GÖK TÜRK ELÇİLERİ
Binbaşı Pars Beğ’in oğulları yararlıklarını göstererek İlteriş Kağan
ordusuna kabule dilmişlerdi. İhtiyar binbaşı da Kağan’ın buyruk
beğleri sırasına girmişti. Bütün bunlar iyi şeylerdi. Fakat şimdi
onun beyninde çözülmemiş bir bilmece vardı: Nişancılıkta Kür Şad’ın
ustalığını gösteren ve Kür Şad’a çok benzeyen Onbaşı Urungu’nun kim
olduğu… Onun karabudundan olduğunu öğrenmişti. Fakat ok atışıyla,
durumuyla, yüzü ile bu kadar Kür Şad’a benzeyen bir erin onunla
hiçbir akrabalığı olmayışı da çok tuhaftı. Pars Beğ, seksen yıllık
bir dirliğin kendisine verdiği tecrübe iler bu işin içinde iş
olduğunu sezmişti. Çok yaşamış, çok görmüş insan muhakkak ki,
hâdiselerin içine girebiliyor, başkalarının bilmediği şeyleri
biliyordu.
Pars Beğ, Kağan’ın bağışladığı yeni çadırda keçesine uzanarak derin
derin konuşuyordu. Aşağı yukarı kırk beş yıl önce, kahraman Kür Şad
kırk arkadaşıyla birlikte Çin sarayına saldırmış ve bütün Türkler’e
övünç verecek şekilde ölmüştü. Kendisi Bati Elinde bu haberi aldığı
ve ihtilâlde andalarının da bulunduğu öğrendiği zaman orada
bulanamadığına yanmış, bu yanış, içinde düğümlenen bir dert olarak
kalmıştı. Acaba Kür Şad’ın konçuyu ne olmuştu? Bu konçuy Pars’ın
teyzesi idi. Ne akıllı, bilgili, becerikli kadındı!... Bir er gibi
yılmaz, bir kağan gibi düşünceli, velhasıl eşi bulunmaz bir kadındı.
Şimdi onun yaşamadığı muhakkaktı. Fakat acaba nerede, ne zaman
ölmüştü?
Pars birden bunu öğrenmek istediğinin gönlünde kabardığını duydu.
Teyzesinin hayali aklından silinmemişti. Belki Ötüken’de onu bilip
tanıyan vardır diye düşündü. Fakat kime sorduysa cevap alamadı.
Ötüken’in en yaşlılarına başvurdu. Sorup soruşturdu. Kür Şad’ın
konçuyunu gören, bilen, işiten yoktu.
İhtiyar binbaşı böylece dalgınlık içindeyken çadıra gelen bir ulak,
İlteriş Kağan’ın kendisini beklemekte olduğunu bildirdi. Pars hemen
kalktı. Kağan otağına vardığı zaman bir kalabalığın biriktiğini, bu
kalabalık arasında Yüzbaşı Börü’nün de bulunduğunu gördü. Çok
beklemedi. Bir Tarkan kendisini ve Börü’yü İlteriş Kağan’ın
karşısına çıkardı.
Yere diz vurdular.
Gök Türk Kağanı, Binbaşı Pars’a hitap etti:
- Pars Beğ! Seni dokuz Oğuz katunu Ay Hanım’a birinci elçi olarak
gönderiyorum.
- Buyruk senindir kağan!
- Armağanlarına kıvandığımı, fakat arada akrabalık da bulunması
dolayısıyla bize daha yakın bir yerde oturması gerektiğini
bildireceksin. Durmaksızın yer değiştirip bizden gizlenmemesini,
çünkü Dokuz Oğuzları’ın kendi budunum olduğunu söyleyeceksin!
- Buyruk senindir kağan!
İlteriş Kağan, Börü Beğ’e dönerek söze başladı:
- Yüzbaşı Börü Beg! Seni Ay Hanım’a ikinci elçi olarak gönderiyorum.
- Buyruk senindir kağan!
- Sen de Dokuz Oğuz çadırlarını sayacak ve çadır başına birer at ve
sığırla ikişer koyun göndermelerini bildireceksin. Bu vergiyi güzden
önce bize erişmezse üzerlerine çeri çıkaracağımızı anlatacaksın!
- Buyruk senindir kağan!
İlteriş Kağan bir müddet düşündü. Bilge Tonykuk'la bir şeyler
konuştu. Sonra iki elçiye birden:
- "Yanınıza gereken erleri alarak yarın yola çıkacak ve bir ayı
aşırmadan burada bulunacaksınız. Ay Hanım’a armağan olarak
götüreceğiniz on top Çin ipeği ile altın kakmalı bir bıçağı Tarkan
size verecektir" dedi.
