Farslar'ın gayet geri ve iptidai bir kolu olup
İran, Türkiye ve Irak'ta yayılmış bulunan kürtleri bir devlet ve
millet durumuna getirmek yolundaki istekler epey eskidir...
Bütün iptidai topluluklarda olduğu gibi kürtlerde
de yabancı devletlerin kışkırtmasıyla başlayan bu hareket kürt
çoğunluğu arasında değil, onların zengin ağa sınıfı ile okumuşları
arasında itibar görmüştür. Çünkü bağımsız bir Kürdistan'dan
faydalanacak unsur bunlardır. Kurulacak Kürdistan'da idareci ve
yüksek sınıf olacaklardır.
Birinci Cihan Savaşı sonunda ortaya çıkan "Kürt
Teali Cemiyeti", Osmanlı Devletinin kendisinden sayarak yüksek
makamlara getirdiği kürtler tarafından kurulmuştu. Dergileri
yayınlanıyordu.
Mütareke yıllarında Kadıköy Sultanisi'nde okurken
Arapça ve Siyer-i Nebi hocamız olan Mihri Efendi, kürt milliyetçisi
olduğu için bize Türklük ve Türkçülük aleyhinde propaganda yapar,
kürt dergileri dağıtırdı. Bir gün: "Sakın Türk'üm demeyin. Öteki
unsurları gücendirirsiniz. Osmanlıyım diyin" diye öğüt vermişti.
Dağıttığı dergilerin birinde kürtlerin Asurlular neslinden geldiği
yazılıydı. kürtleri öven bir manzumede de "sularla dağların kibr-ü
gururundan doğan Kürtler" diye bir mısra vardı.
Tabii bütün bunlar köksüz, iptidai bir cemaat
olmanın verdiği zavallılıktan doğuyordu. Zencilerin, kendilerini
eski Mısır medeniyetini yaratan insanların torunları diye görmek
istemeleri gibi kürtler de Asurlular'ın soyundan geldiklerini iddia
ederek itibar kazanmaya çalışıyorlardı. Fertlerdeki
aşağılık-kompleksinin bir takım atıp tutmalara sebep olması gibi
bunlar da sularla dağların kibrinden ve gururundan doğduklarını
hayal ediyorlardı.
Milli zaferden sonra bütün vatan hainleriyle
birlikte kürtçüler de sinmiş, Mihri Efendi de sakalını kazıyarak
avukatlığa başlamıştı. Atatürk'ü öven bir yazısını hatırlıyorum.
Bugün kürtçülük safsatası yine hortlamıştır.
Yalnız Milli Güvenlik Kurulu'nun değil, herkesin
bildiği gibi Türkiye'de bağımsız Kürdistan kurmak isteyen bir güruh
vardır. Bunlardan bir takımı Milli Birlik Hükümeti zamanında
tutuklanmış, sonra delil yetersizliğinden ve aflardan faydalanarak
salıverilmiştir. İçlerinden bir tanesi senatör seçilmiş, fakat
Amerika'ya kaçarak kürtçülük yapmaya başlamıştır.
kürtçüler, açıkça kürtçülük yapamayacakları için
davalarını "Türkiye'nin doğusu davası" halinde öne sürmekte ve
Türkiye'nin doğusunun da "Türk" olduğunu unutmuş gözükmektedirler.
Şimdilik yaptıkları başlıca iş, bir Türk davasının mevcut olduğu
hakkındaki yayınlandır. Bu yayınla doğunun kürt ülkesi ve kürtlerin
de mühim bir millet olduğu umumi efkâra kabul ettirilmek
istenmektedir…
İstanbul'un mühim gazetelerinden olan Yeni
Gazete'nin 1967 Martı sayılarında "Barzani'nin Karargâhında" başlığı
ile çıkan bir tefrika bu bakımdan dikkate değer.
Tefrikayı yazan, Doğan Kılıç Şıhhasa adında Alevi
bir kürt'tür. Uzun yıllar Amerika'da kalarak yetiştirildikten sonra
Türkiye'ye dönmüş ve kürtçülük yapmaya başlamıştır. Özel
konuşmalarında bu propagandaya tanık olanlardan biri Ötüken Yazı
işleri Müdürü Mustafa Kayabek, biri de Ankara'da Kimyager İsmail
Hakkı Gökhun'dur. Doğan Kılıç Şıhhasananlı, son defa Elbistan'daki
bir saz şairleri toplantısını kürtçülük ve Alevilik toplantısı
haline getirdiği için tutuklanmış olan kişidir.
