KARABUKA
Karabuka, Ay Hanım’ın kendisinden kuşkulandığını anladığı için daha
dikkatli davranmağa mecburdu. Şimdi kendisinin iki vazifesi vardı:
Ay Hanım’ı Çin’le ittifakla kandıracak, onun verdiği cevabı da Bilge
Tonyukuk’a bildirecekti. Asıl vazifesinin bu ikincisi olduğunu acaba
Ay Hanım anlamış mıydı?
Karabuka, üzerindeki şüpheyi dağıtmak için birkaç gün hareketsiz
durdu. Kimseyle konuşmuyor, pek fazla gezip tozmuyordu. Fakat akıllı
ve anlayışlı olduğu için Dokuz Oğuzlar arasındaki her şeyi kavramağa
çalışıyor, onların gücünü öğrenmeğe uğraşıyordu. Onlar şimdi beş yüz
çadırlık bir El olmuşlardı. Erleri gürbüz ve atılgan kimselerdi.
Altı yüz kadar savaşçı çıkarabilirlerdi. Ay Hanım’ı çok seviyorlar,
o da budununu yükseltmek için elinden geleni yapıyordu. Malları,
davarları da az değildi. En büyük eksiklikleri aralarında yeter
sayıda yüzbaşı ve onbaşı olmayışıydı. Ay Hanım, Karabuka’nın
gelişinden birkaç gün sonra Kadır Bağa’yı binbaşı yapmıştı. Gök
Türkler ve İlteriş Kağan için ne düşündüklerini bir türlü
anlayamıyordu. Aralarına soluksa, konuşsa, bunu da öğrenebilirdi ama
kuşkulandırmamak için hemen kimse ile görüşmüyordu.
Binbaşı Kadır Bağa sık sık kendisini görüyor ve havadan sudan bazı
şeyler konuşuyordu. Karabuka her seferinde Ay Hanım’ın ne zaman
cevap vereceğini soruyor, sabırsızlık gösteriyordu.
Bir gün yine böyle konuşurlarken Kadır Bağa birdenbire umulmadık bir
soru sordu:
- Yin-şao! Çin sarayını basan Kür Şad’ın oğlu ne oldu?
Karabuka şaşırdı. Bu soru da nereden çıkmıştı? Acaba hususi bir
maksatla mı soruyordu? Kür Şad’ın oğlu olup olmadığını bile
bilmiyordu. Fakat bir Çin elçisi olarak kendisine bu kadar
ehemmiyetle sorulan bir mesele üzerinde bilgisizlik gösteremezdi.
Hemen cevap verdi:
- Biz Kür Şad’ın ocağını söndürdük. Ne oğlu, ne de kimsesi
kalmamıştır.
Kadır Bağa bunu Ay Hanım’dan aldığı buyruk üzerine sormuş ve
Yin-şao’nun cevabını hemen kağan kızına ulaştırmıştı. Karabuka ise
başka bir yönden işkillenmişti. Kırk elli yıl önceki bir çarpışmanın
hâtırası durup dururken ne diye anılıyordu?
Birdenbire aklına İlteriş Kağan’nın ilk tuğ kaldırdığı günlerde
bütün dillerde dolaşan bir kılıç geldi: Kocamış bir demircinin
yaptığı bu kılıç Kür Şad’ın oğlu için hazırlanmıştı. Kür Şad’ın oğlu
bulunmamıştı. Fakat demirci de bunu durup dururken yapmış olamazdı
ya? Belki de onun bir bildiği vardı. Acaba Kür Şad’ın oğlu var
mıydı? Sağ mıydı?
Sağ olabilirdi. Fakat sağ olmakla ne olurdu? Karabuka birdenbire
irkildi: Kür Şad’ın oğlu sağ ise kağanlığı istiyebilir, İlteriş
Kağan’a karşı çıkabilir, böylelikle de Türkeli parçalanabilirdi.
Kadir Bağa niçin kendisine Kür Şad’ın oğlunu sormuştu? Acaba sağdı
da ondan haber mi almışlardı? Yoksa Kür Şad’ın oğlu kağanlık davası
için ortaya atılacaktı da Dokuz Oğuzlar’dan yardım mı istemişti?
Karabuka birkaç gününü hep bu işi düşünmekle geçirdi. Düşünmekten
bir şey çıkmayınca ihtiyatı bırakarak bazı Dokuz Oğuzlar’ın ağzını
aradı. Fakat yine de işe yarayacak bir şey öğrenemedi.
Böylece günler geçerken bir gün Ay Hanım’ın kendisini beklediğini
söylediler. Otağda, kağan kızının iki yanında Binbaşı Kadır Bağa ile
bir yüzbaşı bulunuyordu. Ay Hanım, Çin elçisini çok bekletmeden onun
istediği cevabı verdi: Gök Türkler’i yıkmak için Çin’e yardım
edemeyeceklerini bildirdi ve Yin-şao’ya armağanlar vererek ertesi
gün yola çıkmasını buyurdu.
Karabuka otağdan çıktığı zaman Ay Hanım yanındaki beğlere şöyle
dedi:
- Kendisinin Gök Türk çaşıtı olduğunu öğrendiğimizi sezmezse bir
zaman için rahatız demektir. Sezdiyse yakında Gök Türkler’in yeni
bir saldırışını beklemeliyiz.
Karabuka eresi gün yola koyulmuştu. Kür Şad’ın oğlu hakkındaki
şüphelerini bir an önce Bilge Tonyukuk’a bildirmek istiyordu.