İki elçi yere diz vurarak otağdan çıktılar ve gün batıncaya kadar
ertesi gün için hazırlıklarla uğraştılar.
Ertesi gün elçiler gün doğmadan yola çıkmışlardı. Binbaşı Pars
yanına at uşağı Çalkara ile dört er daha katmıştı. Yüzbaşı Börü ise
andası Urungu ile bir at uşağından başka kimse almamıştı.
Kafile yola çıktıktan epey sonra Deli Ersegün dörtnala yetişmiş ve
Pars Beğ’e yaklaşarak kendisinin birlikte gelmesi için buyruk
dilemiş ve bu isteğine erişmişti. Ersegün en geride tek başında
geliyordu. Sanki üçüncü elçi de oydu. Fakat kagan tarafından
yumuşlandırılmamış, Ay Hanım’a verecek armağan almamış, öyle garip,
örneği bulunmaz bir elçiydi. Böylelikle on kişi olmuşlardı. Binbaşı
Pars, Deli Ersegün’ün yerinde duramaz bir çocuk olduğunu anlayınca
kafilenin yan ve gerilerini kollamak işini ona bırakmıştı. Ersegün
boyuna at tepiyor, sağa yahut sola doğru dörtnala gidip, ufuklara
bakıyor, sonra geride kalarak art yanlarını gözetliyor, kimseyi
göremeyince ötekilerine katılarak bir müddet beraber gidiyordu.
Kafilenin öncüleri Pars’ın iki eriydi. Birinci elçi yaşlı olduğu
için hızlı gidemiyorlardı. Bu gidişle on, on iki günde Dokuz
Oğuzlar’a varabileceklerini umuyorlardı.
Parsla Börü çok defa yan yana gidiyorlar, fakat pek az
konuşuyorlardı. Bu kafilede en sessiz Urungu idi. Andası Börü,
beraber gitmeği teklif ettiği zaman reddetmemişti. Çünkü red için
bir sebep bulamazdı. Hem gitmek, hem de gitmemek istiyordu.
Bağrındaki yanıklığın Ay Hanım’ı görmekle biraz serinlemesi mümkün
olduğu gibi daha çok kıvılcımlanması da muhtemeldi. Meçhule doğru
gidiyor, hiçbir şey düşünemiyordu. Anlaşılmaz bir yorgunluğu vardı.
Ne olacaktı? Hiç!...
Ersegün ise deli gençliğin yaz borası gibi gürültüyle gelen
sevgisine tutulmuş bir gönülle gidiyordu. Ne yapmağa gittiğinin
farkında değildi. Kağan kızıyla bir daha mı vuruşacaktı? Elçi heyeti
arasındaki birisinin böyle vuruş yapmasına imkân yoktu.
Ona evlenmek mi teklif edecekti? Babasını öldürdüğü için kendisiyle
vuruştuğu bir kadına bu teklifi yapmak gülünçtü. Ya ne yapacaktı?
Bunu kendisi de bilmiyordu.
Zaten ona İlteriş Kağan tarafından gönderilmişti. Hem onun tutsağı
iken kaçmıştı. Fakat Ay Hanım şimdi ona tutsak gözüyle bakmazdı…
Düşüncesi buraya gelince Ersegün genişledi. Böylelikle Ay Hanım’a
karşı bir kurum yapmış olacaktı. Bir Gök Türk beği olarak saygı
gören bir konuk gibi gelmekle evvelki tutsaklığından doğan utancı
biraz olsun silecekti.
Burada tutsakken kulağına çalındığı gibi Gök Türkler buraya çeri ile
bir saldırış yapsalardı Ersegün için bayram olur, hiçbir şeye
bakmadan Kagan kızının otağına saldırır, onu mutlaka tutsak eder,
sonra da kendisine konçuy olarak alırdı. Fakat şimdi öyle bir şey
yoktu. Öyle ise o da işi oluruna bırakacaktı. Şimdilik Ay Hanım’ın
aydan aydın, güneşten yakıcı yüzünü görmekle yetinecekti
Bir gün bir su başında mola vermişlerdi. Hava çok sıcaktı. Parsla
Börü yan yana oturmuşlar, haşlanmış darı ile kurut yiyorlardı. Pars,
epey ilerde tek başına atına dayanarak kuzeye doğru bakan Urungu’yu
gösterip:
- "Yüzbaşi Börü! Onbaşı Urungu’yu tanır mısın" diye sordu.
- Nasıl tanımam? Eski yoldaşım ve andamdır.
- Urungu’nun babasını, anasını da bilir misin?
- Babasını görmedim. Anasını tanıdım ve uzun zaman dört çadırlık
obamızda onunla beraber bulundum.
- Bu kadını bana anlatabilir misin?
Börü’nün gözleri daldı:
- "Bulunmaz kadındı. Bizim obamızın ruhuydu" diye söze başladı.
