UMUT VE KIRGINLIK
Gök Türk ordusu büyük doyumluluklarla Ötürken’e dönüyordu. Çin
duvarı aşıldıktan sonra sınırdaki Çin kumandanlarının çıkardığı ordu
tepelenmiş; birçok mal, davar ve tutsak alınmıştı.
Onbaşı Urungu’nun içinde gizli bir sevinç vardı. Bu sevincin nereden
geldiğini düşünüyor, bulamıyordu. O da herkes gibi mal çapmış,
zengin olmuştu. Fakat bu yalancı dünyanın malı ile sevineceği asla
aklına gelmediği için gönlündeki genişliğin sebebi bulur gibi oldu,
buldu ve dudaklarından belirsiz birkaç söz döküldükten sonra yüzü
kıpkırmızı oldu.
Urungu, farkına varmadan Ay Hanım’ı düşünürken ona vaktiyle yaptığı
evlenme teklifini, Ay Hanım’ın da reddedişini hatırladı. Kağan kızı
o zaman kendisini "karabudundansın" diye çevirmiş, fakat sonra bir
Gök Türk tegini olduğunu öğrenmişti. Şimdi her halde fikrini
değiştirmiş olmalıydı. Urungu, birdenbire içinde derin bir
bahtiyarlık dalgalanması olduğunu duydu. İşte, hayaline
getiremiyecegi kadar zengin de olmuştu. Şüphesiz, bu şartlar altında
Ay Hanım’ın karşısında yere diz vurursa başka türlü karşılanırdı.
Fakat Urungu’nun yüreğindeki sevinç uzun sürmedi: Kendisinin kim
olduğu gizli kalacağı için Ay Hanım onunla yine evlenmezdi. Sonra
Dokuz Oğuzlar ne derdi?
Fakat Kür Şad’ın oğlu içinden gelen sese uyacaktı. Ötüken’e varır
varmaz kuzeye doğru gidip kağan kızını bulacak, yeniden evlenme
teklifi yapacaktı.
Gök Türk ordusu Ötüken’e bir bayram görünüşü içinde vardı. Ilteriş
Kagan şimdiye kadar yaptığı savaşların en büyüğünü kazanmıştı. Şimdi
Beçlere ulu bir şölen veriyordu. Her yanda davullar çalınıyor,
kımızlar içiliyor, gençler güreşiyor, yiğitler at yarıştırıyordu.
Urungu eğlencelere katılmadı. Oğlu Taçam andası Yüzbaşı Börü’yü
gördükten sonra yanına bolca azık alarak kuzeye doğru yola çıktı.
İlk günün sevinci geceleyin sona erdi. Ertesi sabah tasaya benzer
bir duygu, anlaşılmaz bir ürkeklik sezinledi.üçüncü gün içindeki
kıpırdanışların korkuya benzer bir hal aldığını anladı.
Bunca tehlikelerin içinde yaşamış, ölüme göz kırpmadan bakmış olan
Urungu bu korkuya benzer duygudan rahatsız oldu. Fakat onu içinden
atmağa imkân yoktu.
Ay Hanım’a yaklaştıkça yürüyüş hızını azaltıyor, yollarda kendisini
eğlendirecek, alıkoyacak sebepler bulunuyordu. Hatta bir geyiği
kovalamak bahanesiyle doğuya doğru epey kaydığının farkındaydı.
Bir gün apansızın bir yaralıyla karşılaştı. Böğründen bir okla
vurulmuş olan bu adam bir Kitay’dı. Yerde yatıyor, baş ucunda atı
bekliyordu. Urungu yere atlayarak yaralının başını koluna aldı ve
kımız çamçağı ağzına dayadı. Kıtay’da artık hayır kalmamamıştı.
Ancak bir iki yudum içebildi. Soluğu kesilerek:
- "Beni sizden biri vurdu" dedi.
İlteriş Kutluk Kağan, Kıtaylarla yedi defa savaşarak onlara baş
eğdirmiş, vergiye başlamıştı. Hatta bu savaşlara Urungu da
katılmıştı. Şimdi, Kıtaylarla barış içinde yaşandığı bir günde bir
Gök Türk’ün onu vurması tuhaftı.
Urungu, işi anlamak istediğinden çok, yaralı Kıtay’a bir şey
söylemiş söylemiş olmak için:
- "Niçin vuruştunuz" diye sordu.
