KÜR ŞAD’IN KONÇUYU
O gece oba derin bir sessizliğe gömülmüştü. Çadırın açık kapısına
yakın oturan Urungu sabaha kadar anasını bekleyip düşündü:
Eski hâtıraları birer birer canlanıyordu. En eski zamanlara ait
olanlar karanlık ve karışıktı. Hattâ bunlardan hangisinin önce,
hangisinin sonra olduğunu bile belli değildi. Sonra yüzler ve
vak’alar aydınlanıyor, düzgün bir sıraya giriyordu. Şu basık kulübe
neydi? Kötü bir Çin kulübesi olacaktı. Orada anasıyla birlikte geçen
günler ne sıkıntılı idi. Ama neden sıkıntılı idi? Urungu bunun
sebebini bulamıyordu. Yalnız kendisinin bu kulübede iken hiç
konuşmadığını bilmeyecek kadar küçük olan bir çocuk,başından
geçenleri nasıl hatırlardı? Hayır, hayır! O kadar küçük değildi.
Konuşmasını biliyordu. Fakat konuşmak kendisine yasak edildiği için
konuşmuyordu. Konuşmayı yasak eden anası idi. Evet, sıkıntı bu
yasaktan geliyordu. Peki, kendisini kucağına
Alıp gezdiren, seven o genç kız kimdi? Galiba anasının gençliğini
hatırlayıp karıştırıyordu. Ama öyle olsa, büyük bir bahçede anasıyla
birlikte o genç kızla beraber oturduğunu da hatırlayamazdı. Acaba o
genç kız ablası mıydı? Herhalde ablası olacaktı. Sonra birtakım
bahadırlar ve bunların arasında uğursuz Çin suratları...
Urungu en eski zamana ait hâtıraları kurcalayarak babasının yüzünü
hatırlamağa uğraştı. Babası Çin sarayını bastığı zaman kendisi dört
yaşında idi. Hatırlayabilirdi. Fakat anası, tehlikeyi atlatmak için
kendisine her şeyi kadar unutturmağa çalışmıştı ki birçok yerler
karanlık kalıyor, birçok kimseler birbirine karışıyordu. Burası
Siganfu şehriydi. Fakat bu birçok bahadırın arasında babasının
hayalini nasıl seçecekti. Evet, işte, yine büyük bir evde iki
Türk’ün konuştuğunu hatırlıyordu. Bellerinde kılıçları da vardı.
Acaba bunlardan birisi Kür Şad miydi? Herhalde Kür Şad’dı. Çünkü
orada anası da bulunuyordu. Hatta, hatta kendisini kucağına alıp
seven genç kız da vardı. Anası, ablası olunca mutlaka babası da
orada olmalıydı. Evet oradaydı. Çünkü iki bahadırdan biri ötekine
Kür Şad diye hitap ediyordu. Kür Şad ona ne diyordu? Bir şey diyordu
ama Urungu bir türlü çıkaramıyordu. Babasının yüzü yavaş yavaş
şekilleniyordu. Ötüken’in keskin nişancısı enli kılıcı ve belindeki
sadağıyla... Evet, karşısındaki bahadıra "Böğü Alp" diye hitap
ediyordu. Urungu bu adı da çok işitmiş, ihtilâlde onun da öldüğünü
daha pek gençken öğrenmişti. Sonra birdenbire gözünün önüne başka
şeyler gelmeğe başladı. Artık iyice büyümüştü. Altı, yedi yaşında
vardı. Bataklık gibi bir yerden anasının sırtında uzun uzun bir yol
geçtiğini hatırlıyordu. Sonra büyük bir hastalık geçirmiş başı
yanarak günlerce bir çadırda kalmıştı. O zaman anası atlı, pusatlı
bir kadındı. Kendisini bu çadıra bırakarak uzun zaman gidiyor;
kımızlar, yoğurtlar, sütlerle dönüyordu.

