GÜNEŞ BATARKEN
Yaşlı Onbaşı Urungu ile çocuk onbaşı Deli Ersegün’ün mangaları yan
yana düşmüştü. Ay Hanım’a yaptığı evlenme teklifi reddedildikten
sonra Ersegün büsbütün delirmiş, delirmek ne, çılgına dönmüştü.
Kanındaki çılgınlığı söndürebilmek için Ay Hanım’ı almaktan başka
çare olmadığını biliyordu. Dokuz Oğuzlar’a karşı açılan savaş,
içindeki umut ışıklarını parlatmış, çocuk gönlünü sevindirmişti. Gök
Türkler arasında bu savaşı onun kadar isteyen yoktu.
Urungu başka türlü düşünüyor, Ay Hanım’a bir kötülük gelmesinden
korkuyordu. Ona bir kötülük gelmesindense bunu görmemek için daha
önce ölmeği candan arzuluyor, bugün hayatındaki en kıyasıya dövüşü
yapacağını anlıyordu.
Urungu ile Ersegün’ün mangaları hem yan yana, hem de en öndeydi.
İlteriş Kağanla Bilge Tonyukuk; Dokuz Oğuz, daha doğrusu Ay Hanım
işini kökünden bitirmek için on bin kişiyle yürümüşlerdi.
Her şey gizli tutulmuş ve hızla harekete geçilmiş olduğu halde Dokuz
Oğuzlar yine tam bir baskına uğratılamamıştı. Son anlarda işi haber
alığ hazırlanmışlar, ağırlıklarıyla kadın ve çocuklarını geri
çekecek zaman bulamadıkları için bütün azimleriyle bir ölüm dirim
savaşını göze almışlardı. Onlar bu kanlı oyuna ancak üç bin kişi
sokabiliyorlardı.
Vuruş, iki tarafın istek ve düşüncelerindeki keskinlik dolayısıyla
pek sert ve hızlı başladı. Önce Türk usulünce çabuk ilerlemeler ve
yapmacık kaçmalarla ileri, geri giderek birbirlerini ona tuttular.
Sonra, sadaklar boşalınca kargı ve kılıçlara davranarak saldırıp
birbirlerine değdiler.
Deli Ersegün, buyruğundaki mangaya kumanda etmeği unutmuştu. Öyle
ki, vuruşlarından bazıları Gök Türkler’e değdiği halde aldırmıyor,
boyuna ilerliyordu. Çünkü o iyice tasarlamıştı: Ay Hanım’ın otağına
varacak; onu diri yaralı veya ölü olarak ele geçirecekti. Ay Hanım
ölecekse Ersegün’ün kılıcı ile ölmeliydi.
Urungu da aynı hedefe doğru at salmıştı. Fakat o mangasına buyruk
veriyor, vurduğu yeri görüyor, Ay Hanım’ın otağına ulaşmayı da onu
tehlikeden korumak için istiyordu.
Ay Hanım’ın karargâhı üç kat üstün Gök Türkler tarafından kaz
kanadına alınarak çevrildiği için işin sonunda otağa varılacağı
belliydi. İş, oraya başkalarından önce varmakta idi.
Daha ne otağ, ne de Ay Hanım görünmediği halde Dokuz Oğuzlar’ın
direnişindeki sertlikte ve gözü peklikten dolayı, savaşı Ay Hanım’ın
idare ettiğini Urungu anlamıştı. O, ordusunu yalnız yiğitliği ve
aklı ile yürütmüyor, güzelliği ile de heyecanlandırıyordu. Dokuz
Oğuz çerilerinin göz kırpmadan ölüme öyle atılışları, ses çıkarmadan
öyle bir düşüşleri ve inlemeden öyle bir ölüşleri vardı ki, bunun
gizli mânâsını ancak Urungu anlayabilirdi.
