meclisinde mebusları
vardır. Görünüşe göre de kuvvetlenmektedir.
Ben Münih'te iken 28 Eylülde yapılacak seçimler için kampanya
açılmıştı. Televizyonda parti liderleri konuşuyordu. Konuşmalar
seviyeliydi. Bülent Ecevit'in yahut Ahmet Er'in şaheser
nutuklarına Taslanmıyordu. Hele Hıristiyan Demokrat Partisi
Başkanı Kiesinger çok itidalli konuşan sempatik bir adamdı.
Willy Brandt ise şiş yüzlü ve kısık sesliydi. Meğer alkolikmiş.
Alkolik olmak ancak kendisiyle doktorları ilgilendiren bir konu
ise de, kendi milletine silâh çekmiş bir adamı başbakanlığa
getiren Sosyal Demokrat ve Hür Demokrat Partilerinin mebusları
top yekûn Yassıada'ya gönderilmesi gerekli centilmenler
olduklarını ispat etmişlerdir. Şüphesiz savcılığı da pek sayın
Bay Ömer Egesel yapacaktır.
Alman gençleri arasında da, bütün dünyada olduğu gibi ne
istediğini bilmeyen bir gayrı-memnunlar zümresi türemiştir.
Bunlar, bizimkilerden daha mantıksız davranıyorlar.
İsteklerinden biri üniversitede emeklilik yaşının 45 yaş olması.
Demek ki yüksek kültürlü bir milletin üniversitelisi olmak bu
kadar saçma bir düşünceye saplanmaya mâni olamıyor. 45 yaş,
bilim ve teknikte insanın verimli olmaya başladığı yaştır.
Günümüzün bilginleri ellisinden, altmışından sonra en yüksek
derecelere varıyor ve en orijinal eserlerini veriyor. Nobel
mükâfatı alanların büyük çoğunluğu yaşlı kimselerdir. Geriden
gelenlere yer açılsın diye profesörleri 45 yaşında emekli yapmak
isteği, gerçekleşmesine imkân olmayan bir rezaletten başka bir
şey değildir. İşte ilericilik denen solculuğun cevherlerinden
biri daha.. Demek ki solculuk denen fikir sistemi, aslında fikir
sistemi değil, fikir sisteminin tamamen bozulmasından doğan bir
hezeyân-ı mürteiştir.
Bu hezeyanlar Almanya'da bir tepki yaratmaz ve mevcut
hükümetler bu hezeyanları bastırmazsa Neonazizm Almanya'ya hâkim
olacaktır. Zaten Almanlar'ın yüreklerinde Hitler çağının
büyüklük hâtıralarının sönmediği belli oluyor. Bir takım
savcıların 25 yıl öncesine ait gerçek veya hayalî suçlarla eski
Alman subaylarını mahkemelere sevk etmesi adaletin tecellisi
değil, Alman milletinin millî ruhunu öldürmek, gençleri kendi
milletlerinden tiksindirmek için yapılmış mânâsız hareketlerdir.
Hitler zamanında bir fıkra anlatılırdı: “Yüzbaşı, çavuşu
çağırarak bölükteki erlerden kaçının hangi partiye veya siyasî
doktrine mensup olduğunu öğrenmesini emreder. Birkaç gün sonra
çavuş, elindeki listeyle bölük kumandanının karşısına çıkıp
raporunu verir. "Şu kadarı Kayzerci, şu kadarı Hıristiyan
Demokrat, şu kadarı Merkez Katolik Partisinden, şu kadarı
liberal, şu kadarı sosyalist, şu kadarı da tarafsız". Yüzbaşı
sert bir sesle sorar: "Hiç Nazi yok mu?". Çavuş esas duruşuna
geçerek cevap verir: "Hepsi Nazi efendim!"."
Bu hoş fıkra Alman ruhunun anlatılması bakımından
düşündürücüdür. Disiplini ve kuvveti seven Alman milleti, hoşuna
giden otoriteyi görünce şahsî düşüncesini bırakarak otoriteyi
tutar. Kıssadan hisse: Söyleyenden dinleyen arif gerek..
Hitler'in yanlışları ve kusurları ne olursa olsun, Almanlar'a
birleşikliğin ve Prusya millî tarihinin şan ve şevketini
tattırmıştır. Milletler bunaldıkları zaman mazinin parlak
yapraklarına göz dikerler. Almanların da bu parçalanmışlık, bu
hoş görülme, bu içerden gelen yıkıcılık karşısında günün birinde
eskiye dönmeleri beklenebilir. Rusya iki Almanya'nın
birleşmesinden neden titriyor? Polonya, Almanya'dan aldığı
toprakları Almanlar'dan boşalttığı halde neden huzursuzluk
içinde? Herhalde memleketlerinde karasinek çoğaldığı için
değil..
Alman çocuklarının okula gidip gelirken sokaktaki
durumlarında kınanacak bir nokta görmedim. Genç Alman kızlarının
giyimlerinde aşın bir açıklık bulmadım. Aşırı mini etekli bir
kız gördüm; İngiliz’miş. Yirminci Asırda edepsizlik dünyaya
İngiltere ve Amerika'dan yayılıyor. Türkiye'ye döndükten sonra
üç Amerikan çavuşunun Türk bayrağını yırttığını gazetelerde
okudum. Bence bu Amerikalılar'a ceza verirseniz anlamazlar.
Çünkü bayrağın ne olduğunu anlamayacak kadar ahmaktırlar.
Vietnam savaşını protesto ederken adliyede kendi bayraklarını
indirerek Kuzey Vietnam bayrağını çekecek kadar alçalan bir
milletten ne beklersiniz? Bayrak kimin olursa olsun, ona hakaret
edilmez. Şimdi bu heriflere verilecek cezadan ne çıkar? Ceza
insana verilir. Buğra'nın arkadaşlarından "Tombalak Ertan",
civcivini kapan kediyi yakalayıp asarak idam etmişti ama kedi
neden idam olduğunu anlayamadan gitti. Dilleri kedi
miyavlamasına benzeyen Amerikalılar da neden ceza gördüklerini
bir türlü idrak edemeyecekler.. Ciddî insanlar değiller ki!..
Büyük bir vazifeye tâyin olunan Amerikalıların üç parmaklarını
havaya kaldırarak yemin ettiğini gösteren1
resimlerine hiç rastladınız mı? Yemin ederken bile sırıtırlar.
Bana kalırsa bu kahraman Amerikalı çavuşlara gereken cevabı
Amerika'daki hippi kızlardan 50-60 tanesi Amerikan bayrağını
külot yaparak vermişlerdi.
Biz yine Almanya'ya gelelim: Bazı Alman kadınlarında garip
bir özellik gördüm. Bunlar önlerine gelen her milletten
erkeklerle; Çinli, Afganlı, Hintli, Habeş veya Zenci ile
evleniyorlar. Galiba Alman kadınlarında millî duygu yeteri kadar
sağlam değil. Bir de Almanya'da kara renkli Zenci Almanlar’ın
türediğini gördüm. Bunların beş altı bin kadar olduğunu bir
Alman genci söyledi. Amerikan ordusundaki Zenciler, Alman
kadınlarının melezi olan bir kara Almanlar gayet düzgün Almanca
konuşmalarına rağmen herhalde bir aşağılık duygusu duyuyorlar ki
hareketleri biraz anormal. Alman kadınlarının bana hiç de hoş
gelmeyen bir merakları köpeğe olan aşırı düşkünlükleri. Bir
takım çirkin köpeklerle gezip tozmalarını yadırgadım. Hayvan ve
çiçek sevgisi Almanya'da çok yaygın. Fakat hayvan ne de olsa
hayvan.. Hele evin içindeki hayvan anayasaya aykırı olsa
gerek...