Bir de dövüş hatırlıyordu. Kendisini otların üzerinde yatıyordu.
Birisi kılıçla kendisine saldırıyordu. Hayır, kendisine değil, orada
başka birisine, hem de bir kadına, hem de anasına saldırıyordu. Bu
bir Çinliydi. Hatta Çin çerisiydi. Anasının elinde de kılıç vardı.
Vuruşuyorlardı. Dövüşün sonunu hatırlamıyordu. Yalnız kan içinde
kalmış olan anasının kendisini kucağına almış olduğu halde
kaçtıklarını görür gibi oluyordu. Bu kaçış Urungu’ya hem yayan, hem
de atlı olarak yapıldı gibi geliyordu. Bir de çalılıklar arasında
gizlenmeleri vardı. Fakat bütün bunlar birbirine karışmış
hatıralardı. Daha sonra kendisini bir Türk çadırında görüyordu.
Birdenbire....
Urungu başını kaldırarak göğe baktı. Ay yükselmiş, serinlik
çıkmıştı. O zaman gözlerinin yaşlı olduğunu anlayarak başını
içeriye, anasının yattığı yere çevirdi. Ay ışığı gözlerini
kamaştırmış olduğu için ilk önce hiçbir şey göremedi. Sonra
heyecanlanarak fırladı. Anasının baş ucunda babasıyla ablasının
hayallerini görür gibi olmuştu. Tıpkı, demin hatıraları yoklarken
gözlerinin önüne gelen hayallere benziyorlardı. Bu hayalleri
kaybetmemek için onlara doğru bir adım attı. Fakat hayaller
kendisine hazin bakışlarla bakarak yavaş yavaş solup yok oldular.
Bundan sonraki hatıralarında artık karışıklık yoktu. Anasının
kendisine verdiği ilk okçuluk dersini dünkü gibi hatırlıyordu.
Urungu ok atmasını öğrendikten sonra anasına yardım olsun diye ava
çıkar, fakat çok defa bir şey vuramadan dönerdi. Yiyeceklerinin pek
kıt olduğu günlerde nedense anası iştahsız olur, "bugün hiç isteğim
yok" diyerek kendi ülüşünü de oğluna verirdi. On iki yaşındayken iki
canavari öldürdüğü zaman anası pek sevinmiş, yoksul çadırlarının bir
kıyısından çıkardığı bıçağı oğlunun beline takarken: "Sen büyüdükçe
bu bıçağın değeri artar" demişti.
Boş zamanlarında ikisi karşı karşıya otururlar, anası ona eski
savaşları, kağanları, Beçleri anlatırdı. Urungu’nun en çok sevdiği
savaş Kür Şad İhtilâliydi. Nedense anası da bunu pek güzel
anlatırdı. O kadar güzel anlatırdı ki Urungu kendisini de o 41 kişi
arasında bulunmadığına yazıklanırdı.
Kür Şad ihtilâlinden yedi yıl sonra korkunç yüzlü Sırba Kağan,
Çinliler hesabına Kora akınında ölürken Bozkurt soyundan Çıbı Tegin
ayaklanmış, Altay’da epey Türk’ün başına geçerek Gök Türk
kaganligini diriltmeğe çalışmıştı. O zaman 11 yaşında bulunan
Urungu’yu anası çağırmış, bu büyük işte kendisinin de bulunması
gerektiğini söyleyerek onu Çıbı’nın ordusuna göndermişti. Daha gün
görmemiş bir çocuk olan Urungu atına atlamış kılıcını, sadağını,
yayını takınmış; torbasına da biraz kızarmış etle haşlanmış darı
koyarak yola koyulmuştu. Yolda eşkıyalarla karşılaşmış, yırtıcı
hayvanlarla boğuşmuş, Çin karakollarıyla çarpışmış, sonunda hepsini
atlatarak Türk kağanının, Çıbı Kağan’ın ordusuna varmıştı.
