BİNBAŞI PARS
Binbaşı Pars iki oğluyla birlikte Ay Hanım’ın otağına girip de yere
diz vurduğu zaman biraz şaşaladı. Bu şaşalayış, kağan kızının
şaşılacak bir benzeyişle Almıla’ya benzemesinden doğuyordu. Ay Hanım
onu ayağa kaldırarak:
- "Hoş geldin Binbaşı" dedi ve sormağa başladı:
- Ötüken’den ne zaman çıkmıştın Binbaşı?
- Altmış yıl önce.
- Yumuşla mı çıkmıştın?
- Hayır, kaçarak.
- Kimden kaçarak?
- İçing Katun’dan.
Ve aldığı buyruk üzerine hepsini anlattı. Ay Hanım dikkatle dinliyor
ve çok ilgileniyordu. Pars sözlerini bitirince gülümseyerek:
- "Öyle ise biz akraba oluyoruz" dedi.
Binbaşı ve iki oğlu dikkatle toparlandılar. Kagan kızı şöyle
anlattı:
- Anam katun, Almıla'nın en küçük kız kardeşiydi.
İki oğlu sert bakışlarla bakarlarken Pars hüzünlenmiş gibiydi.
Karşısında Almıla’dan bir parça gibi duran kız ona sevgili karısını
hatırlatarak içinden ince bir tel koparmıştı.
Acı bir sesle:
- "Almıla’ya çok benziyorsun, Ay Hanım" dedi.
Kağan kızı şâhâne duruşuyla Pars’ı ve oğullarını süzüyor, gözlerine
bakarak gönüllerinden geçenleri okuyordu:
- "Binbaşi" dedi, "Ötüken’e niçin dönmek istiyorsun?"
- benim için dünya kavgası bitti. Doğduğum yerleri bir daha görerek
orada ölmek istiyorum.
Kağan kızı, karşısındaki üç Gök Türk’ün de Ötüken’e dönmek için olan
kesin ve sarsılmaz kararlarını yüzlerinden anlamıştı:
- "İlteriş Kağan’a benim elçim olarak varır mısınız" diye sordu.
Pars diz yere vurarak:
- "Buyruk senindir" diyerek cevap verdi.
Üç gün sonra Binbaşı Pars, Ay Hanım’ın elçisi olarak Ötüken’e doğru
yola çıkıyordu. İlteriş Kağan’a armağan olmak üzere yedi tane soy at
ve bir kılıç götürüyordu. Büyük oğlu Yüzbaşı Ezgene babasının
solunda gidiyordu. Çatık kaşlı, asık yüzlü bir erdi. Bugüne kadar
bir defa bile gülümsediğini kimse görmemişti. Batı Kağanlığındaki
savaşlarda büyük yararlılıklar göstermiş, iki oğlu savaşta, öteki
çocukları ile karısı da kargaşalıklar da veya kırgınlarda ölmüştü.
Yüzünde birkaç kılıç yarası vardı. Sol elinin bir parmağı da
eksikti. Bunu bir Çiğil bahadırı uçurmuştu.
Pars’ın küçük oğlu Onbaşı Yula otuz yaşlarında bir yiğitti. Talihsiz
bir adamdı: Üç defa evlenmiş, aldığı kadınların üçü de ölmüştü. Bu
kadınlardan doğan çocukları da yaşamamıştı. Batıdaki savaşların
hemen hepsine girmiş, birkaç defa ölümle yüz yüze gelmiş, yine de
bir şey olmamıştı. Oyluğuna yediği bir kargı dolayısıyla yayan
yürürken aksardı. Çok az yerdi. Bu yüzden babasından dinleyerek
tanıdığı Yamtar’ı görmeyişini hayatta hakiki bir eksiklik sayardı.
Bunun da ömründe bir kere öfkelendiğini kimse görmemişti. "Dövüşmek
için öfkelenmeği beklersem vuruşmadan ölürüm" der ve savaşa, vuruşa
çok sakin, sanki kimiz içiyormuş gibi girerdi. Çok iyi binici idi.