Fakat Alman ev kadınlarına da diyecek yok. Beceriklilikleri,
nezaketleri ve türlü meziyetleriyle hepsi tam birer kadın...
Almanya'daki inekler çok iri ve bakımlı. Fil yavrusu gibi
şeyler. Çok süt veriyorlarmış. Fakat şehir dışı anayolların
kenarlarında yaşayanlar egzoz teneffüs ede ede süt ve et
bakımından gitgide bozuluyorlarmış. Benzin yerine elektrik veya
atom gücüyle işleyen arabalar yapılmazsa bu egzoz yüzünden
beşeriyetin, hele biz Türklerin işimiz dumandır.
Burada Münih Posta İdaresinin 10 üzerinden "on ve üç yıldız"
alan bir başarısını da kaydedeyim. Almanya'ya dinlenmek ve
tedavi için gittiğimi Ötüken'de okuyan Adana'daki
ülküdaşlarımızdan birisi ciddî bir rahatsızlığım olduğunu
sanarak Münih'e bir mektup yazmış. Adresimi bilmiyordu. Fakat
Bedriye Atsız’ın üniversitede okutman olduğunu biliyordu. Bu
ülküdaşımız, zarfı "Münih Üniversitesi Okutmanı Bedriye Atsız
eliyle Atsız" diye yazmış. Mektup beni buldu. "Başarı bunun
neresinde" diyeceksiniz. Başarı, zarftaki adresin Türkçe
yazılmış olmasına rağmen beni bulmasında. Münih Postası 10
numara ile üç yıldızı hak etmedi mi?
Münih'e Türk üniversitelerinin profesör, doçent ve
asistanlarından sık sık bazı kimseler geliyor.
Bunlardan, adı İstanbul'da bir kitap hırsızlığı meselesine
karışan birisi gelip gitmiş ama Münih'te vukuat olmamış. Demek
ki masum bir bilginmiş. Bir de dostumuzu olan bir profesörle
birkaç hoş saat geçirdik. Bir lokantada yemek yerken Türkçe
konuştuğumuz duyan birisi yanımıza gelip kendisinin de Türk ve
İstanbullu olduğunu, yakında Türkiye'ye döneceğini söyledi.
Bozuk bir Türkçe’yle konuşuyordu. "Türkçe’niz çok bozuk" dedim.
"Altı yedi yıldan beri buradayım; ondan" dedi. Sözü uzatmayalım,
adam Yahudi imiş. Ben İstanbul'dan uzaklaşınca Yahudi'yi o kadar
unutmuşum ki Münih'te karşıma İstanbullu bir Yahudi çıkacağı
aklımın ucuna bile gelmezdi. Türkiye'deki dertlerden hiçbirisini
gönlümden tamamıyla söküp atmış değildim. Fakat göz görmeyince
gönül katlanıyor. Bu yüzden sıhhatim düzeldi. Dönüşte burada
kazandığım beş kilo başta olmak üzere bunların hepsini geri
vereceğimi biliyordum ama 52 gün dertten uzak ve tam sıhhatli
yaşamak az şey değildi.
Bu profesör dostumuz Dış Türkler'dendi. Hoşsohbet birisiydi.
Söz Türkiye'deki dinî taassubun korkunçluğuna gelince Sâbir'in
fıkrasını anlattı. Sâbir, 19. Asır Azeri şairlerindendir.
Satirik şiirleriyle ün salmıştır. Sâbir demiş ki: "Arslan
görirem, korkmıram. Kaplan görirem, korkmıram. Ama harda
Müslüman görisem, korkıram."
İstanbul’dan gelen dost ve konuklara mihmandarlık etmede
"caksı is kılgan - yahşi iş kılgan -yahşi iş kılan - iyi iş
gören" Buğra, annesiyle birlikte oturmuyor. Münih'in kenar
mahallelerinden birinde fakirane bir odası var. Annesinin köşkü
tek odalı olduğu için ikisinin çalışma saatlerinin uymayışı,
konuklarının birbirine denk gelmeyişi gibi sebepler yüzünden
ayrı bir odaya çıkmış. Zaten ana-oğul da olsa iki Türk'ün, hele
iki Oğuz Türkü'nün tam bağdaşarak geçindikleri tarihin hangi
sayfasında görülmüş? İkisi Alman olan üç arkadaş, üç odalı bir
ev tutup odaları paylaşmışlar. Yaşayıp gidiyorlar. Almanlar'dan
biri Baviyeralı, Buğra onunla iyi anlaşmış. Hayatından memnun.
Evlerinin mutfağında da bir somya kurup yoksul bir Slovak
gencini almışlardı. Meğer biz vaktiyle bu Slovaklarla da
savaşmışız. Mohaç Meydan Savaşındaki Macar ordusunda birçok da
Slovak varmış. Slovakya o zaman Macaristan'ın idaresindeydi.
Zavallı Slovaklar tarihleri boyunca hep ezilmişler. Keskin bir
içkileri var. Pena değil. Alkolü bizim rakıdan az, Almanların
"Şinkerheger" adlı rakılarından fazla. Bu içkiyi özellikle
Avukat Bekir Berk'e tavsiye ederim. Zihnine küşâyiş gelir. Hem,
bir daha Türkeş aleyhinde daha parlak cümleler bulur, hem de
benden aldığı ve birkaç yol haber gönderdiğim halde geri
vermediği iki kitabı hatırlar. Benim hakkımı yediği için haydi
dünya adaletinden kurtuldu diyelim; yarın mahşerde bu yüzden
Cehennemde yanacağını düşünmüyor mu? Üstadı Saîd-i Kürdî'den
böyle mi öğüt aldı?
Türkiye'nin 68. vilâyeti için "Türk dolu" demişlerdi, ben o
kadar fazla Türk görmedim. Zaten Türkiye'de de kaç tane Türk
kaldı monşer?
Anayasalarda angarya yasaktır ama Nejdet Sançar, İzzet
Yolalan, Muzeffer Eriş ve ben Ötüken'in angaryasını yıllardır
çekip dururuz. Hele zavallı İzzet, ben Münih'e gelirken
angaryanın bana ait olan bölümünü de üstüne aldı. Emekliliğin
çok iyi bir nesne olduğunu benden işitip o da kendi isteğiyle
vaktinden hayli önce emekli olunca, yeni tabirle "vaktini
değerlendirmek" için angaryasını iki katma çıkardı. Bu yaz,
Maltepe'ye yakın bir yerde kaldığı için haberini alarak bana bir
de müjde verdi: Maltepe'nin suyu yakında çoğalacak.