Yeni Gazete'de 8–29 Mart 1967 tarihleri arasında
devam eden tefrika, Barzani'yi ve hareketini anlatmaktan ziyade
kürtlük ve kürtçülük yapmak gayesiyle kaleme alınmıştır. Çünkü bu
tefrikada "Mareşal (l) Mustafa Barzani" bir devlet başkanı olarak
tanıtılmaktadır. Bu devletin valileri, kumandanları, milli emniyet
teşkilatı, mahkemeleri, okulları, kanunları ve her şeyi vardır.
Hareket tamamiyle milli bir harekettir ve Hıristiyan kürtler de bu
hareketin içindedir. Barzani'nin yanındaki kürtlerden bazıları
Türkiye kürtleridir.
Tefrika bittikten sonra şu hükme varılabilir ki
bunu okuyan Türkiyeli bir kürt, bu masallara biraz inandığı takdirde
kendi devletine hizmet için Barzani'nin yanına gitmek arzusu pekâlâ
duyabilir.
Doğan Kılıç, kürtçülük düşüncesine kendini o kadar
kaptırmıştır ki 8 Mart tarihli tefrikaya kendisinin, iki kürt
muhafızla birlikte çekilmiş bir resmini koymaktan nefsini
alamamıştır. Bu resimde Doğan Kılıç da kürt kılığında ve elinde
tomson olduğu halde gözükmektedir. Zaten Barzani gibi komünist
ülkesinde yetiştirilerek komünist usulü çetecilik yapan bir adamın
dağlardaki karargâhına kadar giderek onunla konuşabilmesinin
kerameti herhalde Doğan Kılıç'ın şahsiyetinin Barzani 'ye güven
vermesidir.
Bu tefrika her bakımdan bir kürtçülük
propagandasıdır demiştik. Delilleri şunlardır:
Barzani, Mao-çe-tung kadar büyük bir gerillacıdır
(8 Mart tefrikası).
İran, Irak ve Türkiye'nin bazı parçaları
Kürdistan'dır. Mesela Barzani, İran Kürdistan’ında Mahabat kürt
Cumhuriyetini kurmuştur... (8 Mart tefrikası). Irak Kürdistan’ında
soyadı yoktur (17 Mart tefrikası). Türkiye'de Türkmen sülaleleri
Kürdistan'ı işgal etmişlerdir (11 Mart tefrikası).
Barzani’nin eşkıyalarından İsa Suvar "Zaho
kahramanı" (11 Mart tefrikası), İsa Bey, "kuzey kolordu kumandam"
(19 Mart tefrikası), Ahmet Salih, "Kerkük valisi" (25 Mart
tefrikası), Sıddık Emin, "Gıleha bölgesi ikinci merkez kumandanı"dır
(25 Mart tefrikası).
Görülüyor ki, Barzani eşkıyalarının hiçbir zaman
yaklaşamadığı bir Türk şehrine kürt vali (!) tayin etmek
gönüllerinde yatan arslanı göstermektedir. Kuzey Kolordusu
kumandanı, Milli Emniyeti, mahkemesi olduktan sonra neden Kerkük
valisi olmasın? Barzani'nin belki Hakkâri, Van, Diyarbakır valileri
ve merkez komutanları da vardır ama Doğan, Kılıç nezaketinden dolayı
onlardan bahsetmemiştir.
Ayrıca, yalnız güneylerindeki Irak kuvvetleriyle
çarpışan bu kürtlerin bir de kuzey kolorduları bulunması,
kuzeylerindeki Türkler'e karşı niyet ve maksatlarını açığa vurması
bakımından ilgi çekicidir. Bundan başka, sırf ırak ordusun
beceriksizliği yüzünden dağlarda tutunmayı başaran bir eşkıya
reisini milli kahraman diye tanıtarak kürtçülük propagandası yapmak
Türkiye'deki kürtçülüğü körüklemek olacağı için hükümet bunun
üzerine eğilmelidir. Çünkü gaye ve karakter bakımından 1967'İıin
Molla Mustafa Barzani'si ile 1925'in Silvanlı Şeyh Said'i arasında
hiçbir fark yoktur. İkisi de bağımsız Kürdistan davası
peşindedirler. Şeyh Said'i İngilizler kışkırtmıştı. Molla Barzani'yi
Ruslar kışkırtıyor. kürt bağımsızlığı, perdenin göstermelik
tarafıdır. Perdenin arkasında yabancı devletlerin çıkarı vardır ve
kürtler maşadan başka bir şey değildir. Farzı muhal bağımsız olsalar
bile Türk'e ihanet edip de ayrılan Araplar'ın başına gelenlerin daha
korkuncu kürtlerin başına gelecektir. kürtlere göre çok kalabalık,
medeni ve mazisi olan Araplar'ın durum kürtlerin gözünü açmalıdır.
