BOZKURTLAR DİRİLİYOR

 
 

 

 

25

25. Bölüm

AKIN

Yirmi bin atlı son hızla güneye doğru akıyordu. İlteriş Kutluk Kağan’ın üç tuğu havada dalgalanıyor, ara sıra işitilen keskin, sert buyruklarla atların nal sesleri bozkırda uğulduyordu.



Gök Türk Kağan’ı yanında başkumandan Bilge Tonyukuk olduğu halde yirmi bin atlının ortasında at sürüyor, ardından iki kardeşi, Boyla Bağa Tarkan, birkaç beğ, börüler ve muhafızlar geliyordu.



Bilge Tonyukuk çaşıtlardan gelen raporları inceledikten ve Çin’i aldatacak tedbirleri aldıktan sonra durumu kağana bildirmiş, kağan bu uygun durumdan faydalanarak zaman geçmezsizin Çin’e saldırmak kararını vermişti.



İlteriş Kutluk Kağan’ın çıkarabileceği en büyük ordu yıldırım çabukluğu ile hazırlanarak toplanmış ve aynı hızla Çin’e yönelmişti.



Yüzer kişilik bölükler bir kılıç sırtı gibi dümdüz, ayni sırada uçuyorlardı. Keskin bakışlar ileriye çevrilmiş, tabii bir alışkanlıkla düşmanı gözlüyor ve akın yapılırken artik şahıslara ait her şey, gönüllere ait her duygu geride bırakıyordu.



Akına çıkıldığının üçüncü akşamında ordu ilk defa konakladı. Ondan önce yalnız kısa molalar verilmiş, çeri geceleyin dahi yürüyerek Çin duvarına dayanmıştı. O gece Kagan’ın buyruğu ile ateş yakılmayacak, konuşulmayacak, hareket edilmeyecekti. Yalnız herkes atının yanında her an savaşa hazır olarak bekleyecek ve saldırış borusu çalınır çalınmaz çıra yakan yüzbaşıların ardından ileriye doğru at salacaktı. Bütün yüzbaşılar uzun sopalar üstünde çıralarını hazırlamışlardı. Bölükler yan yana ve ardarda sıralanmışlar, gürültü etmeden, âdeta soluk almadan bekliyorlardı.



Çok çevik ve keskin gözlü bir onbaşı yaya olarak ordudan ayrılmış, ilerleyerek Çin duvarının çok yanına kadar sokulmuş, yere yatarak ilerisini kollamağa başlamıştı. Bu onbaşı Çin duvarından verilecek işareti bekliyordu. Yanında boru ve çıra bulunuyor, boyuna ileriyi gözetliyor, ara sıra eliyle kılıcını okşuyordu.



Çin duvarından bekledikleri işareti Karabuka verecekti. Fakat Karabuka’yı bütün orduda kağanla, Bilge Tonyukuk’tan başka kimse bilmiyordu.



Ileriye bakarken başını ara sıra sağa, sola çeviren gözcü onbaşı birdenbire sağ ileride hafif bir ışık görür gibi oldu ve hemen boruya el attı. Kısa bir an sonra bu ışık adamakıllı yalazlanıp göründü ve ayni zamanda oradan gelen bir takim bağrışmalar da kulağa çarptı. Onbaşı yıldırım hızıyla ayağa fırlayarak geriye döndü ve biraz havaya kaldırdığı borusunu Gök Türk ordusuna doğru hızla üç defa üfleyerek işareti verdi. Sonra yine yıldırım hızıyla çırasını tutuşturdu ve kaldırıp sallayarak Çin duvarına, ışığın gözüktüğü yere doğru koşmağa başladı. Tam bu sırada Gök Türk ordusunda da saldırış borusu çalınmış ve bir anda tutuşan iki yüz meşalenin gerisinden yirmi bin atlı korkunç savaş haykırışlarıyla duvara doğru atılmıştı. Gözcü onbaşı çırasını sallayarak olanca hızıyla işaretin verildiği yere koşuyor, bölüklerini saldırtan yüzbaşılar da gözcüyü kovalıyordu. Bu iş o kadar çabuk olmuştu ki şöyle birden yüze kadar sayacak bir zaman geçmeden Gök Türk ordusu Çin duvarının dibine varmış ve açık bir kapıdan içeriye dalmıştı.