Üç günde bir, o da iki saat akan sudan perişan olduğumuz için
İzzet’in haberi cidden müjde değerinde idi. Eh, Münih'in suyu
her gün soğuk ve sıcak akıyorsa Maltepe'ninki de hiç olmazsa her
gün birkaç saat akacaktı. Varsın soğuk olsun. Kırkıncı göbek
atalarımız da sıcak su kullanmıyorlardı ya. İşte bu şahane
manzarayı görmek için İstanbul'a dönmekte biraz acele ettim ve
28 Eylül'de uçağa bindim. O gün Almanya'da seçim vardı. NATO'da
müttefikimiz ve eski dostumuz Almanya'nın seçimlerinde belki ben
de oy kullanabilirdim ama vakit yoktu. Fakat biz bu müttefik ve
dostla hukuken savaş halinde bulunuyorduk, ikinci Cihan
Savaşının sonunda Amerika, İngiltere ve Rusya dostlarımızın
ısrarı ile Almanya'ya savaş ilân etmiştik. Belki de bu da İsmet
Paşa’nın kafasındaki yedi tilkiden birinin marifeti idi ama biz
savaşta idik ya, siz ona bakın. İyi ki savaştayız diye beni
tutuklamak Almanlar'ın aklına gelmedi. Hiç şüpheniz olmasın,
Almanların aklına çok şeyler geliyor ama onlar çok ketum
adamlar. Hiçbir şey söylemiyorlar. Halbuki ben orada bazı
Türkler'e gizli fikirlerimi söylemiş, Lihtenştayn prensliğini
istilâ teklifinde bulunmuştum. Prensliğin ordusunu "8" kişilik
diye biliyordum. Hem bunları yenmek, hem de tek bir kasaba ile
bir iki köyden ibaret olan bu devleti elde tutabilmek için hiç
olmazsa 15 kişilik bir kuvvete ihtiyacımız vardı. İstilâ
tamamlanınca da Moskof dostlarımızın Çekoslovakya istilâsından
sonra yaptıkları gibi maksadımızın bu prensliği muhtemel bir
İsviçre hücumuna karşı korumak gibi yüksek bir insanî gaye
olduğunu, davet üzerine geldiğimizi bildirir, meseleyi
kapatırdık. Hâfıza-i beşer nisyân ile malul olduğundan biraz
sonra da herkes bunu unuturdu. Fakat dedim ya: Münih'te öyle pek
Türk'e rastlamadık. Fakat döneceğime yakın prenslik ordusunun
"8" değil de "1" tek kişiden ibaret olduğunu öğrenmeyeyim mi?
İşte Baltacı Mehmet Paşa’nın kaçırdığı fırsattan sonraki en
mühim tarihî fırsat da böylece heba oldu.
Uçak yarım saat kadar geç kalktı. Yer kapmak için herkes
koştuğu için bermutat en sona kalmış ve en arka sıradaki boş
yere oturmuştum. Pencerenin yanında idim. Biraz sonra da çok iyi
bir genç gelerek sağımdaki boş yeri tuttu. Çok iyi olduğunu
kafatasını ölçerek anlamış değildim. Hiç konuşmuyordu. İyiliği
buradan geliyordu. Münih'e gelirken kemerimi hiç takmamıştım. Bu
sefer canım takmak istedi. Hürriyetim de var ya, ayarlayıp
taktım. Daha aşağının manzarasını kavramaya fırsat kalmadan
bayan hostes "Viyana'ya iniyoruz" demez mi? Hesapta yoktu ama
Viyana'ya inmek herhalde Prag'a kaçırılmaktan yeğdi. İndik.
Bayan yeniden seslendi: "Transit salonuna buyurun. İsterseniz
yanınızdaki çantaları alabilirsiniz". Viyana Hava Alanının
Transit Salonu küçük bir kasaba büyüklüğünde bir yerdi. Buraya
niçin gittiğimizi söylemedikleri için nereye gideceğimi bilmeden
bir süre yürüdüm. Bizim uçaktakilerden birini görüp sorayım
dedim ama hiçbirisinin yüzüne bakmamış olduğum için buna imkân
olmadı. Göğsü Ay-yıldız rozetli birini görüp sordum. Bizim
uçaktanmış, o da aranıp duruyordu. Fakat benden açıkgöz olduğuna
asla şüphe olmayan o işçi ne yapılacağını öğrenerek kapıya
giderken tesadüf beni görüp 7 numaralı kapıda bekleyeceğimizi
bildirdi. Uçağa binip kalkacağımız sırada hostes 11.000 metre
yükseklikten gideceğimizi söyleyip kemerleri bağlayın dedi. Bu
yükseklik biraz garip geldi. Yoksa aya mı gidiyorduk? Fakat
İstanbul ile ay arasındaki ilişkileri düşünmeye vakit kalmadan
bir şey dikkatimi çekti: Münih'ten kalkarken belime göre
ayarladığım kemer çok kısalmıştı. Tekrar ayarlayıp düzeltmeye
çalıştım. Boşuna.. Kemer takmamak Anayasaya aykırı olmadığı için
bıraktım ve kemerle oynayan cinlerin orada bıraktığımı çantamla
da oynayıp oynamadığı konusunda biraz düşündüm.
Viyana'ya indirilmemizin ve kemerimin hikmetini, iktidara
geçtiğimiz zaman sicil nâzırı yapacağım genç, İstanbul'da beni
ziyaret ettiği zaman açıkladı: Esrar ve afyon kaçakçıları o
nesneleri bu kemerlerin arasına saklarmış. Demek ki benim kemeri
iyi aramışlar ve ayarını da bir daha düzeltilmeyecek şekilde
bozmuşlar.
İstanbul'a doğru yol alırken birdenbire aklıma Oliver geldi.
"O da kim" diyeceksiniz. Kim olacak, Claudia (Klavdiya) nın
kardeşi. Şimdi de Claudia'nın kim olduğunu soracaksınız.
Söyledik ya: Oliver'in ablası... Bunlar Bedriye Atsız'ın
apartman komşusu olan Ramrath ailesinin çocukları.
Bedriye ve Buğra ile araları çok iyi. Tabiî benimle de iyi
oldu. Aramın bu kadar iyi olmasına bakarak sakın bunları
üniversite öğrencisi falan sanmayın. Claudia üç dört yaşlarında,
Oliver ise tam bir buçuk yaşında idi.
Dünyada Oliver kadar sevimli küçük çocuk az bulunur. Gayet
tombul, hareketli, sapsarı saçlı, mavi gözlü, güler yüzlü ve
obur bir adamcık.. Ablası ise hiç gülmüyor. Daha şimdiden
romantik ve Oliver'i kıskanan bir kızcağız, ilk gelişlerinde ben
01iver'i kucağıma alıp sevince birdenbire hızla çıkıp kendi
evine gitmişti. Ondan sonraki gelişlerinde Claudia ya kendisini
çok sevdiğimi, Oliver'i hiç sevmediğimi söyleyerek sözde siyasî
taktik yaptım. Fakat kız derhal itiraz etti: "O benim kardeşim"
dedi. Peki şimdi ne yapacaktık? Bektaşi’nin dediği gibi "bahara
(yani soğuk veya sıcak olmayan mevsime) bir diyeceğimiz olmazdı
ya". Sözün kısası: Durumu idare ettim.
