OSMANLI TARİHLERİ I

Ahmedî

Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman

 
 

 

 

1

AHMEDÎ

1334-1413

Asıl adı İbrahim, babasının adı Hızır'dır, Eskiden âdet olduğu üzere alınmış İslâmî lâkabı Tâceddin'dir. Ahmedî, şiirde kullandığı mahlestir. Nereli olduğu kesin olarak belli değildir. Germiyanlı veya Sivaslı olduğu söylenmektedir. Bir ihtimale göre de Uşak köylerinden "Sivaslı"da doğmuştur. Ahmedî ilk tahsilini Anadolu'da gördü, Zamanının büyük bilginlerinden ders almak üzere Mısır'a gitti. Orada Şeyh Ekmeleddin'den ders gördü. Meşhur Türk doktoru Hacı Paşa İle meşhur bilgin Molla Fenârî Mısırda arkadaşları idiler.

Mısırdan döndükten sonra Kütahya'da yerleşti. Germiyan beğlerînden Süleymanşah (1368 den Önce - 1386) a şiirler takdim ederek ona intisap etti. Süleymanşah, şairleri çok koruyan beğlerden bîriydi. Ahmedî bu sırada yine Süleymanşah tarafından himaye gören Türk şairi Şeyhoğlu'nun, belki de kıskançlık dolayısıyla, aleyhinde bulunmuştur.

Bundan sonra, ihtimal, Karamanlıların hücumuna uğrayıp Osmanlılara sığınan Germiyanlıların sarayındaki rahatın kaçmasıyla Osmanlılar ülkesine gelerek Yıldırım Bayazıd'ın oğullarından Süleyman Çelebiye İntisap etti ve onun sarayında büyük mevki ve nüfuz kazandı. Ahmedî'nin şiirlerinde Süleyman Çelebiye kargı olan minnettarlığının izleri görülür. Ankara savaşından sonra, ilk zamanlarda Ahmedî'nin ne yaptığı belli değildir. Bazı söylentilere göre Temür'le konuşmuş ve onun yanında bulunmuşsa da bu söylentiyi şimdilik ihtiyatla karşılamak lâzımdır. Fakat bir müddet sonra tekrar Süleyman Çelebinin yanına geldi. Her halde, Süleyman Çelebinin yanına dönünceye kadar epey sıkıntılar çekti.

Bu sefer Bursa'da oturdu. Bursalılar'la arasında büyük geçimsizlikler olduğundan Bursalılar aleyhinde ağır yazılar yazdı.

Süleyman Çelebi ölünce ona güzel bir mersiye yazdı. Mehmed Çelebiye sığınmak için ona da madhiyeler takdim etti. 1413'te divan kâtibi iken Amasya'da öldü. Kütahya'daki yerli söylentilere göre ise Kütahya'da ölmüştür.

Ahmedî zarif, nükteci adamdı. Gençliği aşk ve şarap içinde geçmiştir. Şiirlerinin çokluğu ve değeri bakımından 14'üncü asır Türk şairlerinin en başında gelenlerden, biridir. Eserlerinin şöhreti Türkiye sınırlarını aşmış, Türkistan'a kadar ulaşmıştır. Eserleri şunlardır :

1— Divan : Ahmedî'nin şairlik bakımından değerini gösteren en mühim eseridir.

2 — İskendernâme : Meşhur Makedonyalı İskenderin hayat ve savaşlarının destanı bir tasviridir. 1390 yılının martında tamamlanmıştır. Eser ilk önce Germiyan beği Süleymanşah'a takdim için hazırlanmış, onun ölümünden sonra da Osmanlı padişahı Süleyman Çelebiye sunulmuştur. Fâilâtün fâilâtün fâilün vezninde, 8250 beyitlik büyük bir eser olan İskendernâme hem İdeal bir hükümdarın hayatı, hem de bir öğüt ye ahlâk kitabı mahiyetindedir. Eserin sonuna İslâm tarihi hakkında, tarih bakımından değersiz bir bölüm eklendiği gibi, Süleyman Çelebiye takdim edilirken Osmanlı tarihi hakkında da bir bölüm konmuştur ki bugün elde bulunan en eski Osmanlı tarihi olmak bakımından fevkalâde mühimdir. .

3— Cemşid ve Hurşid : Mefâîlün mefâîlün feûlün vezninde 5000 beyitlik bir mesnevî olan bu aşk hikâyesini Ahmedî 1403 Eylül'ünde yazmağa başlamış ve kasım başında bitirmiştir. Bu da Ahmedî'nin nazım = yazmaktaki alışkanlığını gösterir.

4— Tervîhül-Ervâh : Mefâîlün mefâîlün feûlün vezninde, aşağı yukarı 4000 beyitlik bir mesnevidir. Osmanlı hükümdarı Süleyman Çelebi adına yazılmıştır. Eser bir nevi hıfzıssıhha kitabıdır. Zevke, cinsî münasebetlere ait meseleleri konu olarak almıştır. Bu bakımdan hem şairin, hem de Süleyman Çelebi'nin mizacına uygundur.

