AKIN
Yirmi bin atlı son hızla güneye doğru akıyordu. İlteriş Kutluk
Kağan’ın üç tuğu havada dalgalanıyor, ara sıra işitilen keskin, sert
buyruklarla atların nal sesleri bozkırda uğulduyordu.
Gök Türk Kağan’ı yanında başkumandan Bilge Tonyukuk olduğu halde
yirmi bin atlının ortasında at sürüyor, ardından iki kardeşi, Boyla
Bağa Tarkan, birkaç beğ, börüler ve muhafızlar geliyordu.
Bilge Tonyukuk çaşıtlardan gelen raporları inceledikten ve Çin’i
aldatacak tedbirleri aldıktan sonra durumu kağana bildirmiş, kağan
bu uygun durumdan faydalanarak zaman geçmezsizin Çin’e saldırmak
kararını vermişti.
İlteriş Kutluk Kağan’ın çıkarabileceği en büyük ordu yıldırım
çabukluğu ile hazırlanarak toplanmış ve aynı hızla Çin’e yönelmişti.
Yüzer kişilik bölükler bir kılıç sırtı gibi dümdüz, ayni sırada
uçuyorlardı. Keskin bakışlar ileriye çevrilmiş, tabii bir
alışkanlıkla düşmanı gözlüyor ve akın yapılırken artik şahıslara ait
her şey, gönüllere ait her duygu geride bırakıyordu.
Akına çıkıldığının üçüncü akşamında ordu ilk defa konakladı. Ondan
önce yalnız kısa molalar verilmiş, çeri geceleyin dahi yürüyerek Çin
duvarına dayanmıştı. O gece Kagan’ın buyruğu ile ateş yakılmayacak,
konuşulmayacak, hareket edilmeyecekti. Yalnız herkes atının yanında
her an savaşa hazır olarak bekleyecek ve saldırış borusu çalınır
çalınmaz çıra yakan yüzbaşıların ardından ileriye doğru at
salacaktı. Bütün yüzbaşılar uzun sopalar üstünde çıralarını
hazırlamışlardı. Bölükler yan yana ve ardarda sıralanmışlar, gürültü
etmeden, âdeta soluk almadan bekliyorlardı.
Çok çevik ve keskin gözlü bir onbaşı yaya olarak ordudan ayrılmış,
ilerleyerek Çin duvarının çok yanına kadar sokulmuş, yere yatarak
ilerisini kollamağa başlamıştı. Bu onbaşı Çin duvarından verilecek
işareti bekliyordu. Yanında boru ve çıra bulunuyor, boyuna ileriyi
gözetliyor, ara sıra eliyle kılıcını okşuyordu.
Çin duvarından bekledikleri işareti Karabuka verecekti. Fakat
Karabuka’yı bütün orduda kağanla, Bilge Tonyukuk’tan başka kimse
bilmiyordu.
Ileriye bakarken başını ara sıra sağa, sola çeviren gözcü onbaşı
birdenbire sağ ileride hafif bir ışık görür gibi oldu ve hemen
boruya el attı. Kısa bir an sonra bu ışık adamakıllı yalazlanıp
göründü ve ayni zamanda oradan gelen bir takim bağrışmalar da kulağa
çarptı. Onbaşı yıldırım hızıyla ayağa fırlayarak geriye döndü ve
biraz havaya kaldırdığı borusunu Gök Türk ordusuna doğru hızla üç
defa üfleyerek işareti verdi. Sonra yine yıldırım hızıyla çırasını
tutuşturdu ve kaldırıp sallayarak Çin duvarına, ışığın gözüktüğü
yere doğru koşmağa başladı. Tam bu sırada Gök Türk ordusunda da
saldırış borusu çalınmış ve bir anda tutuşan iki yüz meşalenin
gerisinden yirmi bin atlı korkunç savaş haykırışlarıyla duvara doğru
atılmıştı. Gözcü onbaşı çırasını sallayarak olanca hızıyla işaretin
verildiği yere koşuyor, bölüklerini saldırtan yüzbaşılar da gözcüyü
kovalıyordu. Bu iş o kadar çabuk olmuştu ki şöyle birden yüze kadar
sayacak bir zaman geçmeden Gök Türk ordusu Çin duvarının dibine
varmış ve açık bir kapıdan içeriye dalmıştı.
