|
şeyin başlangıcı
olmak üzere cumhuriyet
devri alınıyordu. Bunun bütün
kabahati k-raldan çok krallık
taraftan olan yaygaracı-larda,
yani inkılâbı yapanlardan çok
inkılâp-çı olmaya kalkışan
çığırtkanlarda idi.
Vahdettin
vatanına ihanet etti, Abdülha-mit
zulüm yaptı, Sultan İbrahim deli
idi diye bütün imparatorluk
devri büyüklerine ve o devrin
tarihine küfür etmek çok yanlış
bir yoldur. İnkılâpçıların
arasında birisi millî müdafaa
bütçesinden çaldı diye bütün
inkı-lâbı ve inkılâpçıları inkâr
etmek nasıl yanlış bir
hareketse, bir kaç kişi için de
Kılıç Ars-lanları, Sultan
Mesutları, Osman Gazileri,
Orhanları, Muratları, Fatihleri,
Yavuzları vesaire, inkâra
kalkışmak da öyle bir hare-ket
olurdu. Halbuki bizim
imparatorluk tari-himiz yalnız
büyük reis ve büyük kuman-danlardan;
yalnız Kosova, Varna, Çaldıran,
Mohaç, Silistire ve Plevnelerden
ibaret de-ğildi. Onun Füzulîleri,
Nedimleri, Mimar Si-nanları,
Kâtip Çelebileri, kanunları,
teşkilât-ları, birer sanat
şaheseri olan heybetli ca-mileri,
birer darülfünun olan
medreseleri de vardı. Hem de bu
Osmanlı ve Selçuk devri maziye
daha başka ve daha şanlı
devirlerle bağlanıyordu.
Mazisi ve
mefahiri olmayan milletler bile
kendilerine bir mazi, bir millî
destan uydu-rurken, biz binlerce
yıllık şanlı bir fütuhat,
teşkilât ve medeniyet tarihimizi
inkâr ede-rek bir prensip
halinde çingeneleşiyorduk.
Bu uçuruma
gidişin önüne geçecek kuvvet
darülfünundu. Darülfünun buna
karşı ne yaptı?
Dünyada
muhtelif isimler altında
milliyet-perverlik cereyanları
hızlanır ve Türk genç-liği
berbat bir kozmopolitliğe doğru
sürük-lenirken millî şuuru,
millî irfanla uyandıra-cak olan
darülfünun hararetli bir alış
veriş pazarı halini almıştı.
Darülfünunda baremin tatbiki
dolayısıyla biraz fazlaca
arpalık ko-parmak isteyen
müderrisler birbirlerine gir-mişlerdi.
"Müderrisler kendilerini yalnız
il- |
me hasretmelidir" diyenlere
karşı yaygara kopuyor, birer
bahane bulunarak
onlara le-ke sürülmeye
çalışılıyordu. Ömründe bir tek
eser neşretmemiş olanlara,
ilimle hiç bir alâkası olmayan
tüccarlara, avukatlara, iş
adamlarına kıdemlidir diye
yüzlerce lira maaş veriliyor.
Bir kütüphane dolduracak kadar
eser neşretmiş olanlar birer
sudan sebeple birkaç derece
aşağı atılıyordu. Da-rülfünuna
dışardan bakanlar bu hale "ke-mik
kavgası" diyorlardı. Tasarruf
dolayısıy-la hükümet millî
müdafaadan bile para kes-tiği
halde darülfünuna bir yıl önceki
bütçe-sini aynen vererek
teveccühünü göstermiş-ken, bu
efendiler bu parayı öyle bir
paylaş-tılar ki neşriyat yapmak,
vesait almak için hemen hemen
hiç para kalmadı. Fakat iş bu
kadarla da bitmedi. Müderris
beyler millet meclisinden çıkmış
bir kanuna muhalif bir kararla
ikinci bir gaf daha yaptılar:
barem kanunu mucibince asistanların
(yüksek tahsil gördükleri için)
on ikinci dereceden maaşa
girmeleri lâzımken bu
asistanlara iki derece daha
aşağı maaş tahsis etmekte beis
görmediler. Sanki bir
müderrisin mide-siyle bir
asistanın midesi arasında fark
var-mış gibi kendilerine bol
keseden 200-250-300 lira maaş
tahsis eden efendiler
asis-tanlara da lütfen 50 lira
bahşettiler. Bu su-retle
darülfünunun 800 bin lirası
kışlık o-dunlarla müderrisler
arasında taksim olun-muş
bulunuyordu. Bu müderrislerin
çoğu dışarıda doktorluk, tüccarlık,
muallimlik, vesaire gibi
işlerden de arpalıklarını
geniş-letir ve müderrisliği
yalnız bir reklâm olarak
kullanırken asistanların
dışarıda herhangi bir vazife
almamasını men edecek bir de
karar çıkardılar. Halbuki bu
müderrislerin il-mî kıymeti ne
idi? Memlekete, Türk inkılâbı-na
karşı borçlarını yapmış mı
idiler? Bunu anlamak için çok
söze ne hacet, darülfünu-nu biraz
gözden geçirmek kâfidir.
***
Hukuk
mezunlarından bir genç, kendi ho-calarından
birinin takriben on yıl önce taş
basması olarak basılmış
notlarını tesadüfen ele
geçirdiğini; kelimeleri, |