VU KATUN’UN GÖZDESİ
Çin İmparatoriçesi Vu, korkunç akınlarla Çin’i titreten İlteriş
Kağan’ı yok etmeğe karar vermişti. Böyle bir başarı kazanırsa hile
ile geçtiği Çin tahtındaki mevkiini sağlamlaştıracağını umuyordu.
Türkeli’ne gönderdiği çaşıtların raporları ümit verecek bilgilerle
doluydu: İlteriş Kağan, baş eğdirdiği boyların çerileri de dahil
olmak üzere 20.000 kişi çıkarabiliyordu. Vu Katun memnundu. Çünkü
kendisi 200.000 kişilik bir ordu hazırlayacak, bu on kat üstün
çeriyle Gök Türkler’i ortadan kaldıracaktı. Aynı zamanda, bu ordunun
başına gözdesi "Hoay-i"yi geçirecek zaferin şerefini ona sağlayacak,
böylelikle bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı.
Hoay-i, Buda rahipliğinden gelme idi. İki yüz bin kişilik bir orduyu
değil, iki yüz atlıyı bile yürütebilecek kabiliyeti yoktu. Sarayda
caka yapmaktan, kumandanlar ve nazırlarla devlet işlerini
konuşmaktan başka bir şey bilmezdi Vu Katunla aralarında vaktiyle
bir gönül işi geçmiş olduğu sarayda dedikodu halinde söyleniyordu.
Şimdi ihtiyar bir kadın olan imparatoriçe, gençliğinde dillere
destan olan bir güzeldi. Şimarttigi Hoay-i ise sarayda ciddi adamlar
tarafından soysuz bir züppe sayılan beceriksiz bir gözdeydi. Fakat
başkumandanlık kendisine verilince gururu artmış, hazırladığı büyük
tasarılar hakkında izahat vermeye kalkışmıştı.
Birkaç gün içinde bütün başkent halkı Türkeli’ne sefer yapılacağını
öğrenmişti. Zaten yeniden çeri toplanması,azık yığılması, başka
şehirlerden binlerce çerinin başkente gelmeğe başlaması da gözden
kaçmıyordu.
Hoay-i, başkumandanlığı aldığının onuncu gününde, işlerin yolunda
gittiğini görerek keyifli bir halde konağına dönmüştü. İleriki
zaferlerin şerefine o gece konakta bir şölen verecekti. Büyük
havuzlu bahçede yemek yenecek, içki içilecekti. Dört yaver,
aldıkları buyrukları yerine getirmek için öteye beriye seğirtip
duruyorlardı.
Yaverlerden en küçük rütbelisi olan Yin-şao herkesten çok çalışıyor,
fakat aldığı tertibat, uşaklara bazan çok garip ve anlaşılmaz
geliyordu. Bununla beraber onun somurtkan yüzünü görmemek,
azarlarını işitmemek, hatta pataklanmamak için bütün buyruklarını
anide yerine getiriyorlardı. Yaver, bilhassa şarabın en keskinini
bol miktarda hazırlatmış, sonra da birdenbire ortadan kaybolmuştu.
Şölene elli kişi gelmişti. Renkli fenerlerle süslenen bahçede,
çalgıcıların ezgileri arasında yemeğe başlandı. Aralarında nazırlar
ve kumandanlar da bulunan konuklar, uşakların bol bol getirdiği
yemekleri yiyorlar, keskin sücü ile keyifleniyorlar, güzel
yemişlerle içlerini serinletiyorlardı.
Küçük rütbeli yaver Yin-şao yeniden peyda olduktan sonra öteki
yaverler de yiyip içmeğe koyulmuşlar, şölenin düzenlenmesi ve
yürütülmesi işini ona bırakmışlardı.
Yin-şao hiç içmiyor, fırdolayı oradan oraya koşuyor, konukları ve
Hoay-i’yi bir lâhza bile gözden uzak bulunduruyordu.