Bu orduda üç yıl çarpışmış, savaşın ne olduğunu öğrenmişti. Bu
çeride nice kocamış, altmışını aşmış erlerle çocuklar yan yana
yoldaşlık ediyordu. Kendi yüzbaşısı Kutluk on sekiz yaşında bir
yiğitti ve Kür Şad ihtilâlinin büyük kahramanlarından Böğü Alp’in
oğluydu. Kutluğun on yedi yaşındaki kardeşi Örpen de Urungu’nun
onbaşısıydı. Örpen’in mangasında, kendisi gibi on bir, on iki
yaşlarında iki kardeş vardı ki, Urungu en çok bunlarla arkadaşlık
ediyor, yaşıtlığının verdiği bir yakınlıkla günden güne onlarla
samimi oluyordu. Bu kardeşlerden büyüğü Arslan, gülmez yüzlü bir
çocuktu. Küçüğü Börü ise güleç yüzlü, yağız bir çeriydi. Bu iki
kardeş, Kür Şad ihtilâlinde düşen bahadırlardan Yüzbaşı Yağmur’un
oğullarıydı.
Üç yıl durup dinlenmeden; yaz, kış demeden; açlığa, susuzluğa
aldırmadan, yorgunluk bilmeden at koşturmuşlar, kılıç çalmışlar,
kargı sançmışlar, ok fırlatmışlardı. Urungu, yeryüzünün büyük
acılarını ilk defa bu yıllarda görmüş, sevdiklerini bu çarpışmalarda
kaybetmişti. Bir savaşta Yüzbaşı Kutluk oklarla delinerek, bir başka
yoldaşı Arslan kargılarla sançılarak Uçmağa varmıştı. Sonra?...
Sonra işler yine bozulmuş, kendi aralarında geçimsizlikler olmuş,
ordu dağılmış ve Çıbı Kağan tutsak olarak Çin’e götürülmüştü. Bu
dağılış ve bu tutsak gidiş Urungu’ya pek ağır gelmiş, arkadaşı
Arslan'ın ölümüne bile duymadığı bir yürek acısıyla içi sızlamıştı.
Anasının yoksul çadırına döndüğü zaman on dört yaşında bir çocuk
olmasına rağmen sınanmış, gün görmüş bir çeriydi. Anası onu ciddi
bir yüzle karşılamış, vazifesini yaptığı için alnından öpmüş,
başarısızlıkta suçu olmadığını söylemiş bugün yapılamayan bu işin
yarın mutlaka yapılacağını, yapılması gerektiğini gerektiğini
anlatmıştı.
Sonradan aradan yıllar geçmiş, Urungu, Bozkurt soyunun bayrağı
kalksın diye beklemiş, umutsuzlandığı zaman kendi başına bozkıra
çıkmış, kimi gün arkadaşlarıyla, kimi gün de yapayalnız olarak
Çinlilerle vuruşmuş; baş kesmiş, kan dökmüş, yaralanmış, öldürmüş
her seferinde soluğu anasının çadırında almıştı.
Bu uzun ve çetin yaşayıştan sonra Börü ve onbaşı Örpenle kan kardeşi
olarak birleşmişler, dağınık Türkeli’nde kendi başlarına buyruk bir
oba kurmuşlardı. Büyük Çin duvarının kuzeyinde, bu duvara yarim
günlük yolda olan bu oba dört çadırdan kurulmuştu. Çadırın birinde
Urungu, anası, karisi ve çocuklarıyla barınıyordu. İkinci çadırda
Börü Beg, karisi ve ogluyla yaşıyor, üçüncüsünde Onbaşı Örpen
oturuyordu. Örpen’in bir yaş ara ile beş oğlu vardı. Dördüncü
çadırda ise yaşlı bir kadınla torunu Kızıl bulunuyordu. Bu kadın,
Kür Şad ihtilâlinin kahramanlarından Yumru’nun anası, Kızıl da
Yumru’nun hayatta kalan tek oğlu idi.
