İHTİLÂLDEN KIRK YIL SONRA
(679 YILINDA)
Sonsuz ovada gözün alabildiğine boz bir renk yayılıyordu. Bu
düzlükte yalnız tümseğe benzeyen bir tepecik görülüyor, üstünde
birkaç ağaç sıralanıyordu. Tümseğin yakınındaki birkaç koyun
otluyordu. Tepeciğin eteğinde dört Türk çadırı vardı.
Güneş batarken en baştaki çadırdan bir erkek çıkarak ufuklara doğru
uzun uzun baktı. Sert bakışlı, yoksul giyimli, bahadır duruşlu olan
bu adam kırk yaşlarında gözüküyor; alnındaki, yüzündeki kılıç
yaraları ve çizgiler başından çok şeyler geçmiş olduğunu
anlatıyordu. Börkünün tüyleri dökülmüş, yamalı kaftanı birçok
yerlerinden parçalanmış, çizmeleri eskiyip delinmişti. Bütün bu
eskilerin arasında yalnız belindeki bıçak göze batıyor, altın ve
gümüş kakmalarıyla bir kağan hazinesinden çıkmışa benziyordu.
Ufuklara dalan gözlerinin bir şey beklediği belliydi. Fakat
uzaklarda ne bir karaltı, ne bir toz beliriyor; beride otlayan
hayvanların seslerinden başka hiçbir gürültü işitilmiyordu.
Yoksul kılıklı bahadır bunlu gözlerle ufku bir daha süzdükten sonra
çıktığı çadıra girdi. Bu çadırın bir bucağında yaşlı bir kadın,
uzandığı keçenin üzerinde sessiz duruyor, donuk gözlerle bakıyordu.
Ölmek üzere olan bu kadın, yoksul kılıklı bahadırın anasıydı.
Güçlükle konuşarak:
- "Urungu! Gözüktüler mi?" diye sordu
Adının Urungu olduğu anlaşılan erkek cevap verdi:
- Hayır ana! Ama elbette gelecekler!...
İhtiyar kadın bütün gücünü kullanarak biraz toplandı:
- "Yarına çıkmayacağımı anlıyorum. Sana söyleyeceklerim var" dedi.
Urungu yavaşça anasının yanına çöküp bağdaş kurarak gözlerini ona
dikti. Anasının kendisine söyleyeceği şeyleri büyük bir sabırla
yıllarca beklemişti. Yazık ki sonsuz bir istekle bilmek istediği
şeylere kavuşurken anasından ayrılıyordu. O hiçbir anaya benzemeyen
vefalı, çilekeş, iyi anadan.... Yoksul ve kimsesiz bir aileye mensup
oldukları halde en ari soylu kadınlardan daha üstün olan anadan...
Dirliğinin sonuna ermiş olan bu iyi kadın şimdi kısık bir sesle
konuşmaya başlamıştı.
- Urungu! Soğukluk yavaş yavaş yüreğime doğru yükseliyor. Yüreğime
değdiği zaman benim için her şey bitecek ve ben ölmüş olacağım. Ama
bu ölüm ilk ölümüm değildir...
Urungu hayretle anasına baktı...
- Ben bundan çok önce ölmüş sayılabilirdim. Seni büyütüp er kişi
yapmak için yaşadım. On beş yaşına girip er adini aldığın zaman
yeryüzünde yapacak işim kalmamıştı. O zamandan beri yalnız bir şeyi
görmek için yaşamaya çalıştım. O şey, senin yıllardır ardında
koştuğun düşünce idi: Ötüken’de Türk kağanının oturduğunu, Türk
türesinin yürüdüğünü görmek... bundan otuz üç yıl önce, sen daha on
bir yaşında bir çocukken Çıbı Tegin Çinliler’e karşı ayaklanıp gök
Türk devletini kurmaya kalkıştığı zaman kurt başlı sancak Ötüken’de
dalgalansın diye seni Çıbı Kağan ordusuna ben göndermiştim. Üç yıl,
Çıbı Kağan tutsak edilip Çin’e götürülünceye kadar savaşlarda
olgunlaştın; ölümcül yaralar aldın. İyi dövüştün. Babana yarar yiğit
oğul olduğunu gösterdin. Emeklerim boşa gitmediği için çok sevindim.
