Bozdoğan döğüşemediği için hırçınlaşıyordu.
Kanat çırpıp kovuğun ağzına hızla çarptıktan sonra haykırdı.
— Alçak, namuslu isen, ersen çık da sana
dünyayı göstereyim. Deliklere sığınmakla kurtulacağını mı
zannediyorsun. Senin gibi deliklere kovuklara sığınan, yerin
altına giren nice korkaklar gördüm ki sonunda geberip
parçalanmaktan yakalarını sıyıramadılar.
Sarı yılan bu meydan okumalara soğuk
ıslıklarla gülerek karşılık veriyordu. Bozdoğan kızgınlıktan
delirmiş gibiydi. Kovuğun ağzına saldırarak kanat ve gaga
vuruşlarıyla deliği açmaya çabalıyordu. Her vuruşta kayanın
küçük bir parçasını kırıyordu. Yılanı birden bire korku aldı.
Böyle giderse bir müddet sonra delik büyüyecek ve bozdoğan
kendisini parçalayacaktı. İşin şakaya gelir tarafı kalmadığını
anlayınca ciddileşti.
— Azizim, dedi, sen boşuna üzülüyorsun.
Buraya girdiğim
için sen beni korkak sanma, istersen seninle
kuvvet dene selim.
Meselâ ilk önce şu dağın tepesine dek
yarışalım!
Bu sözler o kadar umulmadık sözlerdi ki
bozdoğanın şaşkınlıktan kanatları düştü. Gözleri öfke yerine
hayretle açılarak:
"Yarışalım mı? Sen mi benimle yarışacaksın?
Sen nasıl yarışırsın" diye sordu. Sarı yılan güldü:
Evet, seninle yarışacağım. Şu dağın tepesine
hangimiz daha önce varacağız bakalım? Nasıl? Razı mısın?
Yarışı kaybettiği takdirde sarı yılan bazı
tavizler de vermek üzere idi. Fakat bozdoğan bu meydan okumadan
o kadar sıkılmıştı ki, her şeyi unuttu. Göğe doğru yükselerek
yarışmanın verdiği coşkunlukla:
— Haydi çık, dedi, sana dokunmayacağım. Sen
dağın tepe sine çıkıncaya kadar ben oraya kaç defa çıkıp
ineceğimi hesaplamak istiyorum.
Sarı yılan, bozdoğanın sözünün eri olduğunu
biliyordu. Kovuktan sürünerek çıktı. Yan yana durdular. Yılan
bir, iki, üç diye saydı ve daha üç demeden önce bütün hızıyla
ileri atıldı. Bozdoğan da göğe doğru ok gibi fırladı.