Ötüken’e yine gece karanlığında girerek doğru Bilge Tonyukuk’un
otağına vardı. Bildiklerini, gördüklerini, şüphelerini anlattı. Kür
Şad’ın oğlundan söz açılınca Tonyukuk derin bir düşünceye daldı. Bu
iş onu biraz üzmüşe benziyordu. Fakat çözemeyeceği işler üzerinde
fazla durmak âdeti değildi. Başını kaldırarak Karabuka’ya sordu:
- Dokuz Oğuzlar senin Gök Türk olduğunu anladılar mı?
- Herhalde anladılar.
- Ay Hanım anlamıştır. Onun gözünden bir şey kaçmaz. Günden güne
güçlendikleri de bizim gözümüzden kaçmıyor. Üzerlerine çeri
yürütmekten başka yol yok.
Sonra ona Çin’de yapacağı işlere dair yeni buyruklar verdi. Biraz
sonra Karabuka Çin’e doğru at sürüyor karanlıkta meçhul bir atlı da
uzaktan uzağa onu kovalıyordu.
Biraz zaman geçince takip olduğunu anlayan Gök Türk çaşıtı buna bir
mana verememekle beraber atını hızlandırmaktan da geri kalmadı.
Gökte yarım ay arasıra bulutlara giriyor, sonra çıkarak sonsuz
bozkıra ışıklarını serpiyordu. İki atlı dört beş yüz adım aralıkla
yarışıyorlardı. Karabuka kendisini salkıyabilmek için bir tepe, dere
veya ağaçlık gözlüyor, fakat aksi gibi gözün alabildiğine uzanan
geniş düzlükten başka bir şey görünmüyordu.
Bir aralık arkasında göz atan Karabuka, meçhul atlının yaklaşmakta
olduğunu görünce yayını kavradı ve sadağından bir ok çekti. Ardından
gelen atlı bu hareketi görmüştü. Fakat hiç aldırmadan at tepiyor,
aralığı kapatmağa uğraşıyordu.
Bir zaman daha böyle gittiler. Aradaki açıklık üç yüz adıma inmişti.
Bozkırda atların dörtnala koşmasından doğan ahenkli ses çınlıyor,
ağzı köpüren atlar yoruluyor, fakat hızlarından bir şey
kaybetmiyordu.
Karabuka yine başını çevirerek arkaya baktı. İki atlı birbiri için
tehlikeli bölgeye girmişlerdi. Açıklık iki yüz elli adım kadar
vardı. Bu aradan atılacak oklar iki atlıya da yaman işler
edebilirdi. Karabuka daha fazla beklemeden oku kirişe yerleştirip
ardına doğru yöneltti. fırlatacaktı . tam bu sırada meçhul atlının
gür sesi bozkırda gürledi:
- Hey, Yin-şao!.. Yahşı, yaman bilmeden ok salmak olur mu?
Bunu haykırırken atını şahlandırarak durdu. Karabuka kendisini Çince
adıyla çağıran bu yabancının hareketi karşısında kaçmayı manasız
bularak gemleri kastı.
Şimdi iki atlı, uçsuz bucaksız bozkırda , yarım ayın saçtığı ışıklar
altında, iki yüz elli adım aralıkla karşı karşıya duruyordu.
Karabuka meçhul atlıyı tanımak ister gibi keskin bakışlarla bakıyor,
beriki ise atının yelesini okşuyor ve öne doğru eğiliyordu.
Karabuka, aklından geçen türlü ihtimaller arasında, karşısındakinin
kim olduğunu tanıyamamıştı. Haykırarak sormaktan başka çaresi
kalmıyordu:
- Kimsin bakalım? Yedi atanı sayar mısın?
Bu soru cevapsız kaldı. Karabuka cevap beklerken öteki hâlâ atının
yelesini okşuyor ve hiç oralı olmuyordu.
Karabuka yeniden bağırarak sorusunu tekrarladı. Karşıdaki atlı
başını kaldırarak:
- "Sen Yin-şao değil misin" diye bağırdı.
- Ben Yin-şao’yum. Ya sen kimsin?
- Senin gibi bir Türk.
Karabuka, kendisini tanıyan bu meçhul adama karşı öfke duymağa
başlamıştı:
- "Ben Türk değilim. Çinliyim" diye cevap verdi.
Öteki bu söze gür bir kahkaha ile karşılık verdi.
Gök Türk çaşıtının Sabri tükenmişti. Bu karşıdaki bahadır dost bir
insan değildi. Birden, atini dörtnala kaldırarak ona doğru saldırdı
ve okunu fırlattı. O zaman öteki hızla at döndürerek kaçmaya
başladı. Fakat atinin eşkin olduğunu biraz önce göstermişti. Ay da
bu yabancıya yardim etmek istiyor gibi bulutların ardına girmiş,
Karabuka’nın ikinci oku fırlatmasına engel olmuştu. Aradaki mesafe
gitgide büyüyordu. Zaten Karabuka’nın sonuna kadar kovalamağa gönlü
yoktu. Atını durdurarak bu yabancının kim olduğunu bir an düşündü.
Bulamadı. Kim olursa olsun diye düşünerek yeniden güneye yöneldi.
Bu sırada günlerdir ardından gelen ve onun Bilge Tonyukukla
konuştuğunu da anlayan Binbaşı Kadır Bağa kuzeye doğru at sürüyor
ve:
- "Yin-şao’nun Gök Türk çaşıtı olduğu anlaşıldı. Ay Hanim yanılmaz…
Ay Hanım yanılmaz…" diye söyleniyordu.