GÖNÜL TUTSAKLIĞI
Ersegün bir haftada kendisine geldi. Gezip yürümeğe başladı. Kağan
kızının buyruğu ile kendisine çok iyi bakılmış, kımız bile
verilmişti. Genç beğ, yürüyebilecek hale gelince Dokuz Oğuz obasında
bir kıpırdanma başladı. Her gün kendisini ziyaret eden Kadır Bağa’ya
bunun ne olduğunu sorunca "göçüyoruz" cevabını aldı. Yüzbaşı, onun
sorucu gözlerle kendisine baktığını görünce:
- "Sen de bizimle geleceksin. Ay Hanım’ın buyruğu böyle" diye ilâve
etti.
Ersegün hem tutsak, hem de güçsüzdü. İtiraz edecek hali, kafa
tutacak kuvveti yoktu. Hiç ses çıkarmadı.
Dokuz Oğuzlar bir haftada çoğalmışlar, yetmiş çadır olmuşlardı.
Demek ki, dağa taşa kaçıp saklanmış olanlar Ay Hanım’ın çevresinde
toplanıyorlardı. Halbuki Tuğla boyu savaşından ve Baz Kağan’ın
ölümünden sonra Dokuz Oğuzlar, İlteriş Kağan’a baş eğmişlerdi. O
halde Ay Hanım’ın yanında toplanan asilerdi. İlteriş Kağan’a Taçam’ı
yollayıp tâbi olduklarını bildirdikleri halde burada yavaş yavaş
toplanıp büyüyorlardı.
Oba batıya doğru yola çıktığı zaman Ersegün de ata binmiş olduğu
halde aralarında idi. Pusatları alınmıştı. Yanında daima Yüzbaşı
Kadır Bağa bulunuyordu. Deli Ersegün’ün aklı fikri kaçmakta idi. At
sarsıntısına dayanabilecek durumda olsa biran bile durmazdı.
Arkasından uçacak oklar kendisine vız gelirdi ama gel gelelim, at
koşturacak gücü yoktu. Fakat bu fırsatı kaçırmak istemediğinden
Dokuz Oğuzlar’ı sayıyor; atlarına, pusatlarına, sığır ve koyunlarına
gizli bakışlar fırlatıyordu. Yetmiş çadırlı oba dört yüz kişiydi.
Bunun seksen tanesi savaşçı erkeklerdi. Hepsinin atı vardı. Fakat
sığırları, koyunları pek azdı. Acaba kadınları arasında da Ay Hanım
gibi vuruşçular var mıydı? Buraya gelince Ersegün’ün içinde
anlaşılmaz bir şeyler oluyor, hırçınlaştığını seziyordu. Bir kadına
yenilmişti. Bu aklına geldikçe deli Beğ kuduracak gibi oluyordu.
Babasını okla öldüren kız, kendisini de kılıçla yaralamıştı. Şimdi
Ay Hanım’dan öç almayı düşünmek bile Ersegün’e ağır geliyordu. Neyin
öcünü alacaktı? Yenildiğinin değil mi? Bir kıza yenilmişti...
Yazıklar olsun! Artık Gök Türkler arasına çıkacak yüzü kalmamıştı.
Molalarda ve konaklarda Ay Hanım onu da otağına kabul ediyor, bazan
Kunu Sengün, Tungra Sem ve Kadır Bağa ile birlikte kendisini de
çağırarak birlikte yemek yiyordu. Kağan kızı kendisine karşı çok iyi
davranıyordu. Bu görüşmeler ve yemeklerde Ersegün yavaş yavaş bir
şeyin farkına varmıştı: Ay Hanım aklın almayacağı kadar güzeldi.
Onunla konuşurken başka her şey düşüncesinden çıkıyordu. Önceleri
bunu kininin çokluğuna vermiş, fakat sonra gönül yanıklığından
olduğunu anlamıştı. Hay od düşesi gönül!... Kağan kızı da olsa,
dünya güzeli de olsa ona bağlanmasının sırası mıydı?
Deli Ersegün o kışı onların yanında geçirdi. Çok kar düşmüş, bütün
geçitler kapanmıştı. Böyle olduğu halde hâlâ tek tük Dokuz Oğuzlar
gelip obaya katışıyorlardı. Yüz çadır olmuşlardı. Hatta toplu halde
çeri talimleri yapmağa da başlamışlardı. Yüzbaşı Kadır Bağa
karakışta bazan yüz yirmi kişiyle savaş talimleri yapıyordu.
Kendisini de hiç yalnız bırakmıyorlardı. Ay Hanım’ın konuğu olarak
obada bulunuyorsa da gerçekte tutsaktan başka bir şey değildi.
Ersegün, yaşının küçüklüğüne rağmen iki türlü tutsak olduğunu da
anlıyordu. Birincisinden kurtulmak kolaydı. Asıl belâlı olan ikinci
türlü tutsaklıktı. Bu böyle bir tutsaklıktı ki kendisine: "Haydi,
yurduna git" deseler bile belki gidemeyecekti. Çünkü Gök Türk beği,
gençliğinin ve ilk sevginin verdiği aşırılıkla Ay Hanım’ı sevmiş,
ondan başka bir şey düşünemez olmuştu.
Ne yapacağını bilmiyordu. Ay Hanım çağırsa diye bekliyor, otağına
gidip onun sesini dinledikten sonra sanki yirmi çamçak kımız içip de
esrimiş gibi çıkıyordu. Otağa çağrılmasının arası uzarsa bunalıyor,
üzülüyor, dünyayı görmeyecek hale geliyordu.