Fakat Pars onun sözünü kesti:
- Bunu değil. Bana yüzünü, biçimini söyle.
Börü uzaklara bakarak bir düşündü. Sonra anlatmaya koyuldu. Pars
merakla ve dikkatle dinliyordu. Birden atılarak:
- "Sağ yanağında göze çarpar bir ben var mıydı" diye sordu.
Börü hayretle onun yüzüne bakarak:
- "Vardı. Sen nerden biliyorsun" diye cevap verdi.
Pars sustu. Seksen yıl yaşamış olmanın verdiği bir ihtiyarlıkla sözü
başka yere çevirdi:
- "Vaktiyle, Ötüken’de böyle bir kadın tanıyordum" dedi. Sonra
merakını yenemeyerek:
- "Bu kadının adını hatırlıyor musun? Diye sordu. Börü:
- "Hayır" dedi, "adını bilmiyorduk. Hepimiz ona yalnız ana derdik"
sustular. Yüzbaşı, bu soruşturmanın niçin yapıldığını anlamamıştı. O
şimdi Urungu’nun anasını düşünüyordu. At çatlatırcasına, uzaklardan
getirdiği kımızı ona yetiştiremediği için duyduğu acı yeniden içinde
düğümlenmişti. O günü unutamazdı. Bir parçacık daha önce gelse ona
kımızı içirebilecekti. Bu aklına geldikçe hep bir tuhaf olur, yüreği
sıkılırdı. Yine öyle oluyordu. Pars farkına vararak sordu:
- Acı şeyler konuştuğumuz için gönlün mü bunaldı yüzbaşı?
Börü o uzun koşuyu ve Urungu’nun anasının ölümünü anlattı.
Yola çıktıkları ancak on altıncı günü Dokuz Oğuzlar’a vardılar.
Durmaksızın iz bırakmadan yer değiştiren bu obayı bulmak epey güç
olmuştu. Oba yeniden büyümüş, dört yüz çadırı geçmişti.
İlteriş Kağan’ın elçileri obaya yerleştiler ve Yüzbaşı Kadır Bağa
ile konuşularak ertesi gün Ay Hanım’ın huzuruna çıkarılmasını
kararlaştırdılar.
Pars, yanındakilere kısa bir talimat verdi. Bu talimatlar gereğince
önce kendisi söz söyleyerek, sonra beşer top ipek tutarak geride
duran Ersegün Beğle Urungu armağanlarını sunacaklardı. Kendisinden
sonra Börü Beğ söz söyleyecek ve altın kakmalı bıçağı kendisine
sunacaktı. Urungu ile Ersegün hiç ummadıkları bu yumuştan ürkmüşler,
fakat buyruk aldıkları için karşı gelememişlerdi.
Urungu’nun içi ürperiyordu. Onun ışıklı bakışlarını görecek, Tanrı
ezgisine benzeyen sesini işitecekti. Fakat kendisini okla yere
deviren bir yağı ile, evlenme teklifini "karabudundansın" diye
reddeden bir sevgili ile karşılaşacaktı. İçinde durulmuş gibi olan
kasırga yine canlanacak, küllenmiş sandığı kıvılcım yalazlanacak,
gönül ağrıları yeniden başlayacaktı. Hayır, hayır, Urungu biraz
yanılıyordu. Bütün bunlar olacak değildi. Olmaya başlamişti bile…
İşte andası bilmeden ona kötülük etmiş, Binbaşı Pars bu kötülükte
daha ileri varmıştı.
Ersegün ise daha şaşkındı. Çünkü onun geride denemelerle geçen ve
güç durumlarda kişiye en isabetli kararı verdiren yaşanmış dirliği
yoktu. Kız sevmenin ne olduğunu bile adamakıllı bilmiyordu. Ne yapıp
edeceğini, ne söyleyeceğini, niçin geldiğini bilmiyordu. Hiçbir şey
bilmiyordu. Yalnızı dirliğinde ilk deneme olmakla beraber Ay Hanım’a
gönül vermiş olduğunu, bu gönül vermenin hem tatlı, hem de acı bir
şey olduğunu biliyordu. Bir de yarası vardı: Ay Hanım’a yenilmişti.
Pars buyrukları verirken ilk defa Urungu ile yüz yüze gelmiş ve ona
çok dikkatle bakmıştı. Tıpkı Kür Şad’a benziyordu. Duruşunda,
söyleyişinde Gök Türk beğlerini andıran bir şey vardı. Sonra bir
onbaşı kılığı içinde iki nesnesi şiddetle göze çarpıyordu: Börkü ve
bıçağı…
Bu börk bir kağan börküne, bıçak kağan bıçağına benziyordu. Birden
Pars’ın gözleri bıçağa takıldı ve beyninden bir ışık geçti: Evet bu
bıçak Kür Şad’ın bıçağı idi ve ona da Bumun Kağan’dan gelmişti.