Arapları, Yahudiler'e yenilseler de ortadan kalkmazlar. İptidai,
mazisiz ve azlık kürtler ise yarın medeni ve teşkilatlı Ermeniler'in
karşısında yok olup giderler.
Doğan Kılıç Şıhhasananlı, Amerika'da kaldığı süre
içinde herhalde modern propaganda usullerini iyi öğrenmiş olmalıdır.
Çok fakir bir malzemeye dayanmasaydı daha çok başarı sağlayacağı
muhakkaktı. 9 Mart 1967 tarihli tefrikada silahlı, güzel bir kız
resmi var. Çekik gözleri, çıkık elmacıklarıyla bir Orta Asya Türkü
olduğu derhal anlaşılan bu kız resminin altındaki açıklamalardan
Margaret adında Hıristiyan bir kürt olduğunu ve savaşlarda büyük
kahramanlık gösterdiğini, adının cihana yayıldığını öğreniyoruz.
Hepsi iyi ama bu kızın kürt olduğuna dair noter senedi veya Anayasa
Mahkemesi karan getirseler yine kimse bu kızın kürt olduğuna
inanmaz. Çünkü o tipik bir Özbek veya Kırgız'dır. Böyle kürt, hele
böyle güzel kürt olmaz. İstanbul'daki on binlerce kürt vatandaşımızı
göre göre kürtler hakkında görgüye dayanan bir kanaatimiz olduğu
için Margaret'in kürt olduğuna inanmakta mazuruz. Olsa olsa
Moskoflar tarafından Barzani’ye sekreter diye verilen bir ajan
kontrolcü olabilir.
Bizim burada Doğan Kılıç’tan öğrendiğimiz en mühim
bir husus Şafii, Şii ve Hıristiyan kürtlerin birlikte çalışıp
mücadele ettikleridir. Bunu bizim yobazlara ithaf ediyorum. Şamanı,
Musevi ve Hıristiyan Türkler şöyle dursun, Şii Türkleri bile
reddeden bu kaba softaların nasıl bir gaflet, cehalet ve hamakat
içinde bulundukları bir kere daha ortaya çıkmış oluyor.
Şıhhasananlı'nın tefrikası savcılık tarafından ele
alınmalıdır. Türkiyeli kürtlerden bazılarının Barzani'nin yanına
gitmesi herhalde şöylece geçiştirilecek bir olay değildir.
Barzani’nin elindeki silahların nereden sağlandığı meselesi de ayrı
bir konudur. Irak ordusundan alınmıştır diye kestirip atmak büyük
bir kavrayışsızlık olur. Son yıllarda Almanya'dan kaçak olarak
sokulan silahların Irak sınırına kadar gittiği hakkında bir takım
söylentiler duyuldu ve bazı kaçakçılar gazetelere geçti. Bunların
üzerinde duruluyor mu, bilmiyoruz. Duruluyorsa yalnız durulmakla mı
kalınıyor, yoksa tedbirleri de alınıyor mu?
27 Mayıs 1960'tan sonraki aşırı hürriyetlerin ve
idari gevşekliklerin, Türkiye'yi her hareketin yapılabileceği bir
ülke haline soktuğu yolundaki kanaati değiştirmeli. Basın hürriyeti
milletin maneviyatım çökertmeye kadar varacak mıdır? Sırf sürüm'
için yazılan yıkıcı yazılara dur demek kanunlar bakımından imkânsız
mıdır? Bunların üzerine dikkatle eğilmeli. İmkânsız ise Meclis ve
Senato harekete geçmelidir. Çünkü hürriyet için hürriyet olmaz.
Hürriyet, milletin saadeti içindir.
Milleti batırmaya yarayacak bir hürriyet, korunma
çaresi olmayan asumanı bir beladan başka bir şey değildir.
(19
Ağustos 1967), ÖTÜKEN,
Eylül 1967, Sayı: 45 )