Çocuklar, hele Claudia epeyce Türkçe anlıyordu. Kendi
evlerinde çok yaramaz, kırıcı-dökücü olan bu küçükler
Bedriye'nin yanında uslu duruyorlardı. Genç bir ev kadını olan
anneleri bunaldığı zaman beş on dakika için çocuklarını
Bedriye'ye bırakıyor, o da memnuniyetle onlara bakıyordu.
O sabah veda için Ramrath'ların kapısını çaldığım zaman önce
çok güleç olan Oliver, biz asansöre yürüyünce ağlamaya başladı.
Bu ağlayış annesi kadar alıştığı Bedriye'den ayrıldığı içindi.
Münih'ten kalktıktan üç saat sonra Yeşilköy Hava Alanı'na
indik. Saatleri altmışar dakika ileri alarak 17.20 yaptık.
Gümrükte aksilikler derhal başladı. Yasak bir nesne
getirmemiştim ama içinde milyon değerinde bazı şeyler bulunan
bavulum kayboldu. Gerçi onu buldum. Fakat bu buluş tamamıyla
antidemokratik oldu. Gümrük memurları ise bakmadılar bile. Hava
yolları otobüsünde yanıma uçaktaki o genç gelmez mi? Hakikaten
iyi gençti. Benimle değil, başkalarıyla konuşuyordu. Meğer o da
Münih'ten geliyormuş. Muhasebeci imiş. Bu konuşmalar sırasında
müthiş bir sır öğrendim. Meğer bazı ticarethanelerin üç defteri
olurmuş. Birinde fazla kâr yazarlarmış. Bunu bankalara gösterip
kredi sağlarlarmış. Birinde az kâr veya zarar gösterirlermiş.
Bunu devlete sunup vergi kaçaklığı yaparlarmış. Birinde hesap
santimi santimine doğru olurmuş. Bunu da evlerine götürüp kendi
malî durumlarını gerçek olarak bilmek için saklarlarmış.
Bu sırrı, İstanbul’a geldikten sonraki günlerde ticaretle
ilgili iki kişiye açtım. Biri "böyle şey olamaz" dedi. Öteki
"olur" diye cevaplandırdı. Bana kalırsa olur.
"Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz."
Münih'ten İstanbul’a üç saatte, Yeşilköy'den Maltepe'ye de
yine üç saatte geldim. Eve girerken saat 20'yi çeyrek geçiyordu.
İstanbul’a geleceğimi kimseye bildirmediğim, yolda hiçbir
tanıdığa rastlamadığım, eve gece karanlığında girdiğim halde
bizim gençler geldiğimi keşfettiler. Ertesi sabahki ilk
telefonla "hoş geldin" i sundular.
Arkasından başka telefonlar ve ziyaretler başladı. Bu arada
Münih'e gitmekteki gizli maksadımın da açığa vurulduğunu
öğrenmiş oldum. Bizim kırk yıllık baba dostları iki ülkedeki
seçimler sırasında Almanya'daki Yeni Nazilerle Türkeş arasında
bağlantı kurmak için gidip geldiğimi anlayıvermişler. Bu dünyada
artık gizli iş yapmaya imkân kalmadı. Adamların elektronik
beyinleri mi var, yoksa Moskof dayılarının göğe fırlattıkları
uydular aracılığı ile mi öğreniyorlar, her ne yapıyorlarsa
yapıyorlar, kuş uçurtmuyorlar. Hatta elektronik beyinlerin ve
gökteki uyduların olmadığı 1944 yıllarında, sırf Türk ve Türkçü
olduğumuz için tutuklandığımız sırada da, Maltepe'deki
konağımızın bacasında saklı duran, Hitler'den alınmış, iki bavul
dolusu hazineyi bile keşfetmişlerdi. Yaman zekâ var bu baba
dostlarında!.. Eh, madem ki keşfettiler, artık ben de Tanrı'dan
başka yalnız bu modern evliyaların bildiği gerçekleri Gök Türk
ve Oğuz taifesiyle Hititler'e açıklayabilirim:
Bizim Almanya'daki şubemiz, yani NDP rumuzu ile gösterilen
Milliyetçi Alman Partisi yani Yeni Naziler kendilerine
öğrettiğim taktik sayesinde müthiş bir ilerleme göstererek
oyların % 4.3'ünü aldılar. 1965 seçimlerinde ise ancak %
2'sini alabilmişlerdi. Fakat Alman seçim sistemine göre oyların
% 5'ini alamayan parti meclis mebus sokmadığından bu sefer de
Federal Meclise üye gönderemediler. Düşünün: İki seçim devresi
arasında % 107 bir ilerleme.. Demek ki gelecek seçimde meclise
girecekler. Daha sonrakinde iktidarı alacaklar. Ondan sonra
Üçüncü Cihan Savaşı.. Zaten "metro yapacağız" diye Münih'in
büyük bir kısmının kazılması da Üçüncü Savaş hazırlığından başka
bir şey değil. Hem sığınak yapıyorlar, hem de roket rampaları ve
kobalt bombaları hazırlıyorlar. Neyse, bunun büyük doktrin
sahibi Brejnev düşünsün.
Almanya'da seçim savaşı yapılırken, iktidarda bulunan
Hıristiyan Demokratlar asıl rakipleri olan Sosyalistlerle
uğraşacak yerde bu milliyetçileri yıpratmak için bunca gayret
göstermeselerdi hem milliyetçiler meclise girecek, hem de
sosyalistler iktidara gelemeyecekti. Demek ki akıl bakımından
bizdeki bazı siyasî ümmetçi Müslümanlarla Almanya'daki Demokrat
Hıristiyanlar eşit. Zaten asrımız eşitlik asrı...
Bize gelince: Türkiye'deki seçimler de aynı sonuçla bitti.
Bizdeki Naziler, yani kafatasçılar, yani "vatan fikrini inkâr
eden" emperyalist Turancılar, yani Milliyetçi Hareket Partisi
evvelki seçimde aldığı 208.000 oya karşılık bu sefer 275.000'le,
sekiz parti arasında, oran bakımından ilerleme kaydeden tek
parti oldu. Oylarında % 13 artış görüldü. Hele birçok reyleri
iptal edilmeseydi, artık daha da çok olacaktı. Fakat bizim seçim
sistemimizin acayipliği yüzünden ancak bir tek mebus
çıkarabildi. Şimdi partilerden dört tanesinin aldığı oyla
çıkardığı mebusu gösteren şu listeye bakın:
MHP 275.000 1
BP 254.000 8
TİP 243.000 2
YTP 197.000 6
Bu hesaba göre MHP 275.000 reyle bir mebus çıkardığı halde
YTP 33.000 oyla bir mebus çıkarmış oluyor. Bu sisteme âdil
diyebilir misiniz? Yine en doğru millî bakiye usulü idi. Tek
reyin bile ziyan olmadığı bu sistemin Yahudiler tarafından icat
olunduğunu Türkiye'ye dönüşte öğrenerek hayretler içinde kaldım.