Karabuka ateşle işareti verdikten sonra kendisine yardim eden başka bir Türk çaşıtı ile birlikte kapıyı da açmıştı. Fakat işareti verirken Çinliler tarafından görülmüş, Çinliler bağırarak üzerine atılmışlardı.



Güç durumda idi. Bu kadar incelikle hazırlanan işin son anda bozulmaması için şimşek gibi bir hızla karar vermesi lâzımdı. O da öyle yaptı. Yaman bir sertlikle kılıç sıyırırken arkadaşına haykırdı:



- Kapının dışına fırla!... Kapamak isteyenleri okla!...



Arkadaşı onun dediğini yaparken kendisi de geriye dönüp ardından gelen Çinlilere daldı. Karga sürüsüne doğan gibi girmiş bir an kargaşalık oldu. Karabuka ve arkadaşı Gök Türk ordusuna gereken zamanı kazandırmışlardı. Gök Türk ordusu o kadar yaklaşmıştı ki artik kapıyı kapamanın imkanı yoktu. Çinliler de bunu bildikleri için kapıyla değil, canlarıyla meşguldüler.



Karabuka bir yığın Çinli’ye dalıp onları yararken bir iki hafif yara almıştı. Vazifesini yaptığı için artık kendisini kurtarmayı düşünebilirdi. Hızla fırlayarak dönemeçli merdivenleri çıkmaya başladı. Bunu yaparken bir yandan da kılıcını kınına soktu ve sadağa el atarak çektiği oku kirişe yerleştirdi. Dönemeç başında durarak ardından gelen Çinlinin karanlıkta bir gölge gibi gözüken gövdesine yapıştırdı. Aynı çabuklukla ikincisini de yere serdi.



Başka zaman olsaydı Çinliler böyle bir durumda ilerlemez, dururlar, çekilirlerdi. Fakat Gök Türk ordusu korkunç savaş haykırışlarıyla Çin duvarının kapısından içeri girer, bir yandan da duvara merdivenler dayarken önlerindeki bir tek kişi onları durduramazdı. Karabuka da bunu hesaplıyor, ona göre hareket ediyordu. Çinlileri durduramayacağını anlayınca yeniden kaçmağa başladı.



Hızla koşarken ardından gelerek omuzu üstünden aşan okun vınlayışı onu bir an duraksattı. O da bir çok çekerek Çinliler’e doğru savurdu.



Bu sırada Çin duvarının bütün kulelerinde ateşler yakılmış ve Gök Türk akını geriye, memlekete haber verilmişti.



Karabuka ilerde, Çin duvarının kıvrıldığı yere varmak için koşuyordu. Orada aşağıya inmek için dar bir merdiven olduğunu biliyordu. Oraya varırsa karanlıkta kendisini Çinliler’in gözünden kaybedeceğini umuyordu. Fakat oraya yaklaştıkça daha ileriki kuleden yakılan ateşin aydınlattığı çevreye yani tehlikeli bölgeye yanaşıyordu. Bir an durup arkasına bir ok daha çektikten sonra tekrar koşmağa başladı.



Kıvrıntıya elli adım kalmıştı. Bir ok sağından uçarak geçti



Kırk adım kala bir ok başının üzerinden vınladı.



Otuz adım kala iki ok birden sol yanından uçtu.



Yirmi adım kalmıştı. Birden ne olduğunu anlamadan ileriye doğru kaykılarak suya atılan bir insan gibi fırladı ve yerde birkaç adım sürüklenerek durdu.