Urungu, anasından Kür Şad ihtilâlini dinleye dinleye âdeta onu görüp
yaşamış bir insan haline gelmişti. Börü, Örpen ve Kızıl bu
kahramanların çocukları oldukları için onları çok sever, öteki
ihtilâlcilerin oğullarından da birer arkadaşı olmasını ister,
kendisinin de bu ihtilâlde ölenlerden birinin oğlu olamadığına
yanardı. Onun yandığı bir şey daha vardı: Bu kadar keskin nişancı,
bu kadar iyi vuruşçu olduğu, ata binince fırtına gibi koştuğu halde,
yüreğine ve bileğine bu kadar güvendiği halde, karabudundan oluşu,
babasının kim olduğunu bilmeyişi garipti. Babasının kim olduğunu kim
olduğunu anasına bir iki yol sormuş, o da "zamanı gelince söylerim"
diye kestirip atmıştı. Anasına bu kadar saygı duymasa onu zorlayacak,
söyletecekti. Fakat bu kahraman anaya öylesine bağlı idi ki, onun
sözünün dışına çıkacak gücü kendisinde bulamıyordu. Herhalde bu
kahramanlar arasında kendi babası yatağında ölmüş biri olmalıydı ki
anası onu söylemekten çekiniyor, Urungu da daha ileri varamıyordu.
Bir gün bu obanın başına büyük bir felaket geldi. Dört yiğit yani
Urungu, Örpen, Börü ve Kızıl avdan döndükleri zaman obalarını
darmadağınık buldular. Oba saldırıya uğramış, çadırlar yakılmış,
koyunlar alınmış, kadınlarla çocuklar öldürülmüştü. Yalnız
Urungu’nun anasıyla bir oğlu yaralı ve baygın bir halde yığıntılar
arasında sağ kalmışlardı. Urungu anasıyla oğlunu onarmağa uğraşırken
her şeylerini kaybedip çılgına dönen öteki üçü at çatlatırcasına
doludizgin güneye at sürmüşler, karşılarına Çin duvarı çıkıncaya
kadar yarışmışlar, fakat hiçbir Çinliye rastlamamışlardı. Karısıyla
beş oğlunu birden kaybeden Örpen kulelerden birine bağırarak er
dilemiş, cevap alamayınca sövmüş, kuleden bu küfürlere gülününce
daha çok sövmüş, sonunda en gür sesiyle şöyle haykırmıştı:
- Binbaşı Bögü Alp oğlu Örpen’im! Sen, oradakilerin başı,
kancıkların başbuğu, kimsin? Söyle bakalım adini da ne kişi olduğunu
öğrenelim. Duvara tırmanacağım için korkma. Korkma da uğursuz adini
saklama!
Bu haykırışa kuledekiler yüksek sesle gülmüşler, sonra bir subay
bozuk bir Türkçe ile şöyle cevap vermişti:
- Hoş geldin uğrular başbuğu! Duvara tırmanırsın diye korkuyorum ama
buyruk verdiğin için adimi söyleyeceğim. Köleniz bugün dört
çadırdaki sıçan yavrularıyla analarının hesabini gören Yüzbaşı Ven...
Başka bir buyruğunuz var mi?
Sonra da bir kahkaha daha atarak kuleye girmiş, ocakları dağıtılan
üç talihsiz yiğit de geriye dönmekten başka bir şey yapamamıştı.
Urungu, biraz kendisine gelen anasının öğüdüyle o gece oğlunu ve
arkadaşlarını alarak kuzeye yönelmiş, bu şimdi bulundukları issiz
yere konmuştu. Aradan yıllar geçtiği halde burada idiler. Günlerce
açıkta yatıp ölümle pençeleşen ana ve küçük çocuk nihayet ölümden
kurtulmuş, felaketin ilk sersemliği geçtikten sonra birkaç koyun
sahibi olmuşlar, ananın dokuduğu çadırlara girmişler, hayatlarını
yeniden düzene sokmuşlardı. Hatta bir iki yılda Örpen, Börü ve Kızıl
uzaklara giderek kendilerine denk kız alıp gelmişler, yalnız Urungu
yeniden evlenmeyi aklına getirmemişti.