Meğer herifler sade tek kuruşun değil, tek oyun da güme
gitmemesi çaresini bulmuşlar. 120 üyeli meclislerinde 16 parti
bulunduğu halde yurt idare etmeyi de başarıyorlar. Fakat
unutmayın. Aşırı dindarından komünistine kadar bütün Yahudi
partileri aşırı milliyetçi, millî şuurda son dereceye varmış
partilerdir. Yahudi üniversitelileri arasında baş uçlarına Ho
Amca’nın, Gevara'nın yahut Lenin'in resmini asan akıl fukaraları
yoktur.
Sözü uzatmayalım: Ben hem Türkiye hem de Almanya'da
Faşistleri ilerleterek gizli görevimi tamamladım. Bu başarının
Halk Partisini, Millet Partisini, Yeni Türkiye Partisini ve
Türkiye İşçi Partisini iyice sarstı.
CHP'nin değişmez genel başkanı, Millî Şef, Sayın Bay İsmet
İnönü birkaç ay önce "iktidarın eşiğindeyiz" diye bir türkü
söylüyordu. "Ortanın Solu" felsefesini icat ederek en eski
partiyi iyice bocalatan ünlü solculardan sapsayın Bülent Ecevit
daha keskin konuşarak iktidara geleceklerinden, yani eşiği
aşacaklarından bahsediyordu. 21 Haziran 1968 tarihli Ulus'un
sayfasındaki şu manşetlere bakın:
Ecevit CHP grubunda seçim sonuçlan hakkında konuştu.
CHP 1969 seçimleriyle iktidara gelecektir.
Ecevit, ortanın solundaki CHP'ye yaklaşma bundan sonra
hızlanarak devam edecek, dedi.
Anlaşılan ya eşik çok yüksek, yahut Halk Partisi cüce olduğu
için eşikten içeri giremedi. Zaten giremez de.. İmkânı yok..
Bazı sosyal kaideler vardır:
Torun, dedesinden yaşlı olamaz.
Yüksek öğrenim on yaşında bitirilemez.
Bizim futbolcular futbol oynayamaz.
Tıbbiyeden her şey çıkar. Hatta arasıra doktor bile.
Halk Partisi seçim kazanamaz.
Bu kaidelerin değişmesine imkân olmadığı için emekleri boşuna
idi. Fakat hülya tatlı şeydir. Hele diyabetikler için tadına
doyum olmaz. Sayın Bay Ecevit herhalde pek toy olacak ki yarın
utanırım diye düşünmeden 1969 seçimlerinde iktidara
geleceklerinden bahsetti. "Ortanın solundaki CHP'ye yaklaşma
bundan sonra hızlanarak devam edecek" dedi. Dedi ama oyların da
ancak % 27'sini alabildi.
Ortanın solundaki CHP'ye belki yaklaşanlar olur ama bu
yaklaşma Türk milletinden değil, Podgorni ve Kosigin'den gelir.
Sen dua et de İsmet İnönü 40-50 yıl daha yaşasın. Yoksa partiniz
hallaç pamuğu gibi atılır.
Millet Partisi Başkanı Bölükbaşı da "1969'da iktidara
geleceğiz" diye birkaç defa konuştu. Herhalde şaka yaptı. İyi
bir siyasî tenkitçi olan, iyi konuşan, meselelere iyi giren
Bölükbaşı şimdiye kadar "iktidara gelmekten korkan lider" diye
adlandırılıyordu. Buna sinirlenmiş olacak ki bu sefer iktidardan
gazino gibi söz ederek direndi ve 292.000 rey karşılığı 6 mebus
çıkararak büyük kayba ve daha büyük hayal kırıldığına uğradı.
Ya YTP'ye ne dersiniz? Bunların başkanının da gönlünde, haydi
arslan demeyelim de, ne keçiler yatıyormuş! Doğrusu alçak
gönüllü adamdı, iktidara doğrudan doğruya gelmekten değil de,
iktidara gelecek koalisyon ortağı olmaktan dem vuruyordu.
Hele partilerine törenle aldıkları Tevfik Rüştü Araş, Kılıç
Ali gibi siyasî mevtalardan, Tahsin Banguoğlu gibi eski bakan ve
profesörlerden kim bilir neler umuyorlardı. Canım, artık
yirminci asırda Tevfik Rüştü'ye, hele Kılıç Ali'ye kim rey
verirdi? Bunları bilen kimse kalmış mı idi? Fakat asıl garibi
Tahsin Banguoğlu'nun, Halk Partisinden çekildikten sonra bu
sakat doğmuş partiye kapılanmasıydı. Kadıköy Sultanisinden ve
Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşım olan, bakanlığı sırasında
da bana yapılan haksızlığı tamir eden Tahsin Banguoğlu gayet
akıllı, hesaplı ve ihtiyatlı kişiydi. Atatürkçülükten ayrıldığı
için İsmet Paşa ile çatışıp Halk Partisinden çekildikten sonra
normal olarak, aynı sebeple ayrılıp Güven Partisini kuranlarla
birleşmesi gerekirdi. Bunu yapmayıp da erimeye mahkûm ve
bölgecilik yapan bir partiye girdiğini gazetelerde okuduğum
zaman cidden şaştım. Tahsin sade akıllı değil, kültürlü insandı
da. Şairdi de. Hele Bağdatlı Ruhî tarzında bir terkibi bendi
vardı ki yayınlasın yer yerinden oynar. Onun yalnız bir tek
kusuru vardır: Arada bir Turancılık aleyhinde konuşması.. Bizzat
görmediğim, okuyanlardan işittiğime göre son konferanslarının
birinde "başımıza ne geldiyse Turancılıktan geldi" demiş. Hay
Tahsin hay!.. Sen de mi Turancılığın memleketi batıracağına
inanıyorsun? istersen noter senedi vereyim ki zannın yanlıştır.
Halk Partisinin batıramadığı memleketi bir ülkü olan Turancılık
nasıl batırır?
İşçi Partisine gelince: Bu partinin ilk başkanı olan Mehmet
Ali Aybar, 12 Ekim 1969 seçimleri için "bu sefer başa
güreşeceğiz" diyordu. Herhalde, en azından üçüncü büyük parti
olacağız demek istiyordu. Ben de bu partinin bu sefer
geçenkinden biraz fazla rey alacağını, fakat 1973'te iyice
çökeceğini tahmin etmiştim. Çünkü işçi ve köylü arasında, bunca
propagandasına rağmen tutunamıyor, üstelik büyük çoğunluk
tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Macerası ve dalgacı bazı
üniversiteliler, bazı pek ilerici, 22. Asırda yaşaması gereken
profesörler, parayı su gibi harcayan sosyete bayanları, bir de
bu partinin "tüm seks özgürlüğü" getireceğini uman isterik
yaratıklardan başka taraftarı yoktu. Şimdi de, düne kadar
partiyi ayakta tutmuş adam olan Mehmet Ali Aybar'ı atarak
hizipler halinde boğuşmaları bu partiyi çökertecek, gizli gizli
çikolata yiyerek yapacakları açlık grevleri çöküşü
durduramayacaktır.
Aybar'ın, durumu iyi kavrayamayarak bir iki yol başa güreşten
bahsetmesi, herhalde saat 19'dan sonra söylenmiş sözler olmalı.
