URUNGU’NUN BIÇAĞI
Pars, akşama doğru Urungu’yu çağırtarak konuşmağa başladı. İlk önce
elçilik işleri üzerine söz ediyordu. Sonra yavaş yavaş konusu
değişti; Urungu’ya ne zaman onbaşı olduğunu sordu.
Söz buraya gelince Pars kendisinin ilk onbaşı olduğu zamanı anlattı
ve o zamanki Ötüken’den bahsederek birdenbire;
- "Urungu! Belki tanırım, baban kimdi" diye sordu.
Onbaşının yüzü bir tipi gibi karıştı. Pars’la göz göze geldiler:
- "Ben babamı hiç tanımadım binbaşı" diye cevap verdi.
- Adını da mı bilmiyorsun?
- Hayır!
Bu hayır pek tok, yırtıcı bir sesle söylenmişti. Pars, yüzünde
hiçbir değişiklik olmadan Urungu’ya bakıyor, onun bakışlarından ve
sözlerinden mânâ çıkarmağa uğraşıyor, onbaşının yüzündeki
karışıklığa, sesindeki hırçınlığa aldırmıyordu:
- Ananı tanıdın, değil mi?
- Beni o büyüttü.
- O da babanın kim olduğu söylemedi mi?
- Söyledi.
- Kimmiş?
- Ben küçükken ölmüş bir savaşçı...
Pars, bir anlık tereddütten sonra bir soru daha sordu:
- Ananın adı neydi?
Urungu önüne baktı. Sonra tuhaf bir şaşkınlıkla başını kaldırarak:
- "Bunu sormak hiç aklıma gelmedi binbaşı" diye cevap verdi.
- Oldu işte... Ondan başka kimsem yoktu. Beni sıkıntılar içinde o
büyüttü. Bana her şeyi o öğretti. Benim için o ancak anaydı. Ana
olduktan sonra da adinin değeri yoktu. Bu yüzden adini sormak aklıma
gelmedi.
Urungu daha bazı şeyler söyleyecekti. Fakat tam bu sırada, gözleri
batmakta olan güneşe çevrilen Binbaşı Pars bir şey hatırlamış gibi:
- "Şu bıçağını versene" dedi ve Urungu’nun uzattığı bıçağı alarak
bir yüzünü güneşin son ışıklarına doğru çevirdi. Sapın dibinde bir
damga görünüyordu. Bıçağın öteki yüzüne baktı. Burada da yine sapın
dibinde "Bumun Kağan" kelimeleri yazıyordu.
Pars aldanmamıştı: Urungu’nun belindeki bıçak Kür Şad’ın bıçağı idi.
Dokuz Oğuzlar arasında en hatırı sayılan beğ, Yüzbaşı Kadır Bağa
idi. Gök Türk elçilerini gözaltında bulunduran da oydu. En açıkgöz
erlerden üç kişiye Pars’ı, Börü’yü ve Urungu’yu gözetlemesi için
buyruk vermişti. Kendisi ise hepsini birden gözaltında tutuyordu.
Gök Türkler’in yeniden çeri yürütecekleri hakkındaki haberden sonra
çeri yerine elçi gelmesi onu kuşkulandırmıştı. Gök Türkler’in, Dokuz
Oğuzlar’ı elçi ile oyalayıp alt etmelerinden korkuyordu. Bu yüzden
bir onbaşıyı da on eri ile birlikte güneye, Gök Türkler’e karşı
karakolluk etmeye göndermişti.
Akşamlayın Pars ile Urungu’nun gizlice konuşmalarını Kadir Baga’nın
gözünden kaçmamıştı. Geceleyin, nöbet tutan erlerden birinin yanına
gelerek elçilerin çadırlarını gözetlemeğe başladı. Bu işe o kadar
ehemmiyet veriyordu ki uyku bastırmasın diye yemek yememiş ve
parmağını kesip kanatarak üzerine tuz bastırmıştı.
Herkes yatıp uyuduktan ve ortada nöbetçilerden başka kimse
kalamadıktan sonra Kadır Bağa elçilerin çadırlarından birisinin
çıktığını ve birinci elçi Pars’ın çadırına girdiğini gördü. Gürültü
etmeden hemen o yana doğru ilerledi ve çadırın en gölgeli tarafına
gelerek yere uzanıp kulağını içeriye verdi.
Yavaş sesle konuşulanları önce iyi işitemiyordu. Biraz sonra ya
yerine alıştığı yahut içerdekiler daha yüksek sesle konuşmağa
başladığı için söylenenleri az çok duyar gibi oldu ve Parsla
konuşanı tanıdı: Bu aralarında yarım kalmış bir kılıç dövüşü olan
Urungu idi. Kadır Bağa, Gök Türkler’in Dokuz Oğuzlar aleyhindeki
gizli niyetlerine ait bazı şeyler öğreneceğini umarak çadırın
eteğine uzanmıştı.
