ÇALKARA
Sıra kılıç oyununa gelmişti. Pars’ın oğullarına karşı Yüzbaşı Börü
ile Onbaşı Urungu çıktılar. Ersegün de çıkacaktı. Fakat aklına Ay
Hanım’la yaptığı savaş gelince vazgeçti. İlk önce iki yüzbaşı,
Ezgene ile Börü oynayacaklardı. İkisi de tulgalı, göğüslüklü ve
kalkanlı idiler. Tokmağın davula üçüncü vuruşundan sonra çabuklukla
kılıç sıyırarak birbirlerine saldırdılar.
Börü daha sert, Ezgene daha kıvrak vuruşuyordu. İlk önce Börü
ilerliyordu. Sonra ilerleyemez oldu. İlk vuruşu Ezgene yaptı ve
Börü’nün tulgasına inen kılıç onu biraz sersemletti. Burnundan kan
geliyordu. İkinci vuruş Börü tarafından yapıldı ve Ezgene’nin
kalkanı ikiye ayrılarak elinden düştü. Buna rağmen Ezgene ilerliyor,
Börü’yü güç duruma sokuyordu. Börü boyuna gerilemekteki sakatlığı
kavrayarak kalkanını yere attı ve hafiflemiş olduğu halde onun
hamlesini çelerek saldırışa geçti. Şimdi görülmemiş bir çabuklukla
vuruşlar ve çelişler birbirini kovalıyor, Börü adım adım
ilerliyordu. Birden birbirlerine yaklaşıp kılıçlaştılar. Çınlayıcı
bir ses işitildi. Börü’nün yüzünde açılan derin çizikten kan
fışkırmağa başlamış, Ezgene’nin tulgası parçalanarak başından
düşmüştü. Kağan gülümseyerek vuruşu durdurttu:
- "Binbaşi Pars! Büyük oğlun yenildi. Bununla beraber iyi vuruşuyor.
Şimdi ötekine bakalım" dedi.
İki onbaşı, Urungu ile Yula karşı karşıya durdular. Davul üç defa
gümledi. Yine kılıçlar sıyrıldı ve Yula olduğu yerde siper alarak
bekleyen Urungu’ya saldırdı.
Urungu kaya gibi duruyor, savrulan kılıçları çeliyor, arada bir
kılıç savuruyor, kendisinden çok genç olan Yula ise onun çevresinde
habire dönüyordu.
Vuruş çok uzun sürdü. Kimin kazanacağı belli olmuyordu. Saldırışı
hep Yula yapıyor , Urungu yalnız korunuyordu.
Savaşçılar yorulup solumağa başlamışlardı. Yorgunluğun verdiği
düşünceyle, ikisi aynı zamanda kalkanlarını atarak oyuna devam
ettiler. Yula topal olduğu halde hızlı adımlar atarak hasmının
çevresinde dolaşıyor, yüzündeki sessizlik ve duruluk seyircilerin
hoşuna gidiyordu. İkisi de yüzlerinden hafifçe yaralanmışlardı.
İlteriş Kağan anlayacağını anlamıştı. Vuruşu durdurarak iki
onbaşının denk kaldıklarını bildirdi.
Şimdi kımızlar içiliyor, davullarla borular çalınıyordu. Sıra
güreşlere gelmişti. İyi bir güreşçi olan Yüzbaşı Ezgene’ye karşı
doğululardan Buluç çıkmıştı. Ilteriş Kagan çerilerine kılıç yaparken
ölen demircinin torunu olan Buluç sağlam yapılı, iri gövdeli bir
yiğitti. Şimdiye kadar hiç yenilmemişti.
İki er karşılıklı bir çırpınmadan sonra dalıştılar. İlk kucaklaşmada
Ezgene’nin yaman bir çelmesi koca Buluç’u sırtüstü devirdi. Fakat
hemen yüzükoyun dönerek, üzerine abanmış olan Ezgene ile birlikte
ayağa kalktı ve yeniden tutuştu. Çok geçmeden de usta bir hamle ile
hasmının başını koluna kıstırdı. Ötükenliler Buluç’un kazandığını
sanmışlardı. Fakat kazanamadı. Yüzbaşı Ezgene görülmedik bir uğraşma
ile başını kurtardı ve Buluç’a elense ederek korkunç bir tırpan
attı. Buluç yan üstü giderken çullanarak boyunduruğu taktı.