Bir atalar sözüne göre "keçi sarhoş olmuş da dağa kurt aramaya
çıkmış". Belki eski lider de bu iddialı sözleri söylediği zaman
yorgunluk gidermek için votkayı fazla kaçırmıştı.
Söz hazır seçimlere gelmişken ben de bu konuda Anayasa
komisyonu üyelerine bir düşüncemi söylemek isterim: Anayasada
değişikliğin konuşulduğu bu günlerde bir küçük değişiklik daha
yaparak mebus ve senatör sayısını indirsinler. Söz gelişi 300
mebusla 100 senatör yeter. O takdirde yine millî bakiye usulüyle
seçim yapılırsa küçük partilerin büyükleri engellemesi gibi bir
sakınca ortadan kalkar, küçükler de aldıkları reyleri büyüklere
kaptırmaktan kurtulur. Tabiî, "Tabiî Senatör'lere söz yok. Onlar
kalsınlar, Hatta "hidemât-ı vataniyye" tertibinden maaş alan
aileler gibi, kendilerinden sonra oğulları, oğulları yoksa
kızları da ömür boyu şartı ile o makama getirilsin.
Türkiye'ye döndükten sonra iki hafta seçim propagandasıyla
geçti. Tesadüfen bazı konuşmacıları, bu arada bir kere İnönü'yü
dinledim. Hazret galiba artık gençlikten çıkıp olgunluk çağına
ermiş olacak ki bu sefer sözlerinden pek bir şey anlamadım. Ama
onun son siyasî taktikleri (yahut tiktakları) edebî tezat
sanatının şaheser örnekleriydi. Bir yandan Celâl Bayar'ı
Senatoya sokmak, bir yandan tabiî senatörlerin orada olmasını
hak diye tanımak.. Bu, Paşa'nın eski alışkanlığıdır.
Cumhurbaşkanı olduğu zaman da Millet Meclisine hem
Anadolucuları, hem de komünistleri tâyin ederdi. Bugünkü gençler
bilmez: O zaman mebuslar tâyin edilir, beşeriyeti kandırmak için
de şimdiki Rusya’da olduğu gibi güzel bir seçim yapılır, ne
hikmetse herkes tam ittifakla seçilirdi.
Seçim konuşmalarında bir defa da Deli Osman'ı dinledim. Deli
Osman da kim demeyin. Benim tanıdığım iki Osman var: biri akıllı
Osman yani Profesör Osman Turan, öteki de Deli Osman, yani
Serdengeçti Osman Yüksel. Doğrusu, spiker "MHP adına Osman
Yüksel konuşacak" dediği zaman hoşça vakit geçirmek için işi
gücü bırakıp köşeye yaslandım. Hakikaten on dakikam neşeyle
geçti. Almanya'ya gitmeden önce kendisini görüp kaç mebus
çıkaracaklarını sormuştum. "En az 9, en çok 19" demişti. Ne
alçak gönüllü kişiydi! Keskin nişancı olarak attıktan sonra
pekâlâ 19 yerine 59 da diyebilirdi ama demedi işte...
Osman Turan ise son anda, yani şimdiki deyimle on ikiye beş
kala MHP'den bağımsız Trabzon adayı olarak seçim propagandasına
girişmiş. Kazanamadı. Ben, Osman Turan'ın dalgınlığını bildiğim
için "acaba seçim konuşması yapmak için Trabzon yerine meselâ
Edirne'ye falan gitmiş olmasın" diye endişede idim. Neyse, doğru
gitmiş. Doğru gitmiş ama acaba orada ne konuştu? Kendisi
Selçuklu tarihi uzmanıdır. Salon: "Ey Trabzonlular! Bana rey
verirseniz size maaş bağlatırım" gibi mutat seçim propagandası
yerine "Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları öyle bir yendi ki
Anadolu'da gübre yerine hamsi kullanmaya lüzum kalmadı"
kabilinden sözler söylemiş olmasın!..
Türkeş'in konuşmasını da bir kere dinledim. Emekli
orgeneraller için alınmasını düşündüğü kararlara ben de
katılıyorum. En yüksek askerlik rütbesine erdikten sonra çekilen
bir insan, bir sıra adamı olmamalıdır. Yalnız bu arada Türkeş'in
teklifine bir eklenti yapmak istiyorum: Orgeneraller (İsmet
İnönü dahil) ve Millî Savunma Bakanları Türk Kara Ordusunun
hangi yılda kurulduğunu bellemesi ve her yıl kara ordumuzun
(yani ordumuzun) 603, 604, 605'inci kuruluş yılını kutlamak gibi
tarih bilgisizliklerinin önüne geçilmelidir.
Orgenerallere ve Millî Savunma Bakanına tekrar soruyorum:
Türk Kara Ordusu 605 yıllıksa 900 yıl önceki Malazgirt zaferini
kazanan ordu hava ordusu mu idi? Bunun doğrusunu bir iki kere
yazdık. Kendilerini ilgilendiren yazıyı okumadılar mı?
Okudularsa neden inat ediyorlar? Milletler, millî övünçleri
göklere çıkarırken biz ordumuzu kutlama adı altında onun uzun
geçmişini inkâr yoluna gidersek, yarın sivri akıllı ipilerici
sosyalistlerden biri çıkıp da "kara ordumuzun başlangıcı
subayların kravat takarak medenî kisveye büründükleri tarihtir,
ondan önceki komprador emperyalist çağıdır, kabul olunamaz"
derse bunun sonu nereye varır?
Radyodaki seçim saatlerinde işçi Partisinin konuşması
başlayınca radyoyu hemen susturuyordum. Darılmasınlar ama bu
partinin konuşmacıları bende insan değil de plâk intibaı
uyandırıyordu. Hep aynı tekerlemeleri söylüyorlardı. Bundan
başka bir memlekette aydın sınıflar dururken proletaryanın iş
başına gelmesi gibi bir maskaralığı kabul etmeme imkân yoktu.
Gerçi şimdi onlar hemen herkesi proleter saymaya başladılarsa da
tevcihlerine teşekkürle beraber kabul edemeyeceğimizi arz ve
beyâna mücâserat ederim. Ben proleter falan değilim. Onların
sınıflandırmasına göre burjuva, resmî sıfata göre memur, kendime
göre de sadece TÜRKÜM!...
Türk olmak dururken insan tutar da nemene nesne olduğu belli
olmayan, ikide bir grev yapan, hangi dilden geldiği bilinmeyen
proleter olur mu?
Radyo konuşmaları arasında dinlememek bahtiyarlığına erdiğim
Ahmet Er'in konuşması da partisine oy kaybettirmesi bakımından
birebir tedbir olmuş. "Memlekette nizâm-ı Muhammedî’yi
kuracağız" demiş. Bak hele yaramaza! Ayol, nizâm-ı Muhammedi
zaten yürürlükte Camiler dolup dolup taşıyor. Minarelerden
hoparlörle okunan ezanlar milleti uykudan kaldırıyor. Hacca
gidene gitme diyen yok. Hacılarımız getirdikleri Zemzem suyunu
satarak para bile kazanıyor. Daha ne istiyorsun? Eğer kadınları
kafese sokup yine dörder tane alacağız demek istedinse sen
ilkönce evde Yenge Hanım'dan dayak yemişsindir.
