YARIŞ
Savaş bitmiş, Dokuz Oğuzlar yenilmişti. Ayın on beşi yavaş yavaş
yükseliyordu. Taçam yaralı ve yorgun argın, sendeleyerek Binbaşı
Pars’a yaklaşırken, o oğlu Ezgene’ye buyruk veriyordu:
- Bu gidişi beğenmiyorum. Yula’yı bulup ardına düş. Mümkünse onu
geri çevirin!
Taçam bu sözleri işitmiş ve bir önsezi ile kuşkulanmıştı. Binbaşının
karşında durarak soran gözlerle ona bakıyordu. Dili hâlâ
açılmamıştı. Pars, Urungu’nun kendisine verdiği bıçağı uzatarak:
- "Baban sana vermemi söyledi" dedi.
Taçam bıçağı alırken gözleri hayretle açılmıştı. Bu da ne demekti?
Kocamış binbaşı onun sorarak bakan gözlerini görünce merakını
giderdi:
- Urungu gitti.
Taçam bununla kanmış değildi. Eliyle bir işaret yaparak nereye
gittiğini sormak istedi ve binbaşını batıyı göstermesi üzerine
gözlerini oraya çevirerek derin derin baktıktan sonra yüzü bir
tuhaflaşmıştı.
Bu sırada bir kasırga halinde Deli Ersegün’ün geldiği görüldü. Ay
Hanım’ın otağını ve çevreyi arayıp bulamadıktan sonra Parsla Taçam’ı
görerek gelmiş, onlara kağan kızını soruyordu:
- Binbaşı Pars! Tez söyle, Ay Hanım nerede?
Binbaşının sesi titriyordu:
- Ay Hanım Uçmağa vardı!
Çocuk onbaşı bağırdı:
- Öldü mü? Ölüsü nerede?
- Urungu götürdü.
Bunu söyleyerek batıyı işaret ediyordu. Ersegün yeniden çıldırmıştı.
Taçam’ın omzunu tutarak sarsıyordu:
- Batıda ne işler var? Söylesene.... Baban Ay Hanım’ı nereye
götürüyor?... Niçin götürüyor?...
Ay ışığı altında Taçam’ın yüzü korkunç bir ıstırap anlatıyor, bir
yandan babasının bıraktığı bıçağa, bir yandan da batıya bakıyordu.
Bir şey söylemek istediği belli oluyordu.
Ersegün onu yeniden sarsarak bağırdı:
- Nereye gidiyor?
O zaman bir şey oldu: Artık bir daha konuşamayacağı sanılan Taçam’ın
korkunç, gür bir sesle, boğazlanan bir insan gibi haykırdığı
işitildi:
- Ölüm Uçurumu’na gidiyor!...
Bu sözler ortalığı bir anda allak bullak etti...
Ayın on beşi bozkıra ilâhî ışıklarını Tanrı’nın rahmeti gibi
saçarken bu sonsuz genişlikte kimsenin tahmin edemeyeceği korkunç
bir yarış yapılıyordu:

Elli yıla yakın sert bir yaşayıştan, görülmedik çilelerden sonra;
sevdiği, Tanrılar kadar güzel Ay Hanım’ın ancak ölüsüne kavuşan
Urungu; kahraman ve ebedî Kür Şad’ın oğlu, kucağında sevgilisi
olduğu halde batıya doğru mesafeleri aşıyordu.
Yüzbaşı Ezgene ile Onbaşı Yula, Pars’ın iki yiğit oğlu babalarından
aldıkları buyruk üzerine yan yana, atbaşı beraber oldukları halde
yıldırım gibi uçuyorlardı.
Bütün duygularında olduğu gibi sevgisinde de çılgın olan Deli
Ersegün, vaktiyle babasının öldürdüğü ve kendisini yendiği için
kinle karışık bir duyguyla sevdiği Ay Hanım’ın artık ölmüş olması
dolayısıyla, şimdi kinden sıyrılan, yalnız aşktan ibaret kalan bir
gönül bağının verdiği hızla, çocuk kalbinin delişmen ateşiyle
yanarak at koşturuyordu.
Duyduğu büyük ıstırapla dili açılan Taçam, babasının hayattaki
yenilmez kederi anlamış olarak, onun nereye gittiğini bilerek, bunu
önlemek isteyerek yarışıyordu.
Sonsuz bozkırda, ayın ilâhî ışıkları arasında batıya doğru uçanlar
yalnız bunlar değildi.
Kocamış Binbaşı Pars da aynı hızla at sürüyor, yorgun ve yıpranmış
gövdesinin ne kadar dayanacağını düşünmeden olgunlar, gençler ve
çocuklarla birlikte yıldırım gibi gidiyordu.
Uzun bir koşudan sonra, arkadan gelenler aynı hizaya vardılar. Sağda
Pars, onun solunda Taçam, Taçam’ın solunda Deli Ersegün bulunuyor,
en solda da iki kardeş Ezgene ile Yula koşuyorlardı.