Öteki güçlükle konuşarak:
- "Bilmiyorum" diye cevap verdi ve hafifçe inledi.
Urungu’nun merakı uyanmıştı:
- Bilmeden nasıl vuruştun?
- Aramızda bir vuruş bile olmadı. Şurada yere oturmuş, ağlıyordu.
Niçin ağladığını sordum. Yaram sızlıyor dedi. Dağlamak için yanına
indim. Yaram gözükmez, gönül yarası dedi. Buna kamlar karışır dedim.
Atıma atladım. Gidiyordum. Sıçrayarak atımı tuttu. Sevgi mi
üstündür, öç mü dedi. Öç dedim. Sevgiyi üstün tutmak olmaz mı diye
sordu. Böyle şey er kişiye yakışmaz dedim. Hemen yay çekip beni
vurdu. Sonra bağıra bağıra batıya doğru at sürdü.
Urungu’nun kaşları çatıldı. Gözleri istemeyerek batıya çevrildi:
"Ufkun ardında Ay Hanım’ın yurdu" vardı. Hüzünlü bakışları bir zaman
oraya takıldıktan sonra Kıtay’a :
- "Seni ne zaman vurdu" diye sordu.
Yaralı uzun uzun göğe baktıktan sonra "dün" dedi ve artık hiçbir şey
söylemedi. Göğe takılı bakışları donuklaştı. Başını sağa çevirerek
öylece kaldı. Ölmüştü.
Atının üstünde yavaş yavaş batıya doğru ilerleyen Urungu gönlünde
bir ağırlık duyuyordu. Şu boşu boşuna öldürülen Kıtay’a acımıştı.
Nice ölümler görmüş, nice acıları içine sindirmiş olan Urungu için
bu bir tek ölümden duyulan acı anlaşılmaz bir şeydi. Tanımadığı bir
Kıtay için böyle üzülmek.... Acaba yüreği mi yufkalaşmıştı? Bu
düşünce onu biraz uyarır, sarsar gibi oldu ve o zaman duyduğu acının
bu ölümden değil, ölenin anlattıklarından geldiğini anladı: Sevgi mi
üstündür, öç mü? Öç! Sevgiyi üstün tutmak olmaz mı? Böyle şey er
kişiye yakışmaz!...
Gök Türk onbaşısı, Kıtay’dan erlik dersi mi alacaktı? Birdenbire
düşünce yığınları altında ezileceğini anlayarak atını tepti ve
dörtnala her şeyi unutmak istedi. Unuttu da... görmeden bakıyor,
bilmeden gidiyordu.
Sonra, ansızın atını yavaşlattı. Ufka bakarak güneşin batmak üzere
olduğunu gördü. Ne kadar zaman yol aldığını bilmiyordu. Fakat
bulunduğu yeri tanımış, Ay Hanım’a yaklaştığını anlayarak yüreği
hızla çarpmıştı. Ona ulaşmak için yarim günlük yolu vardı. Şimdi ne
yapacaktı?
Bir an bunu düşündü. Kararsızlık içinde sikilirken geniş bozkırda
dalgalanan bir at sesiyle başını çevirdi: güneyden doludizgin bir
atlı geliyordu. Bunu doludizgin bir gidiş denemezdi. Sanki ardından
canına susamış bir ordu geliyormuş gibi at koşturuyor, yolları
geçerek değil, yırtarak yaklaşıyordu.
Urungu bütün bozkırlılar gibi tetikte olmakla beraber atinin üstünde
kıpırdamaksızın duruyor, onun yaklaşmasını bekliyordu.
Dizgin boşaltan adam yaklaştı, yaklaştı. Urungu’nun tam önünde atını
şahlandırarak durdu ve yüzü gözü kan içinde, giyimleri toz toprak
içinde, giyimleri toz toprak içinde bir er öfkeyle bağırdı:
- De bakalım bahadır! Sevgi mi üstündür, öç mü?
Urungu’nun bakışlarını keskinleştirdi. Kana ve toza bulanmış bir yüz
altında Deli Ersegün’ü tanıdı. Tok, fakat üzüntülü bir sesle:
- "Bu soru adam öldürmeğe değer mi" diye cevap verdi.
Ersegün başını kaldırarak yani başına kadar geldi. Hayretle:
- "Onbaşi! Sen misin" dedi.