Karabuka ateşle işareti verdikten sonra kendisine yardim eden başka
bir Türk çaşıtı ile birlikte kapıyı da açmıştı. Fakat işareti
verirken Çinliler tarafından görülmüş, Çinliler bağırarak üzerine
atılmışlardı.
Güç durumda idi. Bu kadar incelikle hazırlanan işin son anda
bozulmaması için şimşek gibi bir hızla karar vermesi lâzımdı. O da
öyle yaptı. Yaman bir sertlikle kılıç sıyırırken arkadaşına
haykırdı:
- Kapının dışına fırla!... Kapamak isteyenleri okla!...
Arkadaşı onun dediğini yaparken kendisi de geriye dönüp ardından
gelen Çinlilere daldı. Karga sürüsüne doğan gibi girmiş bir an
kargaşalık oldu. Karabuka ve arkadaşı Gök Türk ordusuna gereken
zamanı kazandırmışlardı. Gök Türk ordusu o kadar yaklaşmıştı ki
artik kapıyı kapamanın imkanı yoktu. Çinliler de bunu bildikleri
için kapıyla değil, canlarıyla meşguldüler.
Karabuka bir yığın Çinli’ye dalıp onları yararken bir iki hafif yara
almıştı. Vazifesini yaptığı için artık kendisini kurtarmayı
düşünebilirdi. Hızla fırlayarak dönemeçli merdivenleri çıkmaya
başladı. Bunu yaparken bir yandan da kılıcını kınına soktu ve sadağa
el atarak çektiği oku kirişe yerleştirdi. Dönemeç başında durarak
ardından gelen Çinlinin karanlıkta bir gölge gibi gözüken gövdesine
yapıştırdı. Aynı çabuklukla ikincisini de yere serdi.
Başka zaman olsaydı Çinliler böyle bir durumda ilerlemez, dururlar,
çekilirlerdi. Fakat Gök Türk ordusu korkunç savaş haykırışlarıyla
Çin duvarının kapısından içeri girer, bir yandan da duvara
merdivenler dayarken önlerindeki bir tek kişi onları durduramazdı.
Karabuka da bunu hesaplıyor, ona göre hareket ediyordu. Çinlileri
durduramayacağını anlayınca yeniden kaçmağa başladı.
Hızla koşarken ardından gelerek omuzu üstünden aşan okun vınlayışı
onu bir an duraksattı. O da bir çok çekerek Çinliler’e doğru
savurdu.
Bu sırada Çin duvarının bütün kulelerinde ateşler yakılmış ve Gök
Türk akını geriye, memlekete haber verilmişti.
Karabuka ilerde, Çin duvarının kıvrıldığı yere varmak için
koşuyordu. Orada aşağıya inmek için dar bir merdiven olduğunu
biliyordu. Oraya varırsa karanlıkta kendisini Çinliler’in gözünden
kaybedeceğini umuyordu. Fakat oraya yaklaştıkça daha ileriki kuleden
yakılan ateşin aydınlattığı çevreye yani tehlikeli bölgeye
yanaşıyordu. Bir an durup arkasına bir ok daha çektikten sonra
tekrar koşmağa başladı.
Kıvrıntıya elli adım kalmıştı. Bir ok sağından uçarak geçti
Kırk adım kala bir ok başının üzerinden vınladı.
Otuz adım kala iki ok birden sol yanından uçtu.
Yirmi adım kalmıştı. Birden ne olduğunu anlamadan ileriye doğru
kaykılarak suya atılan bir insan gibi fırladı ve yerde birkaç adım
sürüklenerek durdu.