Onun gönlündeki bu borayı Dokuz Oğuzlar arasında yalnız bir kadın
sezmişti. On yaşındaki bir erkek ve daha küçük iki kız torunuyla bir
çadırda yaşayan bu kadın, iki oğlunu Gök Türklerle olan Tuğla Boyu
Savaşında kaybetmişti. Böyle olduğu halde kin gütmez, "hepimiz bir
soydanız" derdi. Görünüşünün iri olmasına rağmen Ersegün’ün henüz
körpe bir çocuk olduğunu anladığı için ona acımıştı. Kimsesiz bir
tutsak, iyi yürekli bir beğ, gözü pek bir çeri olduğu için de onu
sevmişti. Uzaktan göz altında bulundurur, ara sıra konuşurdu.
Aylarca süren bu tanışıklıktan sonra genç beğin Ay Hanım’a gönül
verdiğini, yüreğine od düştüğünü anlamıştı. Yaşlı kadının böyle
delice gönül vermelerden içi yanıktı. Vaktiyle küçük bir erkek
kardeşi güzel bir kıza gönül vermiş, alamamış, başı bin türlü belâya
girmiş, sonra da kan kusarak ölmüştü. Bu yiğidin de aynı hale
düşmemesi için ona öğüt vermek istiyordu.
Kışın sonlarında bir gün Ersegün’le tenhada karşılaştı:
- "Gök Türk beği! Sana diyeceklerim var" dedi.
Deli beğ hemen kaşlarını çatıp:
- "De bakalım koca ana" diye karşılık verdi.
Koca ana hazin hazin konuşmaya başladı:
- Beğ yiğit! Görüyorum ki Ay Hanım’a gönül verdin. Onun göz alıcı,
gönül çekici güzelliğini düşündükçe sana hak vermemek kâbil değil.
Ancak sen kendini kollamalısın. Çünkü kağan kızı çok tehlikelidir.
Sözün burasında Ersegün, koca ananın yüzüne sert sert baktı. Fakat
bir şey demedi. O devam etti:
- Ay Hanım’ın yeğeni kamdı. Ona gizli bilgilerden çok şey öğretti.
Ay Hanım insanın yüreğinden geçenleri anlar, ne yapacağını sezer,
düşündüğünü bilir. Ona karşı durulmaz. Yirmi üç yaşında olduğu halde
hâlâ evlenemedi. Çünkü kendisine eş olabilecek er bulamadı.
Ersegün’ün deliliği kamçılanıyordu. Koca anaya daha keskin baktı.
Fakat yine bir şey demedi.
- Ay Hanım’ın kendisi ne kadar güzelse yüreği de o denli katıdır.
Bileği güçlüdür. Uçan kuşu gözünden vuru. At yarışında onu kimse
geçemez. En özlü savaşçılarla kılıç oynar. Beş yıl önce Kadır Bağa
ile vuruşup onu yere serdi. Koca yüzbaşı az kalsın ölüyordu. O
günden beri kimse onunla evlenmeğe kıyışamaz. Ay Hanım’ın yüzünde
küçük bir iz bırakabildiğin için kendini bahtiyar say. Kadır Bağa
onu da yapamadan devrilmişti.
Kadın sustu. Ersegün’ün bakışları büsbütün değişmişti. Sözün sonu
neye varacak diye bekliyordu. Ay Hanım’ı sevmesinin bir başkasının
tarafından sezilmesi ve bunun kendisine söylenmesi ağır gelmişti.
Bununla Kağan kızını bulmamak üzere kaybetmiş gibi bir şey oluyordu.
Koca ana devam etti:
- Beğ yiğit! Ay Hanım büyü yapmaz ama gözleri büyüden daha yamandır.
Ağu içirmez ama sözü ağudan daha keskindir. Okla yüreğini delmez.
Bakışlarıyla öldürür. Gülümseyişi, seni kılıç çalışından daha beter
devirir. Yazık olur sana beğ yiğit! Buradan uzaklaş. Anan ah etmeden
yurduna dön. Sözümü tut, kendi eline var. Böyle dediğim için de
sakın bana gücenme...
Ersegün yine bir şey demeden kadının yanından uzaklaştı. Ondan sonra
günlerin nasıl geçtiğini, dünyada neler olup bittiğini bilmedi.
Bahar gelmişti. Bir gece çadırında yatar ve her gece yaptığı gibi
uyumadan önce Ay Hanım’ı düşünürken dışarıdaki bir konuşmaya kulak
kabarttı. Yarım yamalak işittiği sözlerden Gök Türkler’in yeniden
Dokuz Oğuzlar üzerine yürüyeceğini anlamıştı. Artık burada daha çok
duramazdı. İlteriş Kağan çerileri buraya geldiği zaman kendisini
tutsak olarak bulurlarsa bunun ağırlığına dayanamazdı.
Birden deliliği tutarak fırladı. Hızla çadırından çıkarak yürüdü.
İlk bulduğu ata sıçrayarak dörtnala kaldırdı. Obadan çıkarken
yanından bir ok vınlayarak geçti. Fırlatılan bir bıçak beline
saplandı. Deli Ersegün bıçağı saplandığı yerden çıkararak bağırdı:
- Pusatım eksikti. Bu da sizin armağanınız olsun!...