Taçam, babasının çok yorgun ve
bunlu bir yüzle Ötüken’e dönüşünden bir şey anlamamıştı. Nereye
gidip geldiğini de bilmiyordu. Kendini bildi bileli babasının üzgün
durduğunun farkında idi ama bu seferki haline hiç rastlamamıştı.
Onbaşı Urungu’da eşi görülmemiş bir bitiklik vardı. Taçam bir şey
öğrenmek için ona yaklaşmak istedi. Fakat başaramadı. Buna içi
sıkıldı. Sıkıntısını dağıtmak için Ötüken’in bu en güzel günlerinde
herkesin yaptığı gibi ormana gidip avlanmak, at koşturmak istedi.
Ötüken ormanlarının en güzel
günleriydi. Ötükenliler bu güzel günleri tatmak istiyorlarmış gibi
teker teker, yahut üçer beşer geziyorlar, av avlıyorlar, kuş
kuşluyorlar, yarışıyorlardı. Kimisi güreşiyor, ötede beride kopuz
çalıp eğlenenlere de raslanıyordu.
Taçam kendisini bu güzel havaya,
güzel ağaçlara ve eğlencelere kaptırınca iç sıkıntısını unuttu;
ormanın sarp yerlerine doğru at sürdü ve birdenbire uzaktan gördüğü
bir geyiği yakalamak için hızla oraya saldırdı. Çok çevik olan
geyik hem iyi kaçıyor, hem de umulmadık anlarda sağa, sola saparak
şaşırtmacalar yapıyordu. Taçam öfkelenmeğe başlamış ve hızını
arttırmıştı. Bu hız arttırış iyi olmadı : Aynı çabuklukla bir
dönemeci dönerken at koşturan başka birisiyle çarpıştı. Sert bir
fırlayışla yere düştü. Başını ağaca vurarak bayıldı.
Kendisine çarpan atlı da yere
yıkılmış, sersemlemiş fakat başka bir şey olmamıştı. Hemen
doğrularak sırtını bir ağaca yaslayan bu adam, kocamış Binbaşı
Pars’ın küçük oğlu topal Yula idi. Biraz sonra yorga yürüyüşle üç
atlı daha gelerek kaza yerinde durdular. Bunlar Binbaşı Parsla büyük
oğlu Yüzbaşı Ezgene ve at uşağı Çalkara idi.
Durumu görünce atlarından
indiler. Taçam sessiz ve hareketsiz yatıyordu. Pars, Ezgene’ye :
-
"Bak bakalım"dedi, "şu er ölmüş mü?”
gülmez yüzlü Ezgene çömelip
elini Taçam’ın yüreğine koyduktan sonra babasına bakarak:
-
"Taçam"dedi.
Taçam adını ne Pars, ne de
Ezgene işitmemişlerdi. Bakıştılar. Yula açıkladı:
-
Onbaşı Urungu’nun oğlu!...
Pars irkildi:
-
Urungu’nun oğlu mu?
-
Evet.
İş değişiyordu. Fazla
düşünmeksizin Çalkara’ya buyruk verdi:
-
Tez davran! Çadır, azık, kımız, at getir. Bir de utacı bul.
Bu gece burada kalacağız.
Çalkara doludizgin giderken
Pars, yaralının yanına eğilerek gözden geçirmeğe koyuldu. Gözleri
kapalıydı. Hafif hafif soluyordu. Başındaki yaradan sızan kanlar
yüzünde, saçlarında pıhtılaşmıştı. Kocamış binbaşı, onun yüzüne
bakarken hayretten düşüyordu. Çünkü vaktiyle Ötüken’den ayrıldığı
sıralarda Kür Şad kaç yaşlarında idiyse torunu da şimdi o yaşlarda
bulunuyor ve Kür Şad’a Urungu’dan daha çok benziyordu. Pars içinde
derin bir acı duyuyordu. Urungu’nun başka oğlu yoktu. Taçam’ın da
oğlu olup olmadığını bilmiyor, onu Kür Şad soyunun son eri diye
tanıyordu. Şimdi bu son er boşu boşuna bir kaza yüzünden ölürse Kür
Şad soyu tükenmiş olacaktı.
Onbaşı Yula, babasının yüzündeki
kederi okumakta gecikmedi:
-
"Taçam’ı son Çin akınında görmüştüm. Yaman vuruşuyordu.
Ölürse yazık olacak"dedi.
Pars, içinden geçen binbir duygu
ile küçük oğlunun yüzüne baktı. Yula bu bakıştaki manayı
kavramamıştı. Taçam’ın yiğitliğinden babası şüphe ediyor sandı:
-
"Çok er kişi olduğunu gözümle gördüm. Böyle bir yiğide yazık
olmaz mı"diye sordu.
Pars bunlu sesiyle cevap verdi:
-
Bunu yalnız yiğit bir er olarak mı görüyorsun?
-
Ya ne diye göreceğim?
Yaşlı binbaşı gözlerini iki
oğluna gezdirdikten sonra Taçam’a bakarak:
-
"Talih biraz başka türlü gitseydi bu baygın yiğidi belki
kağan olarak görecektiniz"dedi.
