ÇİN ÇAŞITI
Başkumandan Hoay-i’nin Gök Türkler’e karşı yüz bin kişiyle yapacağı
saldırış bir türlü anlaşılmayan sebepler yüzünden suya düşünce Vu
Katun çok üzüldü. Hele Bilge Tonyukuk’un alay etmesi onu âdeta hasta
etti. Gök Türkler’e yeniden bir savaş açabilmek ve başarıyla
bitirmek için kendisine müttefikler aramağa başladı. İlk aklına
gelen de Dokuz Oğuzlar oldu. Dokuz Oğuzlar her ne kadar Gök
Türkler’e yenilmişler ve baş eğmişlerse de içten içe düşmanlık
güttükleri de muhakkaktı. Vu Katun önce onları ayaklandırmayı ve Gök
Türkler onlarla uğraştıkları sırada güneyden yüklenmeğe
tasarlıyordu. Bu iş olursa Hoay-i’nin de itibarı yeniden
yükselecekti.
Çin Katunu bu tasarı üzerine Hoay-i ile uzun uzun görüşüp
konuştuktan sonra ondan Dokuz Oğuzlar’a gönderilecek adam hakkındaki
fikrini sordu. Başkumandan da hiç düşmeden başyaver Yin-şao’yu salık
verdi.
Vu Katun büyük bir iş üzerinde olduğuna inanıyordu. Başyavere
buyruklarıyla birlikte bir kese dolusu akça verdikten sonra onu yola
çıkardı.
Yin-şao büyük Çin duvarını geçtikten sonra Karabuka olmuştu. Çin’den
Türkeli’ne giden bir Çin çaşıtı gibi değil, anayurda dönen bir Türk
gibi hareket uyuyor, av avlayıp kebap yapıyor, ara sıra at
koşturarak gönül eğlendiriyordu.
Böyle yapa yapa bir gece vakti Ötüken’e ulaştı. Kendisi isteyerek
geceyi seçmişti. Herkese görünmeden Bilge Tonyukuk'la konuşmak,
sonra Dokuz Oguzlar’a doğru yola çıkmak istiyordu. Karabuka, Bilge
Tonyukuk’a bütün bildiklerini ve aldığı vazifeyi anlattı.
Tonyukuk ona yeni buyruklar verdi. Bütün bu işler gecenin oldukça
kısa zamanında görüldü. Sonra Karabuka ömründe Ötüken’i görmemiş bir
Çinli gibi kuzeye doğru at saldı.
Karabuka böylece yol alır ve Çin’in sıkıcı duvarlarından, saçma
törenlerinden uzak bulunduğu için Tanrı’ya şükrederken bir gün hiç
ummadığı anda bir uğursuzluk oldu: Ati ile birlikte bir dereyi
geçerken at batağa saplandı, bir iki debelendikten sonra dibe çöküp
boğuldu. Karabuka kendisini güçlükle kurtararak karşı kıyıya attı.
İşin kötüsü bütün yiyecek ve akçasıyla kılıcının da atla birlikte
batağa gömülmesiydi. Atsız, azıksız, akçasız olarak yay ve sadağıyla
birlikte bozkırda yapayalnız kalmıştı. Halbuki ati olsa bile Dokuz
Oguzlar’a ancak üç dört gün daha gittikten sonra varabilecekti.
Atsız kalınca artı ne yapacağını bilemiyordu.
Karabuka şöyle bir düşündü: Ötüken yolu daha uzaktı. Yine en çıkar
yol kuzeye, Dokuz Oğuzlar’a yönelmekti. O da işi Tanrı’ya bırakarak
öyle yaptı. Kuzeye doğru yürümeğe başladı.
İlk günü bir iki kuş avlayıp kızarttı. İkinci günü av bulamadı.
Yalnız soğuk bir kaynaktan kana kana içti. Üçüncü gün bir tavşan
vurdu ve bir öğünde yedi. Dördüncü, beşinci günler ne av avladı, ne
de su buldu. Altıncı gün açlık ve susuzluktan dizleri titreyerek
yürüdü. Bir geyiği okla yaraladı. Fakat geyik kaçıp kurtuldu.
Yedinci gün, elleri titrediği için pek yakından attığı oku bir
tavşana değdiremedi. Bir ağaçlığa geldi. Ağaçların dibine yattı.
Baygın bir halde uyku ile uyanıklık arasında kalıp sızdı.
Güneş batıyordu. Bir ses duyar oldu. Kulağını yere koyup dinledi:
Atlılar yaklaşıyordu.
Karabuka gelenlerin kim olduğunu bilmediği ve kendi durumu
kuşkulandırıcı olduğu için son gücünü toplayarak ağaçlığın en sapa
yerine gelip sen sık dallarına tırmandı. Yaprakların arasında iyice
gizlenip bekledi.
Epey sonra on atlı gelerek ağaçlıkta mola verdiler ve kızarmış
etlerini yemeğe başlayarak Karabuka’nın da iştahını kabarttılar.
Bunların konuşmalarına kulak veren çaşıt çok geçmeden Gök Türk
olduklarını anladı. Zaten bu on kişi de Ay Hanım’ın yanından dönen
Binbaşı Pars buyruğundaki Gök Türk elçilerinden başka kimse değildi.
Gece olunca nöbete duran iki kişiden başka hepsi yerlere uzandılar
ve keçelerine sarılarak uyudular.