Gece yarısına doğru kafalar iyice dumanlanmıştı. Başkumandan
zevzekliği ele almış, her şeyi söylüyor, Türkeli’ne hangi yollardan
yürüyüş yapılacağını anlatıyor, daha şimdiden, ileriki zaferin
sevinciyle kendinden geçiyordu.
Bir aralık yaverlerden birini çağırarak ona gizlice bir şeyler
söyledi. Bu kısa ve gizli konuşma ile konuşmayı yapan yaverin hemen
ortadan kaybolması Yin-şao’nun gözünden kaçmamıştı. Şölen yerinden
uzaklaşarak beride hiçbir iş yapmadan duran bir uşağı çağırdı.
Gizlice birkaç şey söyledikten sonra çabucak yine şölene geldi.
Ondan buyruğu almış olan uşak karanlıkta gizlice öteki yaveri takip
ediyor, bu işi yaparken çevreyi de dikkatle kolluyordu.
Yin-şao’nun bir şey beklediği, bir fırsat gözlediği bütün
hareketlerinden belliydi. Fakat telaşlı değildi. Uşaklara çok az
içki içmelerini buyruk vermişti. Onlarda kendisinden korktukları
için buyruğun dışına çıkmıyorlardı. Yaver, uşakların bu haline
acımış gibiydi. Birer çanak daha içmelerine izin verirken somurtkan
yüzü biraz gülümsemiş, uşaklar sevinç içinde kalmıştı. Yin-şao ise
içkiyi içmeden önce hepsini konuklara içki ve yemek dağıtmağa
göndermiş, uşak odasının boş kalmasından faydalanarak bazılarının
çanağına beyaz tozdan birer parça serpmiş ve şaraplarını koymaya
başlamıştı. Birer ikişer odaya dönen uşaklar, Yaver Yin-şao’nun
kendi çanaklarına sücü doldurmakta olduğunu görünce şaşırıp
afallamışlar, bu sert ve aksi adamın nasıl olup da böyle bir
tenezzülde bulunduğunu anlayamamışlardı.
Yaverin doldurduğu çanakları içen uşaklardan bazıları bir zaman
sonra dayanılmaz bir uykunun baskısı altında birer kıyı bucağa
kıvrılarak sızdılar. Bunlar, şaraplarına beyaz toz katılan
uşaklardı.
Yin-şao, böylelikle ortada çalışan uşakların sayısını azaltınca
başkumandanı ve konukları ağırlamak hususunda kendini onların yerine
koydu ve böylece çanaklara şarap doldurmak imkânını elde etti.
Vakit gece yarısını geçtikten biraz sonra diğer iki yaver, Hoay-i ve
konuklar arasındaki subaylardan bazıları da aynı şekilde sızdılar. O
zaman yaver yapmacık bir telaşla bir iki uşak çağırarak başkumandanı
yatak odasına kadar götürdü ve onu rahat bir şekilde yatağına
yatırmak bahanesiyle ötesini berisini karıştırdı. Belindeki kemerden
çıkan mührü alarak büyük bir soğukkanlılıkla odadan çıktı. Emin
adımlarla başkumandanın divan odasına girdi. Telâşsızca yaktığı bir
mumun ışığı altında bir kâğıda Çince bir şeyler yazdıktan sonra
altına balmumuyla başkumandan mührünü bastı. Sonra yine sessizce
mumu söndürerek yatak odasına gelip mührü kemere koydu. Bahçeye inip
konukların ayakta kalmış olanlarını ağırlamakla devam etti.
Sabah olurken ayakta kalmış olan davetlileri yanlarına koştuğu
uşaklarla ve atlarla evlerine gönderdi.
