TUTSAKLIKTAN KURTULUŞ
Taçam, Dokuz Oğuzlar’ın yanından dönerken başı belâya uğradı: Yaralı
olduğu için doludizgin yürüyüş onu sarsmıştı. Bu yüzden atını
yorgaya kaldırmış ve gecikmişti. Gecikince azığı bitti. Aç kaldı. Aç
kalınca da gücü kesilip derin bir uykuya daldı. Böyle bir uykuya
daldığı sırada bir gürültüyle uyandı. Çevresinde on atlı vardı.
Anlayamadığı bir dille kendisine bir şeyler söylendiğini işitince:
- “Kimsiniz? Ne istiyorsunuz" diye sordu.
İçlerinden birisi Türkçe:
- “Biz Kıtay’ız. Seni tutsak ettik" diye cevap verdi.
Taçam’ın kaşları çatıldı. Bir tutsaklıktan kurtulurken başka
tutsaklığa düşmek olur aksiliklerden değildi. Büyük bir can
sıkıntısı içinde: “Vuruşalim" dedi.
Türkçe bilen Kıtay bu sözü kendi diliyle ötekilere anlattı. Bütün
gözler Taçam’a dikildi ve dilmaçlık eden Kıtay, onbaşılarının
cevabını bildirdi:
- Sen bir kişisin. Bize karşı nasıl vuruşursun?
Gök Türk çerisi başını kaldırdı:
- Teke tek vuruşalım. Er kişilerseniz, kaçmazsınız.
Bu yaman teklif üzerine Kıtaylar birbirlerine baktılar. Kendi
aralarında, kendi dilleriyle bir şeyler konuştular. Dilma. Neticeyi
bildirdi:
- Sen yaralısın. Bizimle nasıl vuruşursun?
Taçam’ın gözlerinde bir övünme ışığı yandı:
- Yaralıyım ama Gök Türk’üm. Yine de dövüşürüm.
Kıtay onbaşısının verdiği buyruk üzerine içlerinden biri atından
atladı ve kılıcını çekerek Taçam’a doğru yürüdü.
Taçam dilmaca sordu:
- Vuruşuyor muyuz?
- Evet.
- Atlarımız varken böyle yaya vuruşu mu yapacağız?
- Evet.
- Neden?
- Ata binersen kaçarsın.
Bu söz Taçam’ı çileden çıkarmıştı. Kılıcını çıkararak Kıtay’ın
üzerine saldırdı. Büyük öfkeyle dövüştüğü için Kıtay savaşçısı
gerilemek zorunda kalıyor, fakat usta çeri olduğunu belli eden
fırsatçı saldırışlar yapmaktan da geri kalmıyordu.
Vuruşa bakan Kıtaylar merakla neticeyi bekliyorlardı. Kılıç
şakırtılarının uzayıp gittiği bir sırada onbaşıları ağır ağır şöyle
dedi:
- Bunlara neden yenildiğimiz anlaşılıyor. Yaralıları bile aç kurt
gibi saldırıyor!...
Onbaşı, sözünü yeni bitirmişti: Taçam’ın kılıcı Kıtay’ın sağ koluna
çarptı ve kolu kana bulanan beriki, kılıcını elinde tutamayarak
düşürdü. Artık kılıç kullanacak hâli kalmamıştı. Bunu gören onbaşı
öfkeyle sarsılarak atından atladı ve kılıç sıyırarak Taçam’ın
üzerine atıldı.
Gök Türk çerisi birinci sınıf bir vuruşçunun karşısında olduğunu
anlamıştı. Hemen hemen oldukları yerde duruyorlar, saldırışlarla
çelişler birbirini kovalarken bir adım ileri gitmek imkânı
bulamıyorlardı. Kıtay ilkönce sağdan, soldan, yukardan vuruşlarla
her vuruşu durduruyordu. Bunun sökmediğini görünce yağısının
çevresinde dönmeğe başladı. Taçam yavaş yavaş yoruluyor, savaş
uzarsa sonucun kötü olacağını sanıyordu. Bunu önlemek için hızlı bir
davranış yaparak ileri atıldı ve kılıcını büyük bir ustalıkla
Kıtay’ın yüzüne savurdu. Kılıç yerini bulmuş, onbaşının yüzünde uzun
ve derin bir çizik açılmıştı. Fakat aynı zamanda o da saldırış
yapmış ve kılıcını Taçam’ın pazısına yapıştırmıştı. Genç Gök Türk,
kılıcının düştüğünü gördükten sonra kolunda büyük bir acı duydu.