O zaman bacağında duyduğu sızıyla yaralanmış olduğunu anladı. Bir ok oyluğuna batıp orada kalmıştı. Karabuka Gök Türk yüzbaşısı olduğu için yenilmeği kolay kolay kabul edemezdi. Yattığı yerden sadağına hızla el atması ve oku çekip yayına yerleştirerek gezleyip fırlatması bir oldu. Kırk adım kadar geriden koşan Çinliler’in en önde bulunanı yüreğinden vurularak kütük gibi düştü; ölüp kaldı.



Bu ölen Çinli, kovalayanların subayı idi. Onun devrilmesiyle Çinliler’in şaşkınlık içinde bir an duraksamaları Gök Türk yüzbaşısına zaman ve fırsat kazandırmıştı. Büyük bir gayretle ayağa kalkarak kıvrıntıya doğru koşmak istedi. Fakat okun saplandığı bacağı o kadar sızlıyordu ki, yürümeye imkân yoktu. Beş altı adim atarak yeniden düştü ve yeniden ok gezleyerek fırlattı. Bir Çinli’yi daha devirdi.



Şimdi iyice kulenin ışığı altında idiler. Karabuka kendisini kovalayanların yedi kişi olduklarını gördü ve o anda tulgasına bir ok yedi. Bu bir ihtardı: Ok, biraz daha aşağıdan gelip kendisini yok edebilirdi. Sürünerek kıvrıntıya doğru ilerledi. Altı yedi adımlık bir yer kalmıştı. Fakat artik oraya varmak neye yarardı? Koşamayacak olduktan sonra oraya erişmek için çabalamak boşuna değil miydi?



Karabuka bir Gök Türk yüzbaşısı gibi yıldırım hızıyla düşünerek henüz bütün umutların bitmediğini anladı. Kendisinden otuz beş kırk adim ilerde bulunan yedi Çinli’yi, onlar kendisine yaklaşmadan önce okla öldürebilirse kurtulacaktı. Bu umutla sadağına çabuk bir göz attı: Yazık! Altı ok kalmıştı. Fakat bir Gök Türk yüzbaşısı kendi gövdesine saplanmış olan oktan da faydalanabilirdi. Karabuka bunu düşünerek yattığı yerde en iyi durumunu aldı ve oklarını fırlatmaya başladı.



Çinliler sarsak hareket ediyorlardı. İlk önce koşarak Karabuka’ya yaklaşmak istediler. Böyle yaparlarsa iki üçü sağ olarak onun yanına kadar gelebilecek ve kılıçla işini bitirecekti. Fakat iki tanesi okla devrilince onlar da ok atmak sevdasına kapıldılar ve beşi birden yaylarını gerdiler.



Şimdi Gök Türk ordusunun saldırdığı yerlerden uzakça bir bölümde sapa bir yerde bulunuyorlar, bundan dolayı telâşla saldırmağa lüzum görmüyorlardı.



Karabuka, Gök Türk olduğu için onlardan çok çabuk ok çekebiliyordu. Beşi birden yay gerince o da davranıp okunu salladı ve birini daha vurarak kendisine yöneltilen beş oktan birini savaş dişi etti. Fakat geri kalan dört oktan biri yanağını yalayarak geçmiş, yüzünü bir an içinde kana bulamıştı.



Çinliler tekrar koşmağa başlayınca yüzbaşı üç okunu da inanılmaz bir çabuklukla gezleyip atarak üç Çinli’yi de yere serdi ve kuleden gelen ateşin ışığı altında tek yağısıyla baş başa kaldı.



Son Çinli’yle teke tek kaldığı zaman aralarında on, on iki adımlık bir yer vardı. Çinli, kılıcını çekmiş, son hızıyla koşarak geliyordu. Yerde olan Karabuka ona kılıçla karşı koyamazdı. Biraz önce hesapladığı gibi oyluğuna geriden ve biraz saplanmış olan oku çabucak çıkarıp Çinliye yöneltmekten başka çıkar yolu yoktu. Bu işi, aradaki açıklık kapanmadan yapmağa mecburdu.