Attan çok iyi anlardı. Bunun için Ay Hanım’ın armağan olarak İlteriş
Kağan’a yolladığı yedi atı o idare ediyordu.
At uşağı Çalkara yirmi yaşlarında bir Oğuz’du. Kendi yurdunda
kimsesi olmadığı için Pars’la birlikte Ötüken’e gelmeğe razı
olmuştu. Ay Hanım’ın Gök Türk Kağanı’na yolladığı kılıçla yedek
atları o götürüyordu. İri yapılı ve güçlü bir güreşçiydi. Güreşe o
kadar istekliydi ki, bir gün bir savaşta atı vurulup yaya kalınca
savaşta olduğunu unutmuş, karşısında kendisi gibi yaya olan bir
yağıya el çırparak güreş tutmak üzere saldırmış, fakat öteki kılıcı
savurunca aklı başına gelmişti. Daha doğrusu aklı başına gelmemiş,
aklı başından gitmişti. Çünkü Çalkara bu kılıçla başından ağır
yaralı olarak yere serilmiş günlere kendisine gelememişti. Çok iyi
yürekli, iyi huylu bir erdi. Yalnız güreş görünce dayanamazdı.
Güreşmezse hasta olurdu. Bu yüzden kış olunca tepelere, dağlara
çıkıp ayılarla güreşirdi. Hem de mızıkçılık etmemek için yanına
pusat almaz, kemerindeki bıçağını da ayıların mızıkçılığına karşı
ihtiyat olarak tutardı. Çünkü ayılar güreş göreneğini bilmiyorlar,
bazan ikisi birden geliyorlar, yahut da bıçak gibi olan dişlerini
kullanıyorlardı. Pençelerine o kadar aldırış etmiyordu. Bu yüzden,
yüzünde ve başka yerlerinde pençe çizikleri doluydu. Bir gün iri bir
ayıyla güreşirken kucak kucağa dik ve uzun bir bayırdan aşağı
yuvarlanmışlar, bayırın eteğine vardıkları zaman çarptıkları bir
kaya ile ayının beyni dağılmış, Çalkara’nın da kulağı kopmuştu.
Fakat ayı öldüğü sırada sırt üstü olduğu için Çalkara onu yenik
saymış: "Utancından geberdin, değil mi" diye gülmüştü.
Bazan güreşecek ayı da bulamaz, o zaman atıyla güreş tutardı. Ati da
alışmış, şaha kalkarak bayağı güreşir olmuştu. Fakat at güreşi
beceremediği için bir defa Çalkara’nın ağzına ön ayağıyla vurarak üç
dişini ağzına dökmüştü.
Önceleri tek tük de olsa konuşuyorlar, çevreleriyle
ilgileniyorlardı. Ötüken’e yaklaşırken konuşmalar kesildi. Gözler
ileriye dikildi ve akla hiçbir düşünce gelmez oldu.
Nihayet Pars Beğin gözleri parladı. "İşte Ötüken’e vardık" dedi.
Bunu söylerken sesi, vaktiyle Ötüken’de erlerine buyruk veren Onbaşı
Pars’ın sesine benziyordu. Şimdi toprağın her parçasına, her
tümseğe, taşa, ağaca dikkatle bakıyor, çoğunu tanıyordu. Altmış
yıllık dünya kavgası, onun beyninden ve gönlünden, doğup büyüdüğü
yerlerin izini silememişti. Böylece ne kadar gittiler, farkında
değildi. Kendinden geçmiş ilerliyor, gözleri nemli olduğu için
seçemediği bozkıra sis inmiş sanıyordu. Bir hülya içinde gidiş, ilk
çadırlar ve ilk Ötükenliler görününceye kadar devam etti.
İlk rastladıkları yüzbaşı ona bir kılavuz verdi. Böylece, doğru
İlteriş Kağan’ın karargâhına yollanmak imkanı hasıl olmuştu.