Buluç’un bir omzu yerdeydi. Ötekini de değdirmek için Ezgene bütün
gücünü harcıyor, Buluç ise sırtüstü düşmemek için insan gücü üstünde
bir didinmeyle debelenerek uğraşıyordu. Öyle bir gayret
sarfediyorlardı ki kemikleri çıtırdıyor, yüzleri kandan kıpkırmızı
oluyordu.
Bu yaman uğraşma şöylece birden elliye sayıncaya kadar sürdü.
Ötükenliler şaşkınlık içinde Buluç’un yenileceğine bakarlarken yine
umulmadık bir şey oldu: Buluç, havadaki omzunu kaldırarak Ezgene’yi
üzerinden fırlattı. İkisi de sıçrayarak kalktılar. Birbirlerinin
çevresinde döndükten sonra yeniden kucaklaştılar. Buluç pek sert bir
çelme ile hasmını devirdi. Fakat Ezgene düşerken onun bileğini
yakalamıştı. Buluç’u kendine doğru çekti ve sırtüstü giderken onu
iki ayağının üzerinden kaldırarak başı üstünden geriye attı. Yine
ikisi birden kalktılar.
Buluç iyiden iyiye kızmıştı. Bu Batılı yüzbaşı nerdeyse şimdiye dek
yere gelmemiş olan sırtını toprağa değdirecekti. Başını yakalamak
istiyormuş gibi gösteriş yaptıktan sonra Ezgene’ye doğru yerden
daldı. İki ayağından yakalayarak sırtüstü devirip abandı. Yavaş
yavaş Ezgene’nin gücü kesildi. Önce bir, sonra öteki omuzu yere
değdi. Buluç güreşi kazanmıştı.
İlteriş Kağan, Pars’a döndü:
- "Pars Beğ! Oğlun güreşi kazanamadı ama yavuz bir güreşçi olduğunu
da gösterdi" dedi.
Bu sırada ortada garip bir şey oldu: Ötükenliler, Binbaşı Pars’ın at
uşağı olan yiğidin meydana çıkarak çırpınmağa başladığını gördüler.
Pars yere diz vurdu:
- "Yüce kağan! At uşağım Çalkara usta bir güreşçidir. Buyruk
verirsen güreş tutsun" dedi
Kağan kabul etti. Ulaklar Çalkara’nın er dileyişini bağırarak ilân
ettiler. Kısa bir zaman kimse çıkmadı. Sonra Buluç ortaya gelerek
Çalkara ile güreşi kabul etti.
Buluç yorgundu. Fakat şimdiye kadar sırtı yere gelmemiş olduğu için
güveni ve inancı yerinde idi.
Güreş büyük bir sertlikle başladı. İkisi de sağlam yapılı gürbüz,
iti yarı olan güreşçiler koparırcasına tutuyorlar, kütükleri
yerinden sökecek bir güçle tırpan ve çelme atıyorlar, buğaları
bunaltacak bir sıklıkla bel kavrıyorlardı. Doğulular bu genç
güreşçinin pek yaman bir er olduğunu anlamışlardı. Buluç da
güreştikçe açılıyor, yorgunluğu gidiyor ve keyifleniyordu.
Binbaşı Pars biraz durgundu. Oğulları küçük farklarla karşılaşmaları
kaybetmişlerdi. Hiç olmazsa at uşağının güreşi kazanmasını gönülden
istiyordu. Fakat güreş uzadıkça uzuyor, seyircilere hiç
bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Şimdi iş kızışmıştı hareketler daha
çabuklaşıp daha sert bir hal almıştı.
Birden Buluç iri Çalkara’yı belinden kavrayarak kaldırdı ve hızla
yere çarptı. Bir ağacın yere vurmasından çılan ses çıkmıştı. Acaba
Çalkara bu vuruşun altından kalkabilecek miydi? Fakat o, sanki
hiçbir şey olmamış gibi çabucak yüzüstü döndü ve Buluç’u yorgan gibi
silkerek ayağa kalktı.