Fakat işittiği şeyler büsbütün başkasıydı. Şaşkınlıktan gözleri
açılmıştı. Gece yarısına kadar orada kalmış, Urungu çıkıp gittikten
sonra kendisi de oradan yavaşça uzaklaşarak çadırına gelmiş, fena
halde acıkmış olduğu için yemeğe saldırmış ve dalgınlıkla kızarmış
et diye sadak kayışını dişlemişti.
Kadır Bağa o gece düşünde hep Urungu ile uğraştı ve sabahı dar etti.
Ay Hanım’ın otağına girdiği zaman, vereceği haberin onca bir değeri
olup olmayacağını kestiremiyordu. Diz vurduktan sonra:
- "Dün gece Binbaşı Parsla Urungu’nun gizli bir konuşmasını
dinledim" diye söze başladı. Ay Hanim ilgilenerek bekliyordu.
- Pars Beğ Urungu’ya ne dedi biliyor musun? Urungu dedi, ben sana
ananın bilmediğin adını şöyleyeyim; ananın adı Altın Tarım’dı dedi.
Ay Hanım sordu:
- Buna karşılık Urungu ne dedi?
- "Binbaşi, bunu nereden biliyorsun ve benim anamın adıyla neden
ilgileniyordun" dedi. O zaman Pars: "Nasıl ilgilenmem? Senin anan
benim teyzemdir" diye cevap verdi. Bu söz üzerine Urungu’nun sesi
dikleşti: "Bunu nereden bulup çıkarıyorsun" diye sordu. Pars: "Belindeki bıçaktan çıkarıyorum ve senin babanı tanıyorum" diye
söyledi. Urungu bağırır gibi : "Söyle bakalım kimmiş" deyince Pars Beğ bir cevap verdi ki kulaklarıma inanamadım.
Ay hanım çok ciddileşmişti. Merakla bakan güzel gözlerinde
olağanüstü bir ışık ve büyü vardı. Buyurucu bir sesle:
- "Urungu’nun babası kimmiş" diye sordu. Kadır Bağa:
- "Kür Şad’mış" diye cevap verince bütün yüzünü tatlı bir kızıllık
kapladı ve elini belindeki bıçağa atarak:
- "Ne diyorsun Kadır Bağa" diye haykırdı.
Yüzbaşı dalgın dalgın söylüyordu:
- Zaten onun ok atışından, vuruşmasından belliydi. Onu beğ
sanmıştık. Meğerse beğden de üstünmüş. Tegin olduğunu nerden
bilirdik? Şimdi yarım kalan dövüşümü daha büyük bir iştahla yaparım.
Yüzbaşı Kadır Bağa bir Gök Türk teginini yendi derler.
Ay Hanım sordu:
- Ya yenilirsen?
Kadır Bağa biraz şaşaladı. Bu ihtimal hiç aklına gelmemişti. Fakat
onun da cevabını bulmakta gecikmedi:
- Yenilirsem bir tegine yenildi derler.
Ay Hanım sustu. Kadır Bağa da Urungu ile yapacağı kılıç denemesinin
hülyasına daldı. Kağan kızı derin derin düşünüyordu. Neden sonra:
- "Yüzbaşi" dedi, "bana değerli bir haber getirdin. Fakat tam değil. Urungu
Kür Şad’ın oğlu olduğunu niçin saklıyormuş? Bunu da
öğrendin mi?"
- Hayır Ay Hanım! Buna dair birkaç söz geçti ama ben Urungu’nun
tegin olduğunu öğrenince o kadar şaşırdım ve sevindim ki artık
gerisini işitemedim. İşittiklerimi de anlayamadım.
- Urungu’nun belindeki bıçak için de bir şey öğrenebildin mi?
- Öğrendim! Bu bıçak Gök Türkler’in ilk kağanı Bumun Kağan’dan kalma
tılsımlı bir bıçakmış. Bir yüzünde Bumun Kağan’ın damgası, öbür
yüzünde de adı kazılı imiş. Fakat bu yazı ile damga ancak güneşin
doğduğu ve battığı sırada görülürmüş. Bir de Gök Türkler’in şanı ne
kadar artarsa bıçaktaki yazı o kadar iyi görünürmüş.
- Peki! Bugün Pars Beg’i güneşin batmasına bir kargı boyu kala otağa
getirecek, daha önce de benden gereken buyrukları alacaksın!...
Akşama doğru Ay Hanim tertibatını almış ve Kadir Baga’ya birtakım
buyruklar vermişti. Pars Beğ’i huzuruna aldığı zaman otağın kapısı
ve perdeleri açılmış, içeriye bol ışık dolmuştu. Ay Hanım çok kısa
konuştu ve İlteriş Kağan’ın bütün buyruklarını kabul ettiğini
bildirip Pars’a armağan olarak güzel bir yay verdi.