İki taraf bütün maddî ve manevî kuvvetlerini ortaya atarak
vuruşuyorlardı. Urungu, bütün mangasını kaybettiği ve yaralı olduğu
halde, Ay Hanım’ın otağına yaklaştığı bir sırada atı vuruldu ve
kendisini yalın kılıç yerde buldu. Çevresine çabuk bir göz fırlattı
ve buradakilerden çoğunun da yaya olduğunu gördü. Atı vurulmamış
olanlar da, kağnılar ve ağırlıklarla berkitilmiş olan bu alanda daha
iyi vuruşabilmek için atlarından iniyorlardı. Urungu, Dokuz Oğuzlar
tarafından zırhlı giyimler içindeki Kadır Bağa’yı tanıdı ve yarım
kalmış dövüşü hatırladı. Fakat Ay Hanım’ın otağı yanında bulunuşları
ona yarım kalmış dövüşü unutturmakta gecikmedi. O şimdi yalnız Ay
Hanım’ı düşünüyordu. Bu düşünceyle kılıcını savurarak Dokuz
Oğuzlar’ın üzerine atıldı.
Akşam olurken savaşın sonu belli olmuştu: Dokuz Oğuz ordusu
parçalanarak üçe ayrılmış, Ay Hanım’ın otağı sarılmış ve Dokuz
Oğuzlar’ın çoğu er meydanında can vermişti. Binbaşı Kadır Bağa,
yanında kalan son bahadırlarıyla birlikte Ay Hanım’ı müdafaaya
çalışıyor, Ay Hanım da elinde yay olduğu halde bu direnişe katılmış
bulunuyordu. Dar bir yerde yapılan kanlı ve kırıcı vuruşma herkesi
birbirine karıştırmış ve artık düzen, buyruk, sıra kalmamıştı.
Binbaşılar, yüzbaşılar, onbaşılar ve erler yan yana ve kendi
başlarına vuruşuyorlardı.
Yüzbaşı Börü de otağa yaklaşanlar arasında idi. Kan ter içinde
olduğu halde çarpışıyor, Gök Türk Kağanlığı’nın amacı olan Ay
Hanım’ı tutsak etmek şerefini kendisi kazanmak için atılganlığın son
kertesine vararak savaşıyordu. Bir aralık kendisini zırhlı bir Dokuz
Oğuz beğinin karşısında buldu. Büyük bir yiğitlikle vuruşan bu beğ,
Kadır Bağa idi. İki bahadır karşı karşıya idiler. Bir an bile
durmadan birer adım attılar ve aradaki açıklığı kapatarak görülmemiş
bir sertlikte kılıçlaşmağa başladılar. Kadır Bağa zırhlı olduğu için
kılıç değmelerinden çekinmiyor, ümitsiz saldırışlarla bütün Gök
Türkler’e meydan okuyordu.
Otağın önündeki alan gitgide daralıyor. Dokuz Oğuzlar’ı, birer birer
deviren, kendilerini de birer birer deviren Gök Türkler, Ay Hanım’ın
otağının kapısına durmaksızın yaklaşıyorlardı. Bu daracık yerde
şimdi Yüzbaşı Ezgene ile Onbaşı Yula da bulunuyor, biraz daha geride
Taçam ve Binbaşı Pars göze çarpıyordu. Deli Ersegün savaş naraları
atıyor, otağa varmak için karşısındakileri bırakarak sağa sola
seğirtiyor, fakat Dokuz Oğuzlar ardını bırakmayınca ister istemez
dönerek yine tutuşuyordu.
Güneş batarken Kadır Bağa otağa girdi. Loş bir görünüşle kanlı bir
sahnenin birleştiği otağda okların uçmasından doğan vınlayışlar
havayı titretirken üç kişinin birbirine girerek boğuştukları, kılıç
ve bıçakların parladığı görüldü. Üçü birden yuvarlandıktan sonra
biri sendeleyerek ayağa kalktı ve kapıdan dışarı fırladı.
Dışarıda son boğuşmalar oluyordu. Kocamış binbaşı Pars ayakta, atını
yelesine dayanmış, duruyordu. Yaralı değildi. Fakat bu yaşta yaptığı
dövüş onu yormuş, yıpratmıştı. Gücü kesilmiş, soluyordu. Karşısında
büyük oğlu Ezgene kan içinde duruyor, üzgün gözlerle babasına
bakıyordu.
Urungu, karşısında dövüşecek kimse kalmadığını görünce hızla otağa
koştu. Adımını atar atmaz, karanlıkta bir şey görmediği için bir an
durdu. Sonra yerde bir kıpırdanma görerek kılıcına davranarak oraya
baktı: Bir ağır yaralıydı. yanında birisi daha yatıyordu. Urungu
bakışlarını keskinleştirince tanıdı ve :
- "Sen misin Kadır Bağa" diye sordu.