Bütün eski Ötükenliler gibi Pars da bu bıçağı tanır, hatta onun
üstündeki tılsımlı yazının güneş doğarken yahut batarken göründüğünü
de bilirdi.
O gece elçi heyetinde ilk nöbeti alan Urungu hiçbir arkadaşını
uyandırmadan sabaha kadar nöbet tuttu ve Ay Hanım’ı düşünerek
kendinden uzaklaştı.
Pars’ın ve Ersegün’ün uykuları da rahat değildi. İkide bir
uyanıyorlar, başka başka sebeplerle aynı sonucun tesirinde kalarak,
yataklarında dönüyorlardı.
Ay Hanım, elçileri büyük törenle kabul etti. Dokuz Oğuz çerileri
şimdi çok iyi giyimli ve pusatlı idiler. Binbaşı Pars, İlteriş
Kağan’dan aldığı buyruğu yerine getirdi.
- Ay Hanım! Kağanım gönderdiğin armağanlara kıvandı. Ana yönünden
aranızda akrabalık olduğu için Ötüken’e daha yakın bir yerde
oturmanı buyuruyor. Durmaksızın yer değiştirip gizlenmeni istemiyor.
Çünkü Dokuz Oğuz budununu kendi budunumdur diyor.
Ay Hanım kıpırdamadan bu sözleri dinliyordu. Pars ardında duran
Ersegün’le Urungu’yu göstererek:
- "Kağanım sana on top Çin ipeklisini armağan olarak gönderdi" dedi.
İpekleri tutan iki kişi, birbirini bilmeden Ay Hanım’a gönül vermiş
olan iki Gök Türk, birkaç adim atarak yere diz vurdular ve Ay
Hanım’ın işareti üzerine Dokuz Oğuz çerilerinden iki kişi ipeklileri
alıncaya kadar öylece beklediler.
Kağan kızının ışıklı ve keskin bakışları, kendisini seven, bu iri
çocuk, biri geçkin iki erkeğin üzerinde bir an takıldı. Gözlerini
gözlerine dikerek gönüllerini okuduktan sonra bir buyrukla ikisini
de kaldırdı.
Kocamış Binbaşı Pars bu üçünün arasında neler geçtiğine dair hiçbir
şey bilmiyordu. Fakat Işbara Han’ın bu en akıllı onbaşısı, hayat
denemelerinin olgunlaştırıp pişirdiği bu uslu Gök Türk beği birtakım
şeyler sezinlemekten de geri kalmadı.
Şimdi Yüzbaşı Börü konuşuyordu:
- Ay Hanım! İlteriş Kağan’ın buyruğu gereğince Dokuz Oğuz
çadırlarını saydım Dört yüz sekiz çadırsınız Kağanım vergi olarak
çadır başına birer at ve sığırla ikişer koyun göndermeni buyruk
etti. Güzden önce bu vergi gelmezse Gök Türk ordusunu üzerinize
gelecektir.
Pars konuşurken kıpırdamadan dinleyen Dokuz Oğuz beğleri, Börü’nün
son sözleri üzerine birbirlerine bakıştılar. Yüzbaşı Kadır Bağa ise
kıpkırmızı oldu ve gözlerinde şimşekler çaktı.
Börü Beğ hiç oralı değildi. Sözüne devam etti:
- Kağanım sana armağan olarak bu altın kakmalı bıçağı yolladı.
İlerleyerek yere diz vurdu ve Kadır Bağa’nın aldığı bıçak Ay
Hanım’ın eline geçtikten sonra otağda derin bir sessizlik oldu. Bu
sessizlik arasında Gök Türklerle Dokuz Oğuzlar birbirlerine çok
mânâlı bir şekilde bakıştılar. Bu bakışma biraz fazla sürse kılıç
çekişmeye varabilirdi. Ay Hanım’ın söze başlaması tehlikeyi önledi:
- İlteriş Kağan’ı ben de kağan olarak tanımış, bunu birkaç defa
kendisine bildirmiştim. Akrabalığımız da beni ona bağlıyor. Dokuz
Oğuzla Gök Türk bir ağacın iki dalıdır. Gök ve yer karıştığı zaman
aramızda savaş olmuştu. Şimdi gökte ve yerde kargaşalık yok. Yüce
Kağan’ın bütün buyrukları yerine gelecektir. Bunu birinci elçi Pars
Beğ’le yarın konuşacağım. Şimdilik çadırlarınızda dinlenin ve
obamızda dilediğiniz gibi gezin…
Gök Türkler diz vurarak otağdan ayrıldılar.