Bana kalırsa bu işte bir yanlışlık olmuştur. Ahmet Er eski
bir jandarma subayıdır. Herhalde "memlekette asayişi kuracağız"
diyecek yerde yanlışlıkla heyecanla nizâm-ı Muhammedî’den
bahsetmiştir. Eski Millî Birlik Komitesi üyesi olan Ahmet Er,
komitenin öteki üyeleriyle birlikte yemin ederken en heyecanlı,
en bağırgan kişiydi. Üstelik Türkiye'deki 34 milyon şairden
biridir. Şairler heyecanlı olur. Hatta onun "Adını Siz Koyun"
adında bir şiir kitabı da vardır. Bunlara bakarak dil sürçmesi
olmuştur diyeceğim. Ama, öyle değil de bilerek söylediyse o
zaman artık adını siz koyun..
4 Ekim 1969 Cumartesi akşamı saat 20.50-21.00 arasında seçim
konuşması yapan Bay Bülent Ecevit'i ilgi ile izledim (!) Hey Ulu
Tanrı!.. O ne Türkçe’ydi öyle!.. Bir cümleyi aynen zaptettim.
Şöyleydi:
"Köylüden başlayacaktır Cumhuriyet Halk Partisinin kuracağı
düzende kalkınma".
Sayın bay! Senin devlet idaren de bu Türkçe’n gibi olacaksa
yandık demektir. Sen Türkiye'yi bırak da önce kendi Türkçe’ni
kalkındır; millete Türkçe hitap et. Hiç olmazsa İsmet Paşa'dan
biraz Türkçe dersi al. Onun vakti yoksa gel, ben öğreteyim.
Dersler ücretsiz, yol parası sana aittir. Senin bu kullandığın
dil ortanın solunun dili değil, daha solun mırıltısıdır.
Seçimler konusunda AP mebuslarından bir dostumla bahse
girmiştik. Benim iddiam şu idi: Adalet Partisi 190-220 mebus
çıkaracak, CHP biraz gerileyecek, MHP 400.000 oy alacak, fakat
seçim sistemi dolayısıyla 4-6 mebus çıkarabilecek.
O ise Adalet Partisinin 250, hatta 300 mebus çıkaracağım
tahmin ediyordu. Bahsi o kazandı. Gazozu kaybettim. Ettim ama
sistemimizin haksızlığına bir kere daha inandım. Millî bakiye
usulü uygulansaydı. AP 204, CHP 124, MHP 14, mebus çıkaracaktı.
Halbuki 256, 143, 1 mebus çıkardılar. Fakat lamı cimi yok. Mebus
dostum bahsi kazandı.. Fakat o kadar nazik ki hâlâ "gazozumu
isterim" diye bir îmâda bile bulunmadı.
Okuyucular şüphesiz bahsi kazanan dostumun adını öğrenmek
isteyeceklerdir. Sırdır. Söyleyemem. Kimden sakladığımı öğrenmek
isterseniz onu söylerim: İsmet Paşa'dan saklıyorum. Bu kadar
isabetli siyasî görüşü olan birisini kendi partisine alıp Ecevit
yerine genel sekreter yapmak istemesinden çekmiyorum. Ecevit,
Güven Partisi olayında da İnönü'ye partiden ayrılacakların yedi
sekiz kişi olacağında teminat vermişti. O zaman aldandığı gibi
bu seçimde de aldandı. Böyle aldana aldana Vefa kulübü gibi
ikinci kümeye düşmek tehlikesiyle karşılaşmaktansa bu dostumu
alarak partiye düzen vermek elbette akıllıca iştir. Gerçi bu
dostum öyle İsmet Paşalara falan kanacak, kapılacak kıratta
değildir ama rahatsız edilir, bir müddet huzuru kaçar.
Huzurun nasıl bir hazine olduğunu huzuru kaçmış, kaçırılmış
olanlar iyi bilir.
Bir gün telefonda yine arandım. Bu seferki gayet yaşlı bir
sesti. Anladım: Bizim Zeki Velidî Togan hoca. Kendi kendime
"mutlaka hocanın bir işi olmuştur. Olmayınca aramaz" dedim.
Çünkü bizim Togan Hoca çok çıkarsal (!) kişi olmuştu. Tahminim
doğru imiş. Yıllarca önce Hocanın arsasına tecavüz etmişlerdi.
Mahkemede benden tanıklık istiyordu. Adaletin huzuruna yalnız
sanık olarak değil ya, arasıra tanık olarak da gidecektik.
Hocaya karşı fena halde öfkeli olduğum halde kabul ettim. Çünkü
Hoca 80 yaşında olduğu halde hâlâ keyfediyor, ya kongrelere
katılıp toylarda yemek yiyor, ya Acem şahının çağrısına uyarak
İran'a gidiyor, yahut da Amerika, Avrupa, Hindistan, Pakistan,
Japonya, hatta Moğolistan'dan gelen ilmî sorulu mektuplara ilmî
cevaplar veriyor, 60 yıldır topladığı notlarını derleyerek hazır
duran bunca değerli eserleri yayınlamak zahmetine katlanmıyordu.
Mükrimin Halil nasıl "Esâfil-i Şark" kahvelerinde lâklakıyât
yaparak bilgisine göre hemen hiç eser vermeden gittiyse Hoca da
kendisinden başka kimsenin okuyamayacağı not dosyalarını ziyan
edecekti. Kendisiyle bu konuda birkaç defa tartıştım. Hatta
aramızda tatsız konuşmalar da oldu. Fakat hiç beni dinler miydi?
Ben Türkiye Cumhuriyeti ordusunda askerliğimi er olarak yapmış,
Sabahattin Ali üsteğmen olduğu halde ben onbaşı bile
olamamıştım. Zeki Velidi ise Başkurt ordusunun başkomutanı idi.
Elbet beni dinlemezdi. "Şu türlü dillerde sayfalar dolusu
mektuplar yazarak günleri heba etme" dediğim zaman bana, Türk
lehçe ve ağızları arasında özel bir lehçe olan ve yalnız kendisi
tarafından konuşulan "Togan Lehçesi" ile "ben munlarla
yaşayurum" diye cevap verdi. Anlaşılan Hoca övülmekten
hoşlanıyordu. Çünkü o mektupları yazanlar onun ilmini övdükten
sonra bir mesele üzerinde bilgi istiyorlar. Hoca İstanbul
kütüphanelerindeki bazı yazmalara bakarak günlerini ziyan
ettikten sonra Almanca, İngilizce, Rusça yahut Farsça cevaplarla
birkaç gün daha feda ederek yaşıyordu.
Tabiî, ben de bunları "nizâm-ı âlem" taifesinden olduğum için
söylüyordum. Dört gruba ayrılan insanlar arasında nizâm-ı âlem
grubundan olduğumu vaktiyle Mükrimin Halil söylemişti.
Şimdi ne olacak? Hiçbir şey olmayacak, Cevdet Sunay,
Sovyetlere gidip memnun döndüğünü söyledi. Ben hiç memnun
olmadım. Nefer olarak başkomutan "Togan' la nasıl ayrı
fikirdeysem, "hiçbir şey" olarak "cumhurbaşkanı" ile de öylece
ayrı fikirdeyim. Kendisiyle birlikte giden Türk gazetecilerden
birine bir Rus gazeteci "görüyorsunuz ki insan yemiyoruz" demiş.