O zaman bacağında duyduğu sızıyla yaralanmış olduğunu anladı. Bir ok
oyluğuna batıp orada kalmıştı. Karabuka Gök Türk yüzbaşısı olduğu
için yenilmeği kolay kolay kabul edemezdi. Yattığı yerden sadağına
hızla el atması ve oku çekip yayına yerleştirerek gezleyip
fırlatması bir oldu. Kırk adım kadar geriden koşan Çinliler’in en
önde bulunanı yüreğinden vurularak kütük gibi düştü; ölüp kaldı.
Bu ölen Çinli, kovalayanların subayı idi. Onun devrilmesiyle
Çinliler’in şaşkınlık içinde bir an duraksamaları Gök Türk
yüzbaşısına zaman ve fırsat kazandırmıştı. Büyük bir gayretle ayağa
kalkarak kıvrıntıya doğru koşmak istedi. Fakat okun saplandığı
bacağı o kadar sızlıyordu ki, yürümeye imkân yoktu. Beş altı adim
atarak yeniden düştü ve yeniden ok gezleyerek fırlattı. Bir Çinli’yi
daha devirdi.
Şimdi iyice kulenin ışığı altında idiler. Karabuka kendisini
kovalayanların yedi kişi olduklarını gördü ve o anda tulgasına bir
ok yedi. Bu bir ihtardı: Ok, biraz daha aşağıdan gelip kendisini yok
edebilirdi. Sürünerek kıvrıntıya doğru ilerledi. Altı yedi adımlık
bir yer kalmıştı. Fakat artik oraya varmak neye yarardı? Koşamayacak
olduktan sonra oraya erişmek için çabalamak boşuna değil miydi?
Karabuka bir Gök Türk yüzbaşısı gibi yıldırım hızıyla düşünerek
henüz bütün umutların bitmediğini anladı. Kendisinden otuz beş kırk
adim ilerde bulunan yedi Çinli’yi, onlar kendisine yaklaşmadan önce
okla öldürebilirse kurtulacaktı. Bu umutla sadağına çabuk bir göz
attı: Yazık! Altı ok kalmıştı. Fakat bir Gök Türk yüzbaşısı kendi
gövdesine saplanmış olan oktan da faydalanabilirdi. Karabuka bunu
düşünerek yattığı yerde en iyi durumunu aldı ve oklarını fırlatmaya
başladı.
Çinliler sarsak hareket ediyorlardı. İlk önce koşarak Karabuka’ya
yaklaşmak istediler. Böyle yaparlarsa iki üçü sağ olarak onun yanına
kadar gelebilecek ve kılıçla işini bitirecekti. Fakat iki tanesi
okla devrilince onlar da ok atmak sevdasına kapıldılar ve beşi
birden yaylarını gerdiler.
Şimdi Gök Türk ordusunun saldırdığı yerlerden uzakça bir bölümde
sapa bir yerde bulunuyorlar, bundan dolayı telâşla saldırmağa lüzum
görmüyorlardı.
Karabuka, Gök Türk olduğu için onlardan çok çabuk ok çekebiliyordu.
Beşi birden yay gerince o da davranıp okunu salladı ve birini daha
vurarak kendisine yöneltilen beş oktan birini savaş dişi etti. Fakat
geri kalan dört oktan biri yanağını yalayarak geçmiş, yüzünü bir an
içinde kana bulamıştı.
Çinliler tekrar koşmağa başlayınca yüzbaşı üç okunu da inanılmaz bir
çabuklukla gezleyip atarak üç Çinli’yi de yere serdi ve kuleden
gelen ateşin ışığı altında tek yağısıyla baş başa kaldı.
Son Çinli’yle teke tek kaldığı zaman aralarında on, on iki adımlık
bir yer vardı. Çinli, kılıcını çekmiş, son hızıyla koşarak
geliyordu. Yerde olan Karabuka ona kılıçla karşı koyamazdı. Biraz
önce hesapladığı gibi oyluğuna geriden ve biraz saplanmış olan oku
çabucak çıkarıp Çinliye yöneltmekten başka çıkar yolu yoktu. Bu işi,
aradaki açıklık kapanmadan yapmağa mecburdu.