Obanın başkanı Onbaşı Örpen’di yaşça da diğer erkeklerden büyüktü.
Fakat hiçbiri işini Urungu2nun anasına sormadan yapmazdı. Bu kadın
daima en doğru sözü söyler, her şeyi düşünür, gerektiği zaman da
onları atılganlığa kışkırtmaktan geri kalmazdı.
Örpen’nin, Börü’nün ve Kızıl’ın çocukları doğduğu zaman taze
gelinlere bakan, çocukların nasıl büyütüleceğini öğreten hep oydu.
Sözün kısası, obanın ruhu bu ana kadındı.
İşte bu akşam obanın ruhu ölmüş, oba öksüz kalmıştı.
Ay yükselmişti. Ovada serin bir rüzgâr esiyordu. Yeniden hızla
yaklaşan atlar çadırların önünde duruyor, bu atlardan Örpen ve Kızıl
ile karıları ve çocukları iniyordu. Elli yaşından beş yaşına kadar
bütün obalılar olanca hızlarıyla ana kadına kımız bulmağa
koşmuşlardı. Verimsiz ve çorak yerde yaşılan yoksul oba, ruhunu
kaybetmemek için çırpınmış, o sabah onun dudaklarından "biraz kımız
olsaydı" diye dökülen sözler kutlu bir buyruk sayılmış, üç erkekle
üç kadın ve en küçüğü beş yaşında olan sekiz çocuk atlarına
atlayarak Örpen’in işaret ettiği yönlere doğru at salmışlardı. Dört
parçaya ayrılarak giden on dört kişi dört çamçak kımızla dönmüşler,
fakat ana ilk gelen kımızı bile içemeden ölmüştü...
Oba ruhunu kaybetmişti. Onun için hepsi boyunları bükük, gönülleri
bunlu ağlıyorlardı. Urungu çadırın kapısından göğe bakıyor, on beş
yaşındaki oğlu Taçam içerde kıpırdamadan duruyordu.
Sabaha karşı Urungu’dan başka hepsi dalmışlardı. Yalnız o güneş
doğuncaya kadar oturup geçmiş günlerle gönlünü hesaplaştırmıştı.
Kaybettiği ana öyle bir ana idi ki kendi ölümüyle bile oğlunu
bahtiyar ediyor, ona gizlice Kür Şad’ın oğlu olduğunu bildiriyordu.
Tanrının ne anlaşılmaz işiydi! Herkes Urungu’nun anası öldü diye
ağlıyordu. Gerçek ise ölen Kür Şad’ın konçuyu idi. Kırk kişiyle Çin
kağanlığını yenen ve Çin’in gönlüne saldığı korku ile Türkleri
kurtaran Kür Şad’ın konçuyu...
Urungu bütün gece birbirine aykırı iki duygusunun arasında yaşadı.
Bir yandan eşi bulunmaz anasına yanarken, bir yandan da Kür Şad’ın
oğlu olduğuna seviniyor, bunu kimseye söyleyemeyeceği için
sıkılıyor, sonra Bozkurt soyundan bir tegin olduğu halde
karabudundan bir er gibi davranmaktaki eşsiz güzelliği düşünerek içi
açılıyordu.
Günün ışıkları, kapısı açık çadıra dolarken gözlerini çadırın içine
çevirdi. Bir kıyıda anası son uykusunu uyurken beride oğlu
yorgunluğunu gideriyordu. Öteki çadırlarda ilk kıpırdanışlar
başlamıştı. Urungu anasına bakarken içi sızlayarak: "Kür Şad’ın
konçuyu" diye mırıldandı. Sonra gözlerini, uyanmak üzere olan Taçam’a
çevirdi. Kür Şad’ın torunu diye düşündü...