Sütüm sana helâl olsun...
Kadın sustu. Yorulmuştu... Oğlunun sorarak bakan gözlerini
görmeseydi daha epey susacaktı.
- Sen bahtı kara olarak doğdun. Çünkü doğduğun zaman Türkler Çin’e
tutsak gideli beş yıl olmuştu. Urungu! Çibi Kağanla birlikte
Altaylar’a kadar gittin. Çok Türk Ellerini gezdin. Ama Ötüken’e,
kutlu yere ulaşamadın. Bunun için de bahtın kara diyorum. Ölürken
Ötüken’de bulunamayacağım halde benim kutum seninkinden üstündür.
Çünkü orada doğdum. Uzun yıllar orada yaşadım... Kür Şad Çin
sarayını bastığı zaman gönlümde iki defa umut ışığı yandı. Şimdi bu
ışık sönüktür. Ama onun külleri arasında yine bir kıvılcım yanıp
duruyor. Öyle ki, öldüğüm zaman soğuyup donmuş yüreğimi yarıp açan
olursa oradaki kıvılcımı görür. O kıvılcım üstünde Ötüken’in hayali
de vardır... Urungu! Soğukluk yüreğime yaklaşıyor. Sana
söyleyeceklerimi çabuk söylemeliyim. Artık kim olduğunu öğren! Senin
asıl adın Urungu değildir!
Urungu bir irkildi:
- Ya nedir?
- Ne olduğunu ben bile unuttum.
- Ne diyorsun ana? Her şeyi hatırlayan sen tek oğlunun adını nasıl
unutursun?
- Oğul! Sen gönül isteğinin ne demek olduğunu bilir misin? Senin
adını unutmak istiyordum. Bunu öyle bir gönülden istiyordum ki
sonunda unuttum. Bir daha da hatırlayamadım.
Urungu'nun kaşları çatıldı, sesi dikleşti:
- Ana! Ben bu denli kötü bir oğul muyum ki adımı unutmağa uğraştın,
sonunda da unuttun?
İhtiyar ananın gözleri şefkatle gülümsedi:
- Hayır! Sen çok iyi bir oğul olduğun için adını kendimden bile
sakladım. Nitekim babanın da kim olduğunu şimdiye dek senden ve
herkesten sakladım.
- Onun da adını unuttun mu?
Kadın cevap vermedi. Gözleri biraz daha donuklaşmıştı!... Urungu,
babasının kim olduğunu öğrenemeyecekti. Ananın solumaları bir
tuhaflaşmıştı. Oğluna çadırın kapısını göstererek:
-
"Şunu aç, içeri ışık girsin" dedi.
Kaldırılan keçeden içeri akşam ışığı doldu. Güneş yeni batmıştı.
Gönüllere işleyen bir gariplik çadırın içini doldururken Urungu’nun
sesi dalgalandı.
- Ana! Babamın da adını unuttun mu?
- Unutmadım! Unutmak istesem de unutamazdım. Baban unutulmazdı.
Çünkü baban Kür Şad’dı!
Urungu yeniden irkildi ve elini belindeki bıçağa attı:
- Bunu şimdiye kadar niçin sakladın?
- Çinliler öldürmek için seni arıyorlardı. Seni ne güçlükle
sakladım, nelere katlandım, bilemezsin. Seni kaçırabilmem için ablan
kendisini feda etti. Çinliler onu idam ettiler...
Kadının gözlerinden yaşlar aktı. Dışarıda, dere kıyısındaki
koyunlardan biri hazin hazin meledi.
- Ablanın da adını unuttum. Seni yaşatıp büyütmek için bunları
unutmağa mecburdum. Ama babanın adını unutamazdım. Onu unuttuktan
sonra senin ve benim yaşamamıza lüzum kalmazdı. Belindeki bıçak
babanın bıçağıdır. İhtilâle giderken bana bırakmıştı. Bu bıçak
Bozkurt soyunun tılsımlı bıçağıdır. Bumun Kağan’dan kalmadır.
Sapının dibinde Bumun Kağanın adı yazılı, damgası kazılıdır.
