ÇİN AKININDAN DÖNÜŞ
Güz ayları gelmek üzere idi. Onbaşı Urungu çadırında yatıyordu. Ay
Hanım’ın oku onu adamakıllı sarsmış, kanı çok aktığı için kendini
toparlayamamıştı. Bu yüzden, ordu Çinlilerle çarpışmak üzere
Şadung’a yürürken çeriye katılamamıştı. Sekiz yaşında bir kız her
gün çadırına girerek ona bakıyor, yiyecek getiriyor, koluna girerek
biraz gezdiriyordu. Bu küçük kız onun torunu, yani Taçam’ın kızıydı.
Urungu kırk sekiz yaşındaydı. Kavgalarla, tehlikelerle geçen bir
hayatta, kendini bilmediği zamandan beri ölümle karşılaşmış, on bir
yaşından beri ise o da ölümü karşılamağa başlamıştı. Otuz yedi
yıldan beri dövüşüyordu. Acı göre göre yüreği katılaşmış, fakat
savaşa kanmamıştı.
Oğlu Taçam’la gelini ve üç torunundan başka kimsesi yoktu. Bir de
andası vardı: Yüzbaşı Börü. Kendisiyle ayni yaşta olan Börü, Kür Şad
ihtilâlinde ölen Yüzbaşı Yağmur’un küçük oğluydu. Babasıyla ilgili
olan her şeye karşı duyduğu sevgiyi, Urungu, Börü’ye karşı da
duyuyordu. Birbirlerini birkaç defa ölümden kurtarmışlardı.
Bugün Şadung seferinden dönecek olan ordu bir gelse, gelse de
Börü’yü ve Taçam’ı görse belki can sıkıntısı biraz geçecek, sol
küreğinde hâlâ sızlayan yaranın acısını biraz unutacaktı. Bununla
beraber Urungu, ordu dönmekle iç sıkıntısının geçmeyeceğini de
biliyordu. Beyninde ve gönlünde en büyük yeri Ay Hanım’ın
doldurduğunu anlıyordu. Acaba şimdi neredeydi? Dokuz Oğuzlar yenilip
baş eğmiş, Baz Kağan ölmüş, fakat Ay Hanım bulunamamıştı. Bu sonsuz
ucu bucağı olmayan nasıl bulunurdu ki?
Onbaşı Urungu daldığı derin düşüncelerden bir gürültüyle ayıldı. Gök
Türk ordusu dönüyordu. At kişnemeleri, nal sesleri, haykırışlar
işitildi. Borular, davullar çalındı. Sonra sesler yatışırken çadırın
kapısı aralandı: Yüzbaşı Börü içeri girdi:
- Hâlâ yatıyor musun Urungu?
Onun cevap vermediğini görünce gülümsedi:
- Kağan kızı seni ne yaman vurmuş anda?
Kağan kızı gerçekten yaman vurmuştu. Ama nasıl vurduğunu Börü
bilmiyor, yalnız andasının gövdesindeki yaraya göre hüküm veriyordu.
Börü keyifliydi:
- "İyi bir akın yaptık iyi doyum olduk" dedi.
Urungu susuyordu. Andası bu sessizliği, akın hakkında bilgi edinmek
isteğine yorup anlattı:
- Denize kadar bütün Şadung’u geçtik… Çinliler iyi savaşçı değil.
Yalnız kale duvarlarının ardına saklanıp beklemesini biliyorlar.
Yine de birkaç şehirlerine girip allak bullak ettik. Yalnız bir defa
meydan savaşı oldu. Onda da Çinlileri okla çil yavrusu gibi
dağıttık. İki atim vurulup öldü ama eksiklikleri fazlasıyla yerine
koyduk. Türkeli’ne sayısız sığır, davar, mal, kumaş, pirinç, darı
getirdik. Epeyce de tutsak var.
Urungu’nun içinden bir sevinç dalgası geçti. Bozkurtlar dirilmiş,
kurt başlı sancak şerefle dalgalanmağa başlamıştı.
Börü anlatmakta devam ediyordu:
- Birgün biri şehri yağmalarken erin biri geldi: "Üç tane bıyıklı,
sakallı kadın yakaladık" dedi. Çinliler’in erkekleri kadına
benziyor, belki kadınları da erkek gibidir diye düşünüp sakallı
kadınları getirttim. Basbayağı bıyıklı, sakallı idiler. Bunları
nasıl buldunuz diye ere sordum. "Yüzleri örtülüydü ama kanışlı
yürüyorlardı da yüzünü görmek istedim. Aç dedim. Türkçe bilmediği
için açmadı. Ben de bıçağı peçeye vurunca açtım. Şaşkınlıktan
düşeyazdım" dedi. İlk önce ben de şaşırdım. Sonra erlere buyruk
verip kadın kaftanlarını çıkartınca altından üç tane Çin subayı
çıkmaz mı? Herifiler böylece bizden kurtulmak istiyorlarmış…
Börü’nün neşeli anlatışı Urungu’yu da güldürdü. Ömründe böyle şey
işitmemişti. Fakat gülmesi uzun sürmedi. Şimdi acıklı bir şey
dinliyordu:
- Bir gün başka bir şehre girdik. Burada Çinliler epey dayandılar.