Bizim saf gazeteci de kendisini yemedikleri için memnun.
Evet, insan yemiyorsunuz ama insan yiyen yamyamların bin yıl
düşünseler akıllarına gelmeyecek vahşetleri yapıyorsunuz, insan
yemiyorsunuz ama Macaristan ve Çekoslovakya'da insanları sürüyle
öldürüyor, Finlandiya ve Romanya'dan zorla toprak alıyor;
Estonya, Letonya ve Litvanya devletlerini ortadan kaldırıyor,
milletlere hürriyet yalanı ile ortaya çıktığınız halde
Azerbaycan'ı, Alaş Orda'yı, Buhara'yı yok ediyor, milyonlarca
insan Sibirya'da aç ve sefil zorla çalıştırarak ölümlerine sebep
oluyor. Katyn ormanında 8000 Polonyalı subayın canına kıyıyor.
Kırım Türklerini top yekûn Sibirya'ya sürüp yarısını yollarda
harcıyor, Ankara'daki Alman elçisine kendi elçilik
memurlarınızla suikast yaptırıyor! Doğu Almanya denen kukla
devlette kurduğunuz "Bizim Radyo" ile her gün Türkiye aleyhinde
veryansın ediyorsunuz. Bunlar da yetişmiyormuş gibi bizden,
kendinizi çok kuvvetli hissettiğiniz anda toprak istemiştiniz.
Daha ne yapacaksınız yoldaş? Bu yaptığın bir kere yapılmış
değil ki sana güvenelim. Bu yaklaşman dostluktan değil,
işlerinin sarpa sarmasından, Amerika'dan, Batı Almanya'dan ve
Çin'den korkuyorsun, içerdeki Türkler'den korkuyorsun. Biçimine
gelirse birkaç haftada yok olman işten bile değil. Bunu sen de
biliyor, onun için yaklaşıyorsun.
General De Gaulle'ün Kanada'da "yaşasın bağımsız Fransız
Kebek" demesi gibi Cevdet Sunay da Baku'da "yaşasın bağımsız
Türk Azerbaycan" deseydi acaba Kosigin ve Brejnev pat diye düşüp
bayılmaz mıydı? Öyle bir bayılırdı ki Türkiye'nin bütün
limonlarını yollasak ayıltmak yine de güç olurdu.
Ben böyle yüksek felsefî fikirlerimi Brejnev doktrinine karşı
"Turan" kelimesiyle özetlenen Atsız doktrinini çarpıştırırken
Mikâil Aleyhisselâm bana bir iş etti ki sormayın: 19 Kasım
akşamı başlayan sağanak sırasında, elektriklerin sönmesi
ihtimaliyle masamda mum, cebimde kibrit gazete okurken oturduğum
odaya üst kattan su sızdığını görerek teftiş maksadıyla yukarıya
çıkınca da bir de ne göreyim: Üst katın tavanından sekiz tane
musluk (mübalağasız söylüyorum) akıyor, sayısız yerden damlayan
damlalar da evi sırsıklam ediyordu. Dam akmasına alışığız.Bizim
evin kaidesi odur: Musluklar akmaz, dam akar. Nuh Peygamber,
kısmen Âdem Aleyhisselâm zamanından kalma nadide eşyalarımızın
harap olmasından da yüksündüğümüz yok. Fakat bahsettiğim sekiz
musluk yukarda duran kitap dolaplarımın üstüne akıyor, oradan
sıçrayarak iki metre kadar ilerisini ıslatıyor, büyük bir
masanın üzerindeki kitap, albüm ne varsa hepsine kastediyordu.
işte o zaman bizim evde Üçüncü Cihan Savaşı başladı. Yıllardır
açılmayan perdeler ve pencereler hızla açılarak 100 mumluk (1500
mumluk değil) elektrikler yandı. Ceketini çıkarmış olan ev
sahibi üç müttefiki ile birlikte suları boşaltmaya başladı.
Müttefiklerim Tanrı’nın yarattığı en faydalı üç hayvandı. En
faydalı hayvan diyince çok kişinin aklına koyun, sığır, at,
tavuk, bıldırcın veya köpek gelir. Halbuki en faydalı hayvan
süngerdir. Üç süngeri suların biriktiği yere vurmamla pencereden
sıkmam bir oluyor ve her sıkışta en aşağı iki bardak su sokağa
dökülüyordu. Caddemizi sular bürümüştü. Uskumru balıkları rahat
yüzebilirlerdi. Ben de bu sele sünger arkadaşlarımla katkıda (!)
bulunuyordum. Bizim kaldırım mühendisleri cadde yaparken mazgal
yapmayı akıllarına getirmezler. Soba bacası olmayan köy okulları
yaptıklarını da bir İlköğretim Müfettişi söyledi. Sözü
uzatmayalım: İki defa gelen aşağı yukarı onar dakika süren
sağanak bitip de dolapların kapaklarını korka korka açtığım
zaman en değerli ve çapları en büyük kitapların bulunduğu bu
dizilerin alt taraflarından su sızdığını, birçok kitapların
sırılsıklam olduğunu gördüm.
Deli Dumrul'un Azrail'e meydan okuması gibi ben de önce
Mikâil'e meydan okudum. Şu koca İstanbul'da ıslatacak başka yer
bulamadın mı diye sordum. Azrail gibi tehlikeli olmadığı için
kabadayılıkta pek ileri gittim. 47 yılda bin emekle toplanan
kitaplardan bir bölümünün bu hale girmesine çok sıkıldım. Kitap
meraklıları ıslanmış kitabın kuruduktan sonra ne hal alacağını
bilir.
Mikâil'i bulmama imkân yoktu. Üstelik Azrail'i yanına alıp
gelerek 70 yıllık konağımızı başıma indirebilirdi.
Bu sefer Buğra'ya veriştirmeye başladım. Hayatımı mahveden bu
kitaplardan bıktığım için onları top yekûn satacakken Buğra,
Münih'te tarih öğrencisi olarak yazdığı mektupta kitapları elden
çıkarmamamı istemişti. Sanki tarih öğrencisi olacak ne vardı?
Kimyaya, mühendisliğe, tıbba gitseydin ya.. Tarih nedir ki?
Özeti "insanlar doğdular, ızdırap çektiler ve öldüler" değil
miydi?
Bütün bu öfkeli anlar geçtikten sonra o kitapları evin emin
yerlerine sererek yeni bir sergi açtıktan sonra kurumalarını
beklemeye başladım. Kitap dolaplarını aşağı taşıdım.
Bugün 24 Kasım olduğu halde ıslanan oda hâlâ kuramadı.
Halbuki sağanaktan sonraki günler hep güneşli ve sıcaktı.
Almanya seyahatnamesinin sonuna bu özel macerayı neden
yazdım? İkide bir "Türk Tarihi ne zaman bitecek" diye
soruyorlar. Cevabım şu:
Anlaşılıyor ki Türk tarihi bitmeyecek. Zaten bitmesine imkân
yok.
Bitecek birisi var: Türk.
Ötüken, 1969, Sayı: 12