Urungu bıçağını kınından sıyırdı: fakat yazıyı göremedi.
- O yazı her zaman görülmez. Güneş doğarken ve batarken görülür.
Çadırın kapısına yaklaş. Bıçağı batıya tutarak bak...
Anasının dediği gibi yaptı. Sapın dibinde Bumun Kağan yazısını
okudu. Öteki yüzünde de damgayı gördü. Fakat bunlar o kadar silikti
ki bilmeyen kişi göremezdi.
- Oğul! Şimdi güçlükle okuduğun yazı ile damga Türklerin kutu
yükseldiği zaman bıçağın üzerinde ışıl ışıl parlar. Bu bıçağı büyük
bir kam yapmıştı.
- Kıraç Ata mı?
- Hayır! Kıraç Atanın babası...
Bu sırada uzaktan dörtnala koşan atların ayak sesleri işitildi.
Keskin bakışlarla ufka bakan Urungu yeni kararmağa başlayan ovanın
kuzeyinde üç atlının gelmekte olduğunu görerek anasına "geliyorlar"
müjdesini vermek istedi. Fakat onun sözünü kesmemek için bundan
vazgeçti.
- Urungu! Bozkurt soyunun yüce bir oğlusun. Çünkü Kür Şad’ın
oğlusun. Bununla övünmek hakkındır. Bende Kür Şad’ın konçuyu olduğum
için bütün ömrümce övündüm. Fakat bunu açığa vurmadım. Kağan olmak
hakkı iken baban bu haktan vazgeçerek vuruştu. Sen de babana yarar
oğul olmak istiyorsan Bozkurt soyundan olduğunu kimseye söylemeden
yaşa. Kurt başlı gönder Ötüken’e dikilinceye kadar vuruş. Bir tegin
olarak değil, Urungu olarak kal!
Urungu ömrümde ilk defa anasına itiraz etti:
- Niçin ana?
- Çünkü en güçlü, en iyi insan hakkından vazgeçen insandır. En büyük
kahramanlık da hiçbir karşılık beklemeden yapılandır. Kür Şad böyle
yapmıştı. Ablan böyle yapmıştı. Sen de böyle yap. Senin de baban
g,b, olmanı istiyorum.
Urungu cevap vermedi. Nal sesleri yaklaşıyordu. Ölmek üzere olan
ana, daha yavaş bir sesle şöyle dedi:
- Dediklerimi yapacağına, babana yakışır oğul olacağına and içersen
bahtiyar öleceğim. Kür Şad öldüğü gün ben de ölmüş sayılırdım. Bu
hayat yükünü sen yetişesin diye çektim. İstediğim sözü verirsen ölüm
tatlı bir düş gibi gelecek.
Urungu, kendisini bildiği günden beri zavallı anasının katlandığı
sıkıntıları düşündü. Kür Şad’ın konçuyu olduğu için değeri
birdenbire yükselen bu ananın son istediğini yapmakla gönül açıcı
bir sevinç duydu. Anasının yanında yere oturdu. Bıçağını çekerek
yere bıraktı. Üzerine el bastı:
- "Babama, sana yaraşır bir oğul, ablama yaraşır bir kardeş olmak
için karşılıksız vuruşacağım. Andımı tutmazsam gök girsin, kızıl
çıksın" dedi. Kendisiyle birlikte bıçağa el basmış olan anası
gülümsedi.
Nal sesleri çadırın kapısına kadar yaklaşmıştı. Üç atlı sıçrayarak
atlarından indiler. Kapıya fırlayan Urungu, elinde bir kımız çamçağı
tutan Börü’yü görünce başını anasına çevirdi:
- "Ana bak! Börü sana bir çamçak kımız getirdi" diye müjde verdi.
Fakat çilekeş ana artik işitmiyordu. Bu dört çadırlık obanın üç
çadırındaki herkes kadına belki şifa olur diye kimiz aramaya
koştukları halde yetiştirememişlerdi. Kür Şad’ın konçuyu, ihtilâlden
sonra kırk yıl daha beklediği, kırk yıl daha çile çektiği halde
Ötüken’i görmeden ölmüştü.