Yaralı yüzbaşı, elini sızlayan yarasındaki oka atarak sıkıca kavradı
ve bütün gücüyle çekti. Bu işi yaparken bacağına saplanmış olan ok
temreninin etlerini nasıl parçalayacağını, bunun ne dayanılmaz bir
acı vereceğini eskiden bir yol denemiş olduğu için biliyordu. Birden
içinden bir şey koparılmış gibi bir duyguyla gözlerinin karardığını,
yüreğine baygınlık geldiğini duydu. Bir an çevresini göremedi. Sonra
içinden gelen bir dürtüşle bayılmanın ölmek demek olacağını
düşünerek toparlandı. Yarasından çektiği oku yayına yerleştirdi. O
bunları yaparken Çinli yaklaşmış, aralarında bir adımlık yer
kalmıştı. Karabuka yayını gererken Çinli hızla kaldırdığı kılıcını
ona doğru savuruyordu.
Bu işler olurken Gök Türk ordusu Çin duvarının kulelerini birer
birer zaptedip içindekileri çabucak temizliyorlardı. Çerinin bir
tümeni Çin içerisine doğru gecenin karanlığında akını başlamıştı.
İlteriş Kağan Çin’e dalan bu tümüne başbuğluk ediyordu. Bilge
Tonyukuk öteki tümenle duvarı tutmak, emniyetini sağlamak buyruğunu
almıştı. O, kuleleri çabucak alıp ateş işaretini söndürdükten sonra
kapıları tutturmuş, gereken yerlere karakollar koydurmuş ve Türk
yaralılarıyla, ölülerini aratmağa başlamıştı. Bir de Karabuka’yı
aratıyordu. Onunla bir yerde buluşmağa söz vermişti. Burası vaktiyle
kendisinin atıyla birlikte Çin duvarından aşağıya atladığı yerdi.
Onun dış veya iç tarafındaki bir yerde buluşacaklardı. Bile
Tonyukuk, Karabuka’yı tanıyan iki adamını onu aramağa saldırdığı
gibi kendisi de bir iki çeriyle birlikte o yörelerde dolaşıyor,
çıraların ışığı altında kuytu yerleri gözden geçiriyordu. Bu işten
bir sonuç çıkmayınca gür sesli birkaç çeri getirerek "Yüzbaşi Karabuka" diye dört bir yana bağırttı. Fakat bu bağırmalara karşı da
bir cevap alınmadı. Tonyukuk, kararlaştırılan şekilde işaretler
verilip tasarlanan bütün işler pürüzsüzce başarıldıktan sonra
Karabuka’nın ölmüş olacağını pek sanmıyordu ama bu kadar
araştırmadan sonra bulunmayışını da iyiye yoramıyordu.
Bilge Tonyukuk bu bilmeceyi gün doğarken çözdü. Geceleyin Çin duvarı
üstündeki bir kulede biraz uyuyup tan atarken kalktıktan sonra
Kağan’dan gelen ulağa cevaplarını vermiş ve çerisini gözden geçirmek
üzere duvardan aşağı inmeğe davranmıştı ki bir dönemeçte birdenbire
durdu. Yıkık bir mazgalın dibinde, bir merdivenin ilk basamağına
yakın bir yerde Yüzbaşı Karabuka yatıyordu. Yanında, taşın
çukurlaştığı yerde biriken kanı pıhtılaşmış ve bir eli kan
birikintisi içinde kalmıştı. Geceleyin Çin ölülerini toplayan Gök
Türkler bu loş yerdeki yüzbaşıyı görememişlerdi. Karabuka ölmüş,
ölmeden önce parmağını kanına batırarak duvarın temiz ve ak bir
yerine şunları yazmıştı:
" Buyruğunu yerine getirdim. Ötüken’e selâm..."