Yaralı yüzbaşı, elini sızlayan yarasındaki oka atarak sıkıca kavradı ve bütün gücüyle çekti. Bu işi yaparken bacağına saplanmış olan ok temreninin etlerini nasıl parçalayacağını, bunun ne dayanılmaz bir acı vereceğini eskiden bir yol denemiş olduğu için biliyordu. Birden içinden bir şey koparılmış gibi bir duyguyla gözlerinin karardığını, yüreğine baygınlık geldiğini duydu. Bir an çevresini göremedi. Sonra içinden gelen bir dürtüşle bayılmanın ölmek demek olacağını düşünerek toparlandı. Yarasından çektiği oku yayına yerleştirdi. O bunları yaparken Çinli yaklaşmış, aralarında bir adımlık yer kalmıştı. Karabuka yayını gererken Çinli hızla kaldırdığı kılıcını ona doğru savuruyordu.



Bu işler olurken Gök Türk ordusu Çin duvarının kulelerini birer birer zaptedip içindekileri çabucak temizliyorlardı. Çerinin bir tümeni Çin içerisine doğru gecenin karanlığında akını başlamıştı. İlteriş Kağan Çin’e dalan bu tümüne başbuğluk ediyordu. Bilge Tonyukuk öteki tümenle duvarı tutmak, emniyetini sağlamak buyruğunu almıştı. O, kuleleri çabucak alıp ateş işaretini söndürdükten sonra kapıları tutturmuş, gereken yerlere karakollar koydurmuş ve Türk yaralılarıyla, ölülerini aratmağa başlamıştı. Bir de Karabuka’yı aratıyordu. Onunla bir yerde buluşmağa söz vermişti. Burası vaktiyle kendisinin atıyla birlikte Çin duvarından aşağıya atladığı yerdi. Onun dış veya iç tarafındaki bir yerde buluşacaklardı. Bile Tonyukuk, Karabuka’yı tanıyan iki adamını onu aramağa saldırdığı gibi kendisi de bir iki çeriyle birlikte o yörelerde dolaşıyor, çıraların ışığı altında kuytu yerleri gözden geçiriyordu. Bu işten bir sonuç çıkmayınca gür sesli birkaç çeri getirerek "Yüzbaşi Karabuka" diye dört bir yana bağırttı. Fakat bu bağırmalara karşı da bir cevap alınmadı. Tonyukuk, kararlaştırılan şekilde işaretler verilip tasarlanan bütün işler pürüzsüzce başarıldıktan sonra Karabuka’nın ölmüş olacağını pek sanmıyordu ama bu kadar araştırmadan sonra bulunmayışını da iyiye yoramıyordu.



Bilge Tonyukuk bu bilmeceyi gün doğarken çözdü. Geceleyin Çin duvarı üstündeki bir kulede biraz uyuyup tan atarken kalktıktan sonra Kağan’dan gelen ulağa cevaplarını vermiş ve çerisini gözden geçirmek üzere duvardan aşağı inmeğe davranmıştı ki bir dönemeçte birdenbire durdu. Yıkık bir mazgalın dibinde, bir merdivenin ilk basamağına yakın bir yerde Yüzbaşı Karabuka yatıyordu. Yanında, taşın çukurlaştığı yerde biriken kanı pıhtılaşmış ve bir eli kan birikintisi içinde kalmıştı. Geceleyin Çin ölülerini toplayan Gök Türkler bu loş yerdeki yüzbaşıyı görememişlerdi. Karabuka ölmüş, ölmeden önce parmağını kanına batırarak duvarın temiz ve ak bir yerine şunları yazmıştı:



" Buyruğunu yerine getirdim. Ötüken’e selâm..."

26. Bölüm



 

<< Bozkurtlar Diriliyor

Anasayfa

Düşünce Alanı >>