Urungu, Deli Ersegün’ün ele, avuca sığmaz bir çocuk olduğunu
bilmiyor değildi. Fakat şimdi onda olağanüstü bir hâl olduğunu da
muhakkaktı. Belâ arıyor gibi bakışları vardı. Öfkeli sesiyle:
- "Kıtay ölmüş mü" diye sordu.
- Niçin öldüğünü bilmeden öldü.
Ersegün yorgunluktan değil, öfkeden, delilikten çılgınlıktan
soluyordu. Urungu da buraya belâ aramak için gelmişti. Fakat o, belâ
aradığını gösterişle belli etmiyor, bağırmıyor, delirmiyordu.
Ersegün’ün garip sorusundaki sebebi anlamak kendi içindeki bir
düğümü de çözecekti. Deli çocuğa:
- "Sevgi ile öcü niçin ölçüştürüyorsun" diye sordu, "bunlar kılıçla
ok gibi ayrı şeylerdir. İkisinin de üstün olduğu
zaman vardır."
Ersegün’ün kanlı gözleri kıvılcım gibi parladı. Bağırarak:
- "Gönlümdeki kördüğümü çözmek istiyorum" dedi.
Urungu, kaşları çatılarak sordu:
- Gönlünde ne var?
- Güzel bir kız seviyorum.
- Bunun için suçsuz Kitay öldürülür mü? Gider alırsın.
Urungu bu sözleri ciddiyetle söyledikten sonra Ay Hanım’ı hatırladı
ve acı acı gülümsedi. "Gider, alırsın" derken gayet samimiydi. Fakat
işte kendisi de ayni durumda olduğu halde gidip alamıyordu. Ersegün’ün bir beğ olduğunu düşünerek acı gülüşünü bıraktı ve:
- "Sen yüce bir beğsin. İstediğin kızı alabilirsin" dedi.
Deli Ersegün’ün yüzü bir tipi gibi karıştı:
- Ben beğim ama o da han kızı. Hem de babamı öldürmüş olan bir han
kızı...
Urungu her şeyi anlamıştı. Şimdi onun yüzü bir tipi gibi, kasırga
gibi olmuştu.
- "Ay Hanım’dan mı bahsediyorsun" diye sordu.
Öteki bağırıyordu:
- Ne sandın ya onbaşı? Kağan kızının karşısında beğlik söker mi? Hem
de kılıç kullanan, erleri yenen, öldüren, yaralayan kağan kızı...
Urungu artık işitmiyordu. Erleri yaralayan kağan kızından söz
açılınca kendi yarasını da hatırlamıştı. Ama bunun, omzuna saplanan
ok yarası mı, yoksa gönlüne saplanan sevgi yarası mı olduğunu
ayıramıyordu.
Birdenbire içinin büyük bir acıyla yeniden sızladığını duydu. Bütün
acılar karşısında yaptığı gibi dimdik durarak karşısındaki genç beğe
baktı ve:
- "Buraya, bana bunları söylemek için mi geldin" diye sordu.
- Hayır Ay Hanım’ı istemek için geldim.
Urungu’nun gözleri dumanlandı:
- Ne diye ona gitmiyorsun da çevrede dolaşan suçsuzlara
saldırıyorsun?
- Babamı öldüren kıza gönül vermek alçaklık olmasın diye korkuyorum.
- Baban tuzakta, pusuda değil, savaşta öldürüldü. Kişi çadırda doğar
çayırda ölür. Tanrı’nın koyduğu yasaya karşı gelinmez.
Deli Ersegün’ün sinirli yüzü gülümsedi:
- Güzel dedin be onbaşı! Öyleyse bu geceden tezi yok. Gidip
isteyelim.
- Git iste!
- Sen benimle gelmez misin?
- Hayır!
- Neden be onbaşı? Bana bunca us verip yol gösterdin. Gelsen iyi
olurdu.
Urungu, atini güneye çevirmişti:
- "Bir beğ, bir kağan kızını isterken karabudundan birisi araya
giremez" dedi.
Gece inerken bozkırda delicesine koşturulan atların nal sesleri göğe
yükseliyordu. Genç bir atlı, bahtiyar bir gülümseme ile kuzeye doğru
at koştururken, geçkin bir atlı onun tam aksine uçuyor, mesafeleri
yırtarak Ötüken’e doğru gidiyor, boyuna mahmuzlanan eşkin atın
görülmemiş bir hızla ileriye atılışı gitgide daha korkunç ve daha
tehlikeli bir hal alıyordu..