Yüzbaşı Ezgene ile Onbaşı Yula
şöyle bir bakıştılar. Ezgene’nin gülmez yüzü daha bir somurtkan hal
aldı. Yula: "Kocamış babam galiba bunadı"diye düşündü. Pars onların
bu durumunu görmüyormuş gibi sözünü tamamladı ve bu sözler iki oğlu
şaşkınlıktan afallattı:
-
Bu yiğit, Kür Şad’ın torunudur.
Ezgene ile Yula’nın dilleri
tutulmuştu. Bir şey diyemiyorlar, şakın şaşkın bir Taçam’a, bir
babalarına, bir birbirlerine bakıyorlardı.
İlk defa dili çözülen Ezgene
oldu:
-
Demek Onbaşı Urungu, Kür Şad’ın oğlu?
-
Evet!
-
Neden bunu saklıyor?
Pars yorgundu. Çok konuşmağa
istekli gözükmüyordu.
-
Kendisini Çinlilerden kurtarmak için uzun yıllar kim olduğunu
gizleyen anasına söz verdiği için...
Yula, bu akla gelmedik iş için
babasına bir soru sormaktan kendisini alamadı:
-
Taçam bunu biliyor mu?
-
Hayır! Kimse bilmiyor...
İki oğul bu işi kendisinin nasıl
bildiğini babalarına sormadılar. Sonra, üçü birden yaralıya döndüler
ve yeniden yüreğini yokladılar. Şimdi yüreği aşırı bir çabuklukla
çarpıyordu.
Taçam yaşıyordu. Başını şiddetle
ağaca çarptığı zaman bayılmış, fakat sonra yüreğini dinledikleri
zaman ayılır gibi olmuş, hatta bir aralık gözlerini açmış, fakat
büyük bir yorgunluk duyduğu için yeniden kapatmıştı. Gözlerini açıp
kapadığını ötekiler görmemişti. Taçam, kendisini çadırına
götürmelerini söyleyecekti. Korkunç bir şey: Konuşamıyordu.
Gözlerini açtığı zaman çevresini görmüş, Pars’ı tanımıştı.
Konuşulanları işitiyordu. Fakat dili tutulmuş, bir türlü
konuşamıyordu. Kendisini zorladı. Boşuna... O zaman içine yaman bir
korku düştü: Konuşamamak! Bu, yıldırıcı bir şeydi. Yeniden kendinden
geçer gibi oldu. Fakat konuşamamaktan o kadar ürkmüştü ki sinirleri
kamçılanarak ayıldı ve kıpırdarsa bir daha konuşamayacakmış gibi
öylece sessiz, hareketsiz, âdeta soluk almaktan bile çekinerek
kaldı.
İşte o zaman binbaşı Parsla
oğullarının bütün konuştuklarını işitti ve kendisinin Kür Şad’ın
torunu olduğunu sevinç, hayret ve korkuyla öğrendi. Yüreği göğsünü
delecek gibi çarpmağa başladı.
Çalkara yedeğindeki
atlarla ve utacı ile geldiği zaman Taçam hâlâ kıpırdamadan yatıyor,
sesleri belli belirsiz bir şekilde işitiyordu. Beyni, öğrendiği
büyük hakikatle o kadar doluydu ki herkes kendisine "Kür Şad’ın
torunusun"der gibi geliyordu.
Utacı başındaki yaraya kızıl bir
em sürüp uğdu. Ağzına birkaç yudum ayran akıttı. Sonra durumun
umutsuz olduğunu Pars’a söyledi. Bu haber kocamış binbaşıyı çok
sıkmıştı:
-
"Bunu mutlaka kurtarmalı"dedi.
Utacı, yaralının göğsüne elini
bastırıp yüreğini dinledikten sonra:
-
"Bundan ötesine kamlar karışır"diyerek kestirip attı.
Çalkara aldığı buyruk üzerine
Taçam’ın üstüne bir çadır kurmuş ve Taçam’ı kalın bir keçenin
üzerine yatırmıştı. Öteki çadırda Pars Beğ yatacaktı. Akşam
oluyordu. Utacı ile Çalkara yanlarına yedek atlar olduğu halde
Ötüken’in en ünlü kamını getirmeğe gidiyorlardı.
Taçam’ın yattığı çadırım kapısı
açıktı. Parsla oğulları kapının önünde bağdaş kurarak oturdular.
Yaralıyı bekleyerek yemeklerini yediler. Pars yalnız kımız içti ve
güneş battıktan sonra içine çöken gariplikle söze başladı:
-
Ben Kür Şad’ı tanıdığım zaman o aşağı yukarı Taçam’ın
yaşındaydı. Başka hiçbir şey bilmesem bile yalnız yüz benzerlikleri
bana her şeyi anlatabilirdi.
Ezgene sordu:
-
Başka ne biliyorsun?
-
Urungu’nun ok atışını gördükten sonra şüphelenmiş, onu
yakından gördükten sonra şüphem büsbütün artmıştı. Belindeki bıçağı
görünce hiç şüphem kalmadı.