Kadır Bağa gülümsedi:
- "Yazık! Seninle dövüşümüzü yapamadan öleceğim" dedi ve yanında
yatanı göstererek Urungu’nun içini sızlattı:
- Bu da sizden...
Artık gözleri loşluğa alışan Urungu gösterilen yere bakınca bir Gök
Türk’ün yattığını gördü ve andası Yüzbaşı Börü’yü tanıdı. Börü Beğ
er meydanında, bir daha kalkmamak üzere düşmüştü.
Urungu irkilerek bir adım attı:
- Kadır Bağa! Ay Hanım nerede?
Bu sert seste yalvaran bir eda vardı. Ölüm halinde olan Dokuz Oğuz
beği hıçkırdı:
- Ay Hanım Uçmağa vardı. Onu siz öldürdünüz!

Bunu söyleyerek eliyle otağın bir köşesini gösterdi.
Artık karanlığa iyice alışmış olan Urungu başını kaldırdı ve
ölülerle dolu otağın içinde Ay Hanım’ı tanıdı. Göğsünde bir ok
olduğu halde yatıyordu. Her zamankinden daha güzeldi. Konuşulanları
işitiyor, hâttâ gönülden geçenleri anlıyormuş gibi bir hali vardı.
Urungu’nun kılıcı elinden düşmüştü. İnanamıyor gibi, düş görüyor
gibi bu sevgili ölüye bakıyordu. Birden canlandı. Sadağını çıkararak
yere attı ve Ay Hanım’ın yanına gelerek diz çöktü.

- "Ay Hanım! Ay Hanım" diye seslendi. İşte o zaman öldüğüne inanarak
derin bir ah çekti. Sonra incitmekten çekinerek onu kucağın aldı ve
otağın kapısına yöneldi. Kadır Bağa hâlâ ağlıyordu:
- "Onu yalnız bırakma. Hep seni beklemişti" dedi ve hıçkırıklar
arasında öldü.
Urungu artık beyninin saplandığı tek düşünceden başka bir şey
düşünmüyordu. Kolları arasında kağan kızı olduğu halde otağdan
çıktı. Dumanlı gözlerle çevresine şöyle bir baktı. Uzakta Deli
Ersegün bir Dokuz Oğuzla vuruşuyor, daha yakında da oğlu Taçam başka
bir Dokuz Oğuzla boğuşuyordu. Otağ kapısının hemen yanında ise
Binbaşı Pars’la yüzbaşı Ezgene karşı karşıya duruyorlardı.
Üzgündüler. Çünkü Ay Hanım’ı Yüzbaşı Ezgene öldürmüştü.
Otağın içinde son vuruşma yapılırken üst üste oklarla arkadaşlarının
devrildiği gören Ezgene sadağa el atarak okların geldiği yana bir ok
da kendi fırlatmış, fakat okunu fırlattıktan sonra kimi vurduğunun
farkına varmıştı. Okunu atarken çevresini görecek durumda değildi.
Çünkü Kadır Bağa, tek başına hepsini temizleyecek bir sertlikte
dövüşüyordu. O zaman Börü ile birlikte onun üzerine atılmışlar,
birbirlerini bıçaklamışlar ve bu kanlı oyundan yalnız kendisi sağ
çıkmıştı.
Ezgene bunları babasına anlatırken onun kendisini avundurmasını
bekliyordu. Fakat Pars avutmuyor, bilâkis her şeye rağmen okunu
attığı yeri görmesi gerektiğini söylüyordu. Vurduğu kız hem Ay
Hanım, hem de akrabaları idi.
Onlar böyle konuşarak üzüntü içinde kıvranırlarken Urungu’nun, kağan
kızını kucağına almış olduğu halde çıktığını görerek sustular. Kür
Şad’ın oğlu karşılarına dikilerek:
- "Pars Beğ! Belimdeki bıçağı kemeriyle birlikte alır mısın" dedi
Binbaşı bir şey demeden onun isteğini yaptı. Urungu, uzakta boğuşan
Taçam’ı göstererek:
- "Bıçağı Taçam’a, o ölürse Taçam’ın oğluna ver" dedi sonra alandaki
sahipsiz atlardan birine , sol kolunda Ay Hanım olduğu halde
atlayarak batıya doğru sürdü.
Yeryüzünün güneşi ufuklarda batarken Urungu’nun gönlündeki Ay da,
bir daha doğmamak üzere, batmıştı.