Bütün konaktakiler arasında hiç içki içmeyen yalnız kendisi olduğu
için dipdiriydi. Yorgunluğun ve içkinin tesiriyle herkes uykuya
dalarken Yin-şao atına atlayarak başkentin sokaklarından dörtnala
geçti. Şehrin dış mahallerinden birinde küçük bir evin kapısı önünde
durdu. Çinlilerde hiç görülmeyen çevik bir davranışla atından
atladı. Evin kapısını üç defa üçer vuruşla gümletti. Açılan kapının
önünde orta yaşlı ve yoksul giyimli bir Türk belirdi. Çin kumandanın
yaverine Türkçe olarak:
- "Seni bekliyordum Karabuka" diye hitap etti.
Çin başkumandanının konağında dördüncü yaver olan Yin-şao gerçekte
Bilge Tonyukuk’un oraya sokmuş olduğu Karabuka adli bir Türk
çaşıtından başka kimse değildi. Kaç günden beri topladığı bilgiyi bu
gece elde ettikleriyle büsbütün genişletmiş ve iki yüz bin kişilik
Çin ordusunun Gök Türk ülkesine kaç koldan, hangi yollardan ve hangi
kumandanların buyruğunda saldıracağını bütün incelikleri ile
öğrenmişti. Bu bilgiyi Bilge Tonyukuk’a ulaştıracak olan arkadaşı
şimdi geldiği evde kılık değiştirmiş bir yüzbaşıydı. Karabuka, Çin
kumandanının mührüyle mühürlenmiş olan buyrultuyu da ona göstererek
fikrini sordu. İki yüz bin kişilik Çin ordusunun istenilen zamanda
toplanmaması için bu ordunun en büyük kolordusuna kumanda edecek
olan Çinli başbuğa sahte bir buyrultu yazılmış ve bunda toplantı
zamanı on beş gün geç gösterilmişti.
Karabuka daha fazla bir şey yapamayacağını, yaparsa üzerine şüphe
çekeceğini arkadaşına anlattı. Arkadaşı hareketlerini tasvip etti ve
Bilge Tonyukuk’tan gelen yeni bir buyruğu ona bildirdikten sonra
Karabuka yıldırım hızıyla konağa döndü.
Öteki de bu sıra çok hızlı koşan gösterişsiz bir Türk atına binmiş
olduğu ve belinde bir yayla sadak asılı bulunduğu halde doludizgin
Ötüken’e doğru uçuruyordu.
Karabuka konağa döndüğü zaman sahte gururunu yine takınmış ve
yeniden Yaver Yin-şao olmuştu. Konağın içinde hızlı adımlarla
yürürken birisinin uzaktan kendisine gizli bir işaret yaptığını
gördü. Bu, şölen sırasında başkumandandan aldığı gizli bir buyruk
üzerine bilinmedik bir yere doğru giden öteki yaverin arkasına
saldığı uşaktı ve gerçekte o da Bilge Tonyukuk’un gönderdiği Türk
çaşıtlarından birisiydi. İkisi gizlice konağın bir köşesine
çekildiler ve gizlice konuştular. Karabuka sordu:
- Ne yaptın?
Beriki Türkçe cevap verdi:
- En tenha yerde başına bir tokmak vurup geberttim. Sonra
elbiselerini çıkarıp aldım ve kendisini bir kuyuya attım. Üzerinden
hiçbiri yazı çıkmadı.
Karabuka, başkumandanın sahte bir buyruğunu çıkardı:
- "Hemen yaver elbiselerini giyip bu buyrultuyu yazıldığı yere
götürecek, böylelikle üzerimize çullanacak iki yüz bin kişinin
altmış bini on beş geciktirmiş olacaksın" dedi.
Buyrultuya bir göz atan çaşıt belli belirsiz gülümseyerek:
"Peki" dedi ve oradan uzaklaştı.
Bütün bu işler olup bittikten sonra Yin-şao kesesindeki beyaz tozdan
bir çanağa biraz koyarak üzerine şarap doldurdu ve bir dikişe
içtikten sonra bir odada sizmiş öteki yaverin yanında yere uzanarak
kısa bir zamanda çok derin bir uykuya daldı.