Yeniden tutuştular. Buluç durmadan Çalkara’yı sürüyor, o da düz
toprak üstünde tutunmağa çabalayarak direniyordu. Tutamazsa işi
bitikti. Çünkü demircinin torunu açılmış, bütün gücü, bütün ustalığı
ile güreşiyordu. Çalkara bu itişmede Buluç’u durduramayacağını
anlayarak belini bile bile ona kaptırdı ve onun kollarını kavradı.
İki yaman kişi, şimdi bütün güçleriyle birbirlerini yerden
kıpırdatmağa uğraşıyorlardı.
Bir iki yol birbirlerini dinleyip tartakladılar.
Sonra Çalkara olduğu yerde dönerek Buluç’u savurdu ve kendisini de
onunla birlikte yere attı. Sarmaşdolaş bir halde yere düştükten
sonra sırt sırta gelerek birbirinin sağ kolu sol koluna geçmiş
olduğu halde davranıp hızla ayağa kalktılar. Göz yumup açacak kadar
kısa bir anda öteki kollarını da birbirine taktılar. Bu görülmemiş
işitilmemiş bir güreşti. Ayakta, sırt sırta , kolları takılmış
olduğu halde birbirlerini sırtlayıp yere vurmaya çalışıyorlardı. Bu
didişme daha uzun boylu olan Çalkara’nın işine yaradı ve kendisi
yere doğru iki büklüm olurken havaya kaldırdığı rakibini sert bir
silkinişle kolundan çıkararak yere vurdu.,

Şimdi yerde hareketli ve ustalıklı bir güreş oluyordu. Çalkara
boyunduruk takmağa uğraşıyor, öteki hiçbir açık vermiyordu. Buluç
yorulmağa başlamıştı. İşi tez bitirmenin gerektiğini anlayarak bir
davranış yaptı. Gördüğü bütün zora rağmen ayağa kalktı.
Yeniden birbirlerine elense ettiler. Ayakta, kollarından yakalamağa
uğraşarak ve itişerek güreşirken sert silkinişler yapıyorlar,
bilmeden birbirlerinin yüzlerine kafa vurmuş oluyorlardı. İkisin de
ağzı, burnu kan içindeydi; âdeta yüzleri belli olmuyordu.
Çalkara’nın bir gözü morarıp kapanmıştı. Buluç’un kaşı patlayarak
gözüne kan dolmuştu. Oyunları idare eden yüzbaşının işareti üzerine
davullar hızla vurmaya, güreşçileri kışkırtmaya başlamıştı.
Seyirciler sanki soluk bile almıyorlardı. Güreşçilerin itişirken,
çelme atarken, enseden veya bilekten yakalarken çıkardıkları sesler
işitiliyor, bu seslerin hepsini de solumaları bastırıyordu. İki iri
bahadır demirci körüğü gibi soluyordu.
Güreş uzadıkça uzamış, onlar da yoruldukça yorulmuşlardı. İkisi de
kagan, güreşi durdurmasın diye çekindikleri için işi çabuk bitirmeye
savaşıyorlardı. Fakat iş, biter işlerden değildi.
Bir aralık Çalkara bir çelmeyle Buluç’u yere devirdiyse de yenemedi.
Sonra Buluç onu tırpanla yere attı ama o da bir işe yaramadı.
Çalkara, rakibinin bacaklarına dalarak onu devirdi. Fakat hemen ters
dönen Buluç, arkadan üzerine çullanan Çalkara’nın başını yakalayarak
üzerinde taklak attırdı.
Bir türlü yenişemiyorlardı. Bir aralık ne oldu bilinmez, Çalkara’nın
çok canı yanmış olacak ki, ulur gibi homurdandığı, homurdandığı
değil âdeta kükrediği işitildi. Sonra korkunç çatırdı işitildi.
Buluç’un omuz kemiği kırılmıştı. Dayanacak gücü kalmadığından sırtı
yere değdi. Yenik düşmüştü.
Bununla beraber, hızla ayağa kalkmaktan geri kalmadı. Elini ağzına
götürerek avucuna tükürdü. İki kanlı dişi Çalkara’ya uzatarak:
- "Çok sert güreşiyorsun" dedi.
Çalkara moraran gözüyle iyi göremiyordu. Eğilerek Buluç’un avucuna
baktıktan sonra gülümsedi. Elini ağzına götürerek avucuna tükürdü.
Buluç’un uzattığı elinde üç tane kanlı diş sıralanmıştı…