Karabuka ağaçta fırsat kolluyordu. Nöbetçilerin kendisinden en
uzakta olduğu bir sırada gürültü etmemeğe çalışarak ağaçtan aşağı
kaydı. Koyu bir gölgede yere yatarak durdu. Sonra sürüne sürüne
biraz ilerledi. Yeniden durarak uzun zaman bekledi. Kendisinden otuz
kırk adım ilerde yolculardan birinin atı duruyordu. Çevresine çabuk
bir göz attı. Nöbetçinin biri elli adım uzaktaydı. Hiç telâş etmeden
kalktı. Gayet tabii bir yürüyüşle ve biraz gürültü ederek ata
yaklaştı. Nöbetçi ona dönerek: "Kim o" diye seslendi.
Karabuka atın yanına varmıştı. Bir sıçrayışta üzerine yerleşerek:
- "Şöyle biraz dolaşacağım" diye cevap verdi ve atı tırısa
kaldırarak güneye doğru sürdü. Nöbetçi tam Gök Türk ağzıyla verilen
cevaptan ve atın güneye, Ötüken’e doğru yöneltilmesinden dolayı
hiçbir şeyden şüphelenmemişti. O sırada henüz uyumamış olanlar da
bunu Ersegün’ün deliliği sanmışlardı. Karabuka ise biraz sürdükten
sonra yiyecek torbasına el atmış, atı batı yönüne çevirmiş, gece
yarısına doğru da yeniden kuzeye dönerek Dokuz Oğuzlar’a doğru yol
almağa başlamıştı.
Dokuz Oğuz Eli’ne vardığı zaman torbadaki azık bitmiş, kendisi de
yorgunluktan bitkin bir hale gelmişti. Çünkü atını uğruladığı Gök
Türkler işin farkına vararak ardına düşmüşler, arada uzun, yıpratıcı
ve heyecanlı kovalamacalar olmuştu. Karabuka bu kovalamaca da onları
şaşırtmak için yine yön değiştirdiğinden yolu uzamış, son iki gününü
aç geçirmişti.
Dokuz Oğuzlar’ın arasına varınca ilk işi yiyecek istemek oldu.
Kendisini Kıtaylar’dan kaçmış bir Çin tutsağı diye tanıttı ve
aralarında kalmak için izin istedi. Dokuz Oğuzlar bu işi Ay Hanım’a
duyurdular. Kağan kızı onu otağına çağırarak sorguya çekti ve onun
yere diz vurarak selâm verişinden şüphelendi. Çünkü bu diz vuruşu
tam Türk göreneğince yapılmıştı. Bundan başka adının Yin-şao
olduğunu söyleyen bu adam tam Gök Türk ağzıyla güzel bir Türkçe ile
konuşuyor, üstelik de yüzü Çinliye değil Türk’e benziyordu.
Ay Hanım’ın otağında beğ olarak yalnız Yüzbaşı Kadır Bağa
bulunuyordu. Kunı Sengün ve Tungra Sem ölmüşlerdi. Dokuz Oğuz
Eli’nde Kadır Bağa’dan başka beg kalmamıştı.
Yin-şao bir aralık Ay Hanım’a çok mühim ve gizli bir şey
söyleyeceğini bildirdi. O da ne söyliyecekse Kadir Bağa’nın yanında
söylemesi gerektiği cevabını verdi. O zaman Yin-şao koynundan küçük
bir kese çıkardı. İyice dikilmiş olan bu keseyi dişiyle yırtarak
içinden bakır levha çekti. Bunu Ay Hanım’a sunarak:
- "Çin katunu Vu Katun’dan elçi olarak geliyorum" dedi.
Levhanın üstünde Vu Katun’nun mühürü kazılmış, altına da Çince
"Yin-şao elçimizdir" kelimeleri yazılmıştı.
Ay Hanım, gönülleri okuyan keskin ışıklı gözlerini Yin-şao’ya
dikmişti. Ahenkli sesiyle:
- "Çin katunu benden ne istiyor" diye sordu.
Elçi cevap verdi:
- Gök Türkler’i ortadan kaldırmak için birlikte hareket.
Ay Hanım sustu. Elçi, sözlerine devamla:
- Çin katunu iki yüz bin kişilik bir ordu hazırladı. Gök Türkler
ortadan kalktıktan sonra Ötüken’e Dokuz Oğuzlar yerleşecek ve Çin
katunu size yardımına ihtiyaç duyar yollayacak.
- Çin ordusu Gök Türkler’i yok etmeğe yeter kuvvette iken bizim
birkaç yüz çerimizin yardımına ihtiyaç duyar mı?
Çin elçisi bu soru üzerine biraz duraksadı. Fakat bunun cevabını
bulmakta da gecikmedi:
- Dokuz Oğuz çerisi ne kadar az olsa yiğitliği bakımından yine büyük
bir değer taşır. Gök Türkler gibi çetin bir yağı ile savaşırken
böyle yiğit bir ordu ihmal olunamaz.
- Güzel söyledin elçi! Ama elçiler kendilerini gizleyerek gelmezler.
Sen niçin gizleyerek geldin?
- Yumuşum gizli olduğu için Dokuz Oğuzlar’ın bile duymaması gerekti.
Vu Katun öyle buyruk verdiği için gizli geldim.
Ay Hanım düşünceye dalmıştı. Elçiye bakmakta olduğu halde aklından
türlü ihtimaller geçiyordu. Karabuka ise kağan kızının bakışlarından
rahatsız olduğunu duyuyor, onun güzelliğine şaşmaktan kendini
alamıyordu.
Nihayet Ay Hanım, Kadır Bağa’ya buyruk vererek her hangi bir Dokuz
Oğuz’un çadırında elçinin konuk edilmesini söyledi ve : " Seni yine
çağırtırım" diyerek onu otağından çıkardı.
Sonra, aldığı buyruğu yerine getirerek tekrar karşısına gelen Kadır
Bağa’ya:
- "Yüzbaşi! Bu elçiyi göz altında bulundur. Galiba bir Gök Türk
çaşıtı" diyerek onu hayretler için içinde bıraktı.