Pars gidince Börü Beğ’i getirtti. Onunla da çok kısa konuştu. Güzden
önce istenilen vergileri yollayacağını, yalnız koyunları az olduğu
için çadır başına iki koyun çıkmadığını, fakat güze kadar bunu da
elde edip göndereceğini bildirdi. Börü Beğ’e de armağan olarak bir
bıçak verdi.
Börü’den sonra Deli Ersegün’ü çağırttı. Gönül alıcı birkaç sözden
sonra gümüş tokalı bir kemer armağan etti.
Güneş batmak üzere iken Urungu’yu huzuruna aldı. Derin derin
bakıştılar. Ay Hanım’ın Börü ile, Ersegün ile konuşmağa hiç de
niyeti yoktu. O sırf Urungu’yu çağırmak, onunla konuşmak için böyle
hareket etmişti. Durup dururken Urungu’yu çağırması dikkati çeker
diye böyle davranmıştı. Urungu’yu getirmekteki başlıca maksadı onun
bıçağını görmekti.
Ay Hanim, karşısında dimdik duran onbaşıyı süzüyordu. Başında
kendisinin vermiş olduğu börk vardı. Giyimi artik yoksul değildi.
Ilteriş Kagan Gök Türkleri zengin etmişti. Urungu’nun yüzünde
hayatın ve kılıçların açtığı çizgiler ona başka bir mânâ veriyordu.
Gönülleri okuyan Ay Hanım başka hiçbir şey bilmese bile onun büyük
ıstıraplar çekmiş olduğunu yine anlayabilirdi. Urungu’nun yüreğini
titreten sesiyle konuşmağa başladı:
- Onbaşı Urungu! Savaşta yağı olanlar barışta arkadaşlık edebilir.
İlk önce adamlarımla yağılık etmiştin. Sonra benimle yoldaş oldun.
Daha sonra savaş çıktı. Sen beni tutsak etmek istedin. Ben seni
öldürmek istedim. İkimizin de isteğini Tanrı yerine getirmedi. Şimdi
dost olarak karşı karşıya bulunuyoruz. Belki bu son görüşmemizdir.
Onun için sana bir armağan vermek ve senden bir şey öğrenmek
istiyorum.
Urungu yere diz vurarak:
- "Ay Hanım! Armağanın olan börkü başımda taşıyorum" dedi.
Kağan kızının ışıl ışıl yanan büyülü gözleri batmakta olan güneşe
çevrildi. Zamanıydı:
- "Onbaşi Urungu! Belindeki bıçağı biraz verir misin" dedi
urungu bir lâhza hayretle onun yüzüne baktı. Dün gece Binbaşı
Pars’la konuştuktan sonra her şeyden kuşkulanır olmuştu. Fakat Ay
Hanım’ın buyruğunu yapmamak elinde değildi. Bıçağını kınından
sıyırarak uzattı.
Güneş batıyordu. Son kızıllıkları kağan kızının yüzüne vuruyor ve
onu gökten inmiş, ışıktan doğmuş bir Tanrı kızına benzetiyordu.
Urungu, onun elindeki bıçağı güneşe çevirip dikkatlice baktığını
görünce her şeyi bildiğini anladı ve kıpkırmızı oldu.
Şimdi Ay Hanım gözlerini dikmiş, Gök Türk onbaşısına bakıyor, Kür
Şad’ın oğlu onun bakışlarına karşı koymak istiyor, direniyor, fakat
gücünün kesildiğini duyuyordu.
Bakışmalarla yapılan bu savaş uzun sürmedi. Urungu’nun başını
eğmesiyle son buldu. Kagan kızı bıçağı geri verirken:
- "Kür Şad’ın oğlu! Bunu niçin sakladın" diye sordu.
Urungu, göğsüne ok yemiş bir insan gibi baştan aşağı sarsıldı.
Susuyordu. Öteki yeniden sordu:
- Çaşıtlar kendini saklar. Sen en yiğit, en doğru bahadırlardan
birisin. Söyle: Bunu niçin sakladın?
Ay Hanım’ın sesi artık buyruk veriyordu. Urungu’nun gönlü bir
kasırgaya tutulmuş gibiydi. Sevdiği kız kendisinin bir tegin
olduğunu öğrendi diye seviniyor, anasının dileği bozuldu diye
düşünüyor, Ay Hanım bunları nasıl anladı diye şaşıyordu. Kağan kızı
şimdi bir pars gibiydi. Buyruk vererek yalvarıyor, yalvararak buyruk
veriyordu:
- Söyle, Gök Türk tegini! Anlat, Urungu Şad! Bunu niçin sakladın?
Urungu yere diz vurarak cevap verdi:
- Anamın isteği yerine gelsin diye sakladım Ay Hanım! Ona söz
vermiştim.