Sarı yılan, kavurucu yaz güneşinin altında
çöreklenmiş, dinleniyordu. Üzerinde yattığı kaya, güneşin bütün
sıcaklığını emiyor ve bu sıcaklığı sarı yılanın derisine
geçiriyordu. Bulutsuz, rüzgârsız, gürültüsüz bir yerde uzanmak
onun en özlediği şeydi.
Burada kendisini rahatsız edecek hiçbir şey
yoktu. Karnı tok olduktan, çevrede düşman bulunmadıktan sonra
bahtiyar olmamak için sebep var mıydı?
Yılan keyif sürerken çok yükseklerde uçan
bozdoğanın keskin gözleri onu seçti. Yıldırım gibi bir hızla
süzülerek aşağıya doğru saldırdı. Her şeye rağmen uzakları
kollamakta olan sarı yılan da bu tehlikeli saldırışı görmüş ve
bir kaç adım ilerideki kaya kovuğuna sığınacak kadar vakit
bulabilmişti.
Bozdoğan kovuğun önüne gelince öfkeli öfkeli
güldü:
— Kancık, dedi, meydana çıkıp döğüşeceğine
deliğe kaçmaktan utanmıyor musun?
Sarı yılan yerinden emin olduğu için alaydan
çekinmedi:
— Ne diye döğüşeyim? Burada rahat rahat
oturmak varken
neden tatlı canımı eziyete sokayım? Döğüş
budalaların işidir!
Bozdoğanın kızıl gözlerinde şimşekler çaktı.
Gagasını, sarı yılanın sığınmış olduğu deliğin ağzına vurarak
cevap verdi:
— Sen de bütün korkaklar gibi döğüşe
budalalık diyorsun. Çünkü mayan kancıklıkla yoğrulmuştur. Yerde
sürünmeye alışıksın. Düşmanlarını gizlice zehirlersin.
Kuvvetlilerle çarpışmak için yüreğin yoktur. Yalnız menfaat için
kıpırdarsın. Şeref için savaşmanın ne olduğunu bilmezsin.
Bu sözler üzerine sarı yılan bir kahkaha
koyuverdi:
— Haydi oradan budala! Senin şeref dediğin
şey karın doyurur mu? Şeref diye döğüşüp günün birinde
geberirsin. Şerefler
senin olsun. Ben halimden memnunum!