DELİ ERSEGÜN
Taçam iyi bir utacıya yaralarını tımar ettirdikten sonra Bilge
Tonyukuk’un kılavuzluğu ile İlteriş Kağan’ın huzuruna çıkarak
elçilik yumuşunu yerine getirdi ve Dokuz Oğuzlarla Kıtaylar
hakkındaki bütün bildiklerini anlattı. Sonra babası Urungu’yu görüp
Ay Hanım’ın selâmını bildirdi. Ondan sonra da çadırına giderek
yorgunluk çıkarmak ve gücünü toplamak için yatağına uzandı. Fakat
karısı ve çocuklarıyla daha ilk konuşmaları yapmadan çadırın kapısı
hızla açıldı ve Deli Ersegün bora gibi içeriye daldı.
On üç, on dört yaşlarında olduğu halde on yedi yaşındaki gençler
kadar iri olan Ersegün, Yüzbaşı Örpen’in oğluydu. Dedesi Bögü Alp’ın
cesaret ve kuvveti onda tecelli etmiş, gözünü daldan budaktan
sakınmamayı o kadar ileri götürmüş ve bu hususta babasıyla dedesini
o kadar geçmişti ki nihayet Gök Türkler arasında Deli Ersegün diye
anılmaya başlamıştı. Dağlarda kurtlar ve ayılarla boğuşur, atını
uçurumlara sürüp sığın avlar, tek başına Çin’e, Kıtay’a gidip mal
çapar, önüne gelenle güreş tutar, yenilmekten yılmaz, yenilmeyi
kabul etmezdi.
Çadıra girer girmez Taçam’ın yanına çöküp bağdaş kurdu ve :
- "Babamı öldüren kadını görmüşsün, öyle mi" diye sordu:
Taçam nedense Deli Ersegün’ü çok severdi. Gülümseyerek:
- "Gördüm" diye cevap verdi.
İri çocuk, gürler gibi konuşmağa başladı:
- Senin babanı yaralayan, benimkini öldüren bu kadından öç almağa
gideceğim. Yeri, durağı neresidir, bana anlatsan!
- Ersegün! Doğru söylüyorsun ama Ay Hanım kağan kızıdır ve İlteriş
Kağan’ın buyruğuna girmiştir. Biz Dokuz Oğuzlar’ı yenip darmadağın
ettik. Daha nesinden öç alacağız?
Deli Ersegün barış kaidelerini dinleyecek durumda değildi.
Direniyordu:
- Sen hele bana kondukları yeri bildir, ötesine karışma!...
Taçam vazgeçirmeğe uğraştı:
- Ben sana yerini söylesem de bulamazsın. Ay Hanım’ın elçisi olarak
İlteriş Kağan’ın otağına girdiği zaman Bilge Tonyukuk doğru söz
etti: "Dokuz Oğuzlar yer değiştirip izlerini kaybettirmek için Taçam’ı koyuvermişlerdir" dedi. Bilge Tonyukuk yanılmaz. Sen onları
bulamazsın. Dokuz Oğuzlar şimdi büyük bir El değil ki bozkırda
arayıp bulasın. Hepsi otuz çadır ya var, ya yok.
Fakat Taçam’ın öğütleri kâr etmedi. Ersegün’e Dokuz Oğuzlar’ın
yerini tarif edince delişmen çocuk bir an bile durmadı. On günlük
azığını atının terkisine attığı gibi yayını, sadağını, kılıcını alıp
yola koyuldu.
Doludizgin, at çatlatırcasına gidiyor, gözleriyle boyuna ufku
kolluyordu. Geceleri de yürüyor, ara sıra atının boynuna eğilerek
biraz uyukluyordu. Günde iki defa atına mola verdiriyor, sonra yine
sürüyordu.
Nihayet Dokuz Oğuzlar’a erişti. Bir sabah doludizgin giderken ufukta
gördüğü çadırlar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde Ay Hanım’a
yaklaştığını kendisine anlattı. Taçam otuz çadır demişti. Ersegün
elli çadır saydı. Demek çoğalmışlardı. Obada bir hazırlık göze
çarpıyordu. Herhalde buradan uzaklaşmak istiyorlardı. Deli çocuk
gece gündüz demeden yol gitmekle iyi ettiğini anlayarak sevinçle
atini sürdü. Tek kişi olduğu için Dokuz Oğuzlar pek aldırmadılar.
Obaya varınca atından indi. İlk rastladığı adama:
- "Ay Hanım’ı görmeğe geldim" dedi.
Dokuz Oğuz sordu:
- Kimsin?
- Gök Türk’üm. Bana Ersegün Beğ derler. Tez davran! Ay Hanım’la
konuşacaklarım var.
Dokuz Oğuz, karşısındakinin Gök Türk olduğunu öğrenince şüpheli
gözlerle süzdükten sonra uzaklaştı ve biraz sonra Yüzbaşı Kadir Bağa
ile birlikte geldi. Yüzbaşı sordu:
- Ay Hanım’a ne diyeceksin?
- Bunu yalnız kendisine söyleyebilirim. Sen beni onun yanına
iletmeğe bak.
Dokuz Oğuz beği: "Biraz bekle" diyerek ayrıldı. Öteye beriye girip
çıktı. Sonra Ersegün’e gelerek:
- "Ardımdan gel. Ay Hanım’ın otağına gireceksin" dedi.