Şehir kumandanının sarayında kılıçlarla kısa bir çarpışma oldu.
Tutsak edilen bir Çinli’yi zorladık. Ambarı, hazineyi göster dedik.
Herif ambarla hazineden başka bir de zindanın yerini gösterdi. Kendi
halimize kalsak biz zindanı dünyada bulamazdık. Zindandan yirmi
kadar dama çıkardık. Biri de yaşlı bir Türk’tü.
Söz buraya gelince Urungu’nun ilgisi arttı. Börü, yüzünün
güleçliğini silen bir ciddiyetle ve Urungu’ya değil, yere bakarak
anlatıyordu.
- Saçı başı ağarmış, dertli bir koca idi. Önce öldürülmeğe
götürülüyorum sanmıştı. Bizi görünce: "Türk müsünüz? Diye haykırdı.
Türk’üz dedik. "Ben de Türk’üm" dedi. "Siz Kür Şad ihtilâlcileri
misiniz" diye sordu. "Kür Şad öleli nicedir" dedik. "Biliyorum. Ya
erleri ne oldu" diye sordu. "Erleri Uçmağa vardılar" dedik. Gözleri
parlayarak "kağan kim" dedi. "İlteriş Kağan" dedik. Sevincinden
ağladı. Bize kendisini tanıttı. Kür Şad ihtilâlinde ölenlerden Çengşi’nin küçük kardeşi imiş. Küçük bir çocuk olduğu halde zindana
atmışlar. Kaçmış. Yine yakalanmış. Yine kaçıp saklanmış. Üçüncü defa
yakalandıktan sonra bu zindan girmiş. Güneş yüzü görmeye görmeye
benzi solmuş. Gövdesi arıklamış. Yıllardır kan kusuyorum diyordu. "Gel seni Türkeli’ne götürelim" dedik. Yüzü sevinçle ışıldadı. Sonra
dizüstü yere çöktü. "Bu bahtiyarlık yeter. Artık ölsem de gam yemem"
dedi. Ağzından oluk gibi kan boşandı. Orada öldü. Onun acısını komadım. Nice Çinli yakaladıksa boynunu vurdurdum.
Börü sustu. Urungu içlenmişti. Kür Şad’la en uzaktan ilgili bir
haber onun yüreğini başka türlü çarptırdı. Şimdi, yirmi yıl,
aralıksız zindanda kalarak çıktığı gün ölen zavallı Türk’ü ve onun
hâlâ Kür Şad’ı hatırlayışını düşünüyordu.
Börü, yere diktiği gözlerini kaldırarak andasına baktı:
- Akından senin ülüşün de az değil anda. Yarın getireceğim.
Sonra bir şey hatırlamak istiyormuş gibi kaşlarını çatarak düşündü:
- Anan sağ lup da bu günleri görmeliydi Urungu! Kür Şad’ın öcü,
hepimizin hıncı alındı.
Yüzbaşı gitmek üzere ayağa kalkmıştı. Urungu da onun son sözleri
üzerine yatağına doğrulmuştu. İki anda bakıştılar. Urungu:
- "Kür Şad’ın öcü alındı" diye tekrarladı, "anama gelince…. O
zaten…"
sözlerini tamamlayamadı. Tekrar yatağına uzandı ve başını kapıdan
yana çevirdi. Kür Şad’la birlikte Kür Şad’ın konçuyu olan anasının
da öcü alınmıştı. Urungu bu bakımdan rahattı. Ömründe ilk defa bir
savaşa girememişti. Onun da zararı yoktu. Herhalde bu yaradan
kurtulup kalkacaktı. O halde bu da düşünmeğe değmezdi. Ama Ay Hanım?
Bir kağan kızı karabudundan biriyle nasıl evlenir?...
börü gitmek üzereydi. Taçam’ı sormak için Urungu, gözlerini andasına
çevirdi. Fakat daha açmadan Börü başladı:
- Taçam’ı söylemeği unuttum. Onu kaybettik.
- Öldü mü?
- Hayır. Ortalıkta yok.
- Tutsak düşmüş olmasın?
- Kime tutsak olacak? Boyuna kovaladık. Boyuna yendik. Böyle bir
seferde insan Çinliye tutsak düşer mi?
- Öyleyse ne oldu?
- Bende onu soracaktım: Acaba ne oldu?