ş — Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman : İskendernâmenin sonuna eklenmişse de bunu ayrı bir eser saymak da mümkündür. Süleyman Çelebi'nin ölüm tarihi olan 1410'dan önce bitirilirilmiştir.

Bunlardan başka " Hayret ül-Ukalâ" adlı Türkçe bir kasidesi, "'Kaşîde-i Sarsari" şerhi, " Mirkat ül-Edeb" adlı lügata ait Farsça manzum bir eseri daha varsa da bunlar bugün ortada yoktur.

Türkiyat Mecmuası'nın 1939 da çıkan altıncı cildinde "Dâsitân-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman ve Cemşîd ve Hurşîd Mesnevisi adıyla bir etüd yayınlayan Nihad Sami Banarlı, gördüğü 22 İskendernâme'nin, Osmanlı tarihi bölümünü de ihtiva eden 13 tanesine dayanarak Osmanlılar kısmının mukayeseli bir nesrini hazırlamıştır. Bu 13 nüsha şunlardır :

1) İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe yazmalar, Nu. 921 (istinsah tarihi: 847)

2) İstanbul Üniversite Kütüphanesi, Türkçe yazmalar, Nu. 166.

3) İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe yazmalar, Nu. 848 (istinsah tarihi : 886)

4) İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Yıldız kitapları, tarih kısmı, Nu. 106.

5)Süleymaniye Kütüphanesi, Çelebi Abdullah Efendi" Yazmaları, Nu 340.,

6) Süleymaniye Kütüphanesi, Lâleli Yazmaları, Nu. 1995.

7) Topkapı Sarayı, Revan Köşkü Kütüphanesi, Nu. 812.

8) Murad Molla Kütüphanesi, Sultan Abdülhamid Han kitapları, Lala İsmail Efendi vakıfları, Nu. 294 (istinsah tarihi : 971).

9) Üsküdar Selim Ağa Kütüphanesi, Kemankeş fihristi, Nu. 385.

10) Bursa, Umumî Kütüphane,  Baba Efendi Kitapları, tarih kısmı, Nu. 9
(istinsah tarihi : 860).

11) Konya, Âsâr-ı Atîka Müzesi Kütüphanesi yazmaları, Nu. 141 (istinsah ta
rihi : 864).

12) Berlin, Devlet Kütüphanesi, Şark yazmaları, Nu. 40, 1271 (istinsah tarihi : 880).

13) Berlin, Devlet Kütüphanesi, Şark yazmaları, Nu. 80, 965 (istinsah tarihi: 904).

Bu nüshaların son dört tanesi bende olup, Nihad Sami Banarlı o zaman bu nüshalardan faydalanmıştı. Neşrettiği mukayeseli metin başarılı olmakla beraber gerek bazı okunuşlarda kendisine iştirak etmemem ve gerekse Nihad Sami Banarlı neşrinin tükenmiş olması dolayısıyla bunu yeniden yayınlamak lüzumunu duyduk. Bu neşirdeki usulümüz .şöyledir : Nüshalar arasında fark olduğu zaman umumiyetle İstinsah tarihi eski olan nüshaların metnini aldık. 'Eski nüsha metninin yanlış olduğu muhakkak olduğu zaman, tabii, daha yeni nüshaların metnini tercih ettik. Nüsha farkları tarih bakımından hiçbir ehemmiyeti haiz olmadığı için farkları göstermedik. Çünkü okuyucuya bütün nüshaları birden vermeği en doğru metni vermeği düşündük. Nüshalar arasındaki fark, aynı kelimenin Türkçe ve gayri Türkçe (yani Arapça .veya Farsça) olmasından ibaret olduğu zaman metne Türkçesini aldık.

Osmanlı tarihlerini külliyat halinde yayınlamağa başlarken, esasen, Ahmedî gibi en eski bir tarihçiyi ihmal edemezdik,. Bizim neşrimizin tam ilmî bir neşir olduğunu iddia etmek aklımızdan geçmez, Fakat merhumm Necib Asım'ın ve Nihad Sami Banarlı'nın neşirlerinden sonraki bu üçüncü neşrin, ötekilerden daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Mısralar numaralanmıştır. İki kelime arasındaki uzunca çizgiler vezin icabı olarak sesli harflerden birinin okunmayacağını gösterir. Meselâ "Ki—anda" "K'anda" gibi okunacaktır. Siyah "n" harfleri eski sağır "nun" harfinin karşılığıdır. Türkçe'ye ait olan bu hususiyeti göstermeden gelemezdik.'

Aslında Farsça olan ve muhtelif nüshalarda birbirini tutmayan başlıklar, tarafımızdan Türkçe'ye çevrilmiştir. "Memleket anlamına gelen "El" kelimesi, şaşırılmamak için büyük harfle yazılmıştır.

Çiftçioğlu Nihâl Atsız

Devamı

 



<< Osmanlı Tarihleri I

Anasayfa

Düşünce Alanı >>