Gözleri kararır gibi oldu. Düşecekti. Yerden kılıcını almak
istiyordu. Fakat bir adım daha atarsa yıkılacağını sezinleyerek
durdu, kaldı. Kıtaylar’a tutsak olmuştu.
Birden Kitaylar arasında bir kıpırdanma olduğunu gördü. Kıtayca bir
şeyler söylendi. Sonra onbaşının buyruğuyla dört tanesi doğuya doğru
at sürdü. O zaman Taçam’ın gözleri ufka takıldı ve oradan da dört
atlının gelmekte olduğunu seçerek yüreği sevinçle çarptı. Acaba
bunlar Gök Türkler miydi? Fakat sevinci uzun sürmedi. Gidenlerle
gelenler karşı karşıya bir şeyler konuştuktan sonra hep birlikte
tekrar geldiler. Artık kurtuluş umutları suya düşmüştü. O zaman
yeniden Taçam’ın ummadığı bir şey oldu: Dilmaç kendisine gelerek,
Kıtay Eli’nden dönen Dokuz Oğuz Eli’ne gideceğini bildirdi. At ve
pusatları yine kendisine verilmişti.
İlteriş Kağanla yaptığı savaşta ölen Dokuz Oğuz Kağan, Gök Türkler'e
karşı ittifak yapmak için Tunga Sem’i Kıtaylar’a göndermiş, fakat
Gök Türkler tetik davranarak Dokuz Oguzlar’ı, Kıtaylar’ı ve
Çinliler’i ayrı ayrı yenmişlerdi. Tunga Sem bir şey yapamadan
yurduna dönüyordu. Kendi Elinin uğradığı acı bozgunu duymuştu. Bir
iş yapabilmiş olmak için bu gök Türk çerisini tutsak olarak Dokuz
Oğuz Eli’ne götürüyordu.
Kıtaylar uzaklaştıktan sonra Taçam kendisini Tungra Sem’e tanıttı:
- “Beni Ay Hanım’a yeniden götürmekle iyi etmiyorsun. Ben zaten onun
yanından geliyorum" dedi.
Bu sözler Dokuz Oğuz beğini ilgilendirmişti:
- “Ay Hanım’ın yanında ne işin vardı" diye sordu.
- Önce tutsaktım. Sonra beni koyuverdi ve elçi olarak İlteriş
Kağan’a yolladı.
- Elçi mi?
- Evet, elçi.. Ay Hanım, İlteriş Kağan’a baş eğdiğini de söyledi.
Tungra Sem derin bir düşünceye daldı. Bu Gök Türk’ün yalan söyleyip
söylemediğini nasıl anlayacaktı?
- “Sen Ay Hanım’ı bir yol bana anlatsana" dedi.
- Sana Ay Hanım’ı da, Kunı Sengün’ü de, Kadır Bağa’yı da anlatayım.
Dokuz Oğuz Eli’nin darmadağın olduğunu da söyleyelim.
Taçam bunları söyledikten sonra Ay Hanım’ı tarif etti. Kunı Sengün’ü
anlatmağa başlarken Tungra Sem’e inanç gelmişti: Taçam yalan
söylemiyordu:
- “Peki yiğit! Seni bırakıyorum" dedi. Yarasını dağlatıp torbasına
biraz azık koydurdu.
Taçam artık yaralarının acısını da, çektiklerini de unutmuştu.
Karnını doyurduktan sonra güneye yöneldi. İki günlük rahat bir
yolculuktan sonra Türkeli’ne vardı.