Yüzbaşı önde, Ersegün geride olmak üzere otağa girdiler ve yere diz
vurarak Ay Hanım’ı selâmladılar. Ay Hanım’ın iki yanında Kunı
Sengünle Tungra Sem duruyordu.
Ersegün ayağa kalkıp da kağan kızının yüzüne bakınca şaşaladı. Bu
şaşkınlık onun eşsiz güzelliğinden ve bu güzellik arasında yüzünün
taşıdığı savaşçı görünüşünden doğuyordu.
- Yurdumuza hoş geldin Ersegün Beğ! Bana ne demek istiyorsun?
Çocuk olmasına rağmen bu sesin ahengi Ersegün’ün gönlünde çınladı.
Ne söyleyeceğini unuttu. Otağda uzun bir susma oldu.
Ay Hanım on altı, on yedi yaşında var sandığı bu Gök Türk’ün, beğ
olmasına rağmen elçilikle gelmediğini kesin olarak biliyordu.
Susmasına da mana veremiyordu. Gülümseyerek:
- "Bana diyeceklerini söyler misin Gök Türk beği" dedi.
Ersegün kendini toparlamıştı:
- "Ben, öldürdüğün Yüzbaşı Örpen’in oğluyum" diye karşılık verdi ve
otağa ağır bir hava indi. Buna rağmen kagan kızının yüzünde hiçbir
değişiklik olmamıştı. Gönüllere işleyen sesiyle:
- "Peki, ne istiyorsun" diye sordu.
Deli Ersegün hararetlendi:
- "Senden babamın öcünü almağa geldim"diye bağırdı.
Aynı zamanda Kunı Sengünle Tungra Sem’in kılıçlarına el attıkları,
Yüzbaşı Kadır Bağa’nın da yere diz vurarak söz istediği görüldü.
Ay Hanım hâlâ sakindi. "Söyle Kadır Bağa" diye buyruk verdi. Ersegün
öfkeyle:
- Seninle kozumuzu paylaşırız. Önce babamı öldürenle hesaplaşayım,
ötesi kolay.
Ay Hanim sordu:
- Benimle vuruşmak mi istiyorsun?
- Evet.
- Henüz çocuk sayılırsın.
- Sende kadınsın!
Ay Hanim ayağa kalktı:
- Peki, vuruşalım. Dışarıda beni bekle!
Ersegün otağından çıkarken Kuni Sengün yere diz vurdu:
- "Ay Hanım! Beğlerin yaşarken sen bu deliyle niçin vuruşuyorsun"
diye sordu.
- Gök Türkler bizi küçük görmeğe başladılar. Bu yanlış düşünceyi
onların kafasından silmeliyiz...
Bunu söyleyerek börkünü çıkarıp tulgasını giydi ve kılıcını kuşandı.
Arkasında üç beğ olduğu halde otağdan çıktı.
Otağın önündeki geniş alanda vuruşacaklardı. Elli çadırlık bütün
halkı çevreyi kuşatmıştı. Ay Hanım, Ersegün’e beş altı adim kala
yaklaşarak kılıcını sıyırdı. Ersegün de öyle yaptı ve yeniden yere
diz vurarak onu selâmladı. Kuni Sengün üç defa el çırptı ve çocuk
Gök Türk Begi, av doğanı gibi bir atılışta Ay Hanım’a saldırdı.
Saygılı bir sessizlik içinde seyredilen vuruş kimin kazanacağı belli
olmadan uzayıp gidiyordu. Genç Gök Türk beğinin çok çevik ve atılgan
hamlelerine Ay Hanım hesaplı ve keskin saldırışlarla karşı koyuyor,
bazan biri, bazan öteki ilerliyor veya geriliyordu. Bir aralık Dokuz
Oğuzlar arasında bir dalgalanma oldu: Ay Hanım’ın yüzünde ince ve
kan sızan bir çizik görmüşlerdi. Şimdi çok heyecanlıydılar. Soluk
bile almıyorlardı. Ay Hanım yakından kılıç vuruyor, bunun için
durmadan yağısına yaklaşıyor, öteki bir sığırı ikiye biçecek
sertlikle savuruşlarla hücumları çeliyordu.
Sinir gerilemelerinin son ucuna vardığı ve kılıç şakırtılarından
başka ses işitilmediği bir sırada birdenbire Deli Ersegün’ün
sendeleyerek sola doğru iki adım attığı ve öne doğru bükülerek yere
kapaklandığı görüldü. Birçokları bunu bir savaş hilesi sanmışlardı.
Çünkü kimse ona kılıç değdiğini görmemişti. Fakat göğsüne bastırdığı
sol elinin kana bulanmış olduğu görülünce herkes Gök Türk’ün
yaralanıp düşmüş olduğunu anladı ve hepsi geniş birer soluk aldı: Ay
Hanım vuruşu kazanmıştı.
Kağan kızı yere düşen yağısının baş ucuna kadar gelerek onu süzdü.
Ersegün kılıcını bırakmamıştı. Sol elini yarasına bastırıyor ve acı
çektiği halde gık demeden kendisine bakıyordu. O zaman Ay Hanım,
Yüzbaşı Kadır Bağa’ya:
- "Yarasını tımar edin" buyruğunu verdikten sonra otağına yürüdü ve
yere diz vurarak kendisini ululayan Dokuz Oğuzlar'ın sevinçli
bakışları arasında içeri girdi.