Ayın ışıklarıyla aydınlanan bozkırda ilerisini görüyorlar,
önlerinde, belki de ufka yakın bir yerde başka bir atlının
doludizgin gittiğini seçiyorlardı. Bu atlı, Onbaşı Urungu idi. Ay
Hanım’ın başını göğsüne dayamış ve sol koluyla iyice kavramış olduğu
halde, sağ eli dizginde, gözleri ileride, gidiyordu.
Nereye gidiyor değil, nasıl gidiyordu? Bu, sözle anlatılacak bir
gidiş değildi. Ara sıra, gözlerini ufuktan çevirip Ay Hanım’a
bakıyor, o zaman onu sevgi ve şefkatle daha çok sıkarak içinin
sızladığını duyuyordu. Bu bakışlarda her şey, her şey vardı.
Onu kovalayan beş kişi atlarının üzerinde sert bakışlı birer taş
gibiydiler. Binbaşı Pars, Kür Şad’ın oğlunu ölüm yolundan çevirmek
için, yıllarca önce Kara Kağan ordusunun onbaşısı iken yaptığı en
baş döndürücü koşulara benzeyen bir hızla gidiyordu. Atının nal
seslerine kendi yüreğinin çarpıntısı da karışıyor gibiydi.
Taçam, artık Kür Şad’ın torunu olduğunu bilen Taçam, babasının
verdiği korkunç kararı önlemek için yarışıyor, kovalanan atlıya
herkesten önce varmak kendi hakkı olduğu halde öteki dört kişiyi bir
türlü geçemediği için öfkeleniyor, kızıyordu.
Onbaşı Deli Ersegün, çılgın gibi sevdiği kızı hiç olmazsa bir defa
daha görebilmek, onu kaçırandan bunun hesabını sormak için şuurunu
kaybetmiş bir halde at koşturuyor, yanındaki dört kişiden kurtulup
Ay Hanım’a yetişmek istiyordu.
Yüzbaşı Ezgene’nin bütün ömründe bir kere bile gülmemiş olan yüzü
bir iç acısının, Ay Hanım’ı öldürmekten doğan gizli ve kaynağı
anlaşılmaz bir acının baskısıyla büsbütün asılmış olarak ileriye
dikilmişti. Urungu ile Ay Hanım’a yetişirse bu acıyı atacakmış gibi
garip bir inancın verdiği hızla yırtınırcasına at sürüyordu.
Topal Onbaşı Yula ise babasının buyruğunu yerine getirmek ve
akrabası Ay Hanım’ı son bir defa daha görmek için dizgin boşaltıyor,
yarışanlar arasında en sağlam, yarasız kendisi olduğu halde yine
onlarla aynı hizada bulunmanın, onları geçememenin verdiği hırsla
yarışıyordu.
Urungu, kendisiyle birlikte Ay Hanım’ı da taşıyan bir atın üzerinde
olduğu için arkadakiler yavaş yavaş yaklaşıyorlardı. Atlar yorulmuş,
sırsıklam ve ağızları köpüklenmiş olduğu halde hızlarından bir şey
kaybetmeden hâlâ aynı hizada koşuyorlardı.
Ay yükselmiş, göğün tâ tepesine gelmişti. Bozkırlıların keskin
gözleri önlerindeki atın binicisiyle kucağındaki ölünün gölgesi
artık seçilebiliyordu. Fakat o ardına bir kere bile bakmadan, belki
kovalandığını dahi bilmeden batıya doğru yol almakta devam ediyordu.
Bağrına bastırdığı sevgilisi sanki ölmemişte yaralıymış gibi atın
üzerinde onu en iyi şekilde tutuyor, gönlünden gelerek kollarına
giden gücünün verimiyle onu kavrayarak meçhule doğru akıyordu. Ay
Hanım’ı tutuşunda yalnız sevgi ve şefkat değil, büyük bir saygı da
vardı ve muhakkak ki, ölmüş olmasına rağmen kağan kızı bunu
duyuyordu.
Sonsuz bozkır.... Ayın ilâhî ışıkları ve atların ahenkli nal sesi...
Ay doğarken başlayıp tepeye gelinceye kadar süren bu yarış ne
korkunç bir yarıştı! Yarışanların beyinlerinden ve gönüllerinden
geçenlerle yarışmanın yırtıcılığı onu böyle korkunç yapıyordu. Yoksa
yarım gece süren bu yarışa dayanmanın imkânı olur muydu?
Şimdi Urungu ile Ötükenliler'in arasında iki yüz adım vardı. Fakat
geriden gelen beş kişi bu aralığı artık kapatamıyorlardı. Çünkü,
kucağında sevgilisi olduğu halde Ay Hanım’ın otağından çıktığı zaman
Urungu’nun atladığı sahipsiz at, Ay Hanım’ın atıydı. O da sahibini
son defa taşıdığını sezmiş gibi bir davranışla iki kişiyi birden
götürüyor, kovalandığını anlıyor, kovalayanları yaklaştırmıyordu.
Urungu bir defa daha Ay Hanım’ın yüzüne baktı ve bu sefer gözleri
orada takılı kaldı. Bu ilâhî yüze bakan gözler yaşlıydı. Yaşlı
gözlerini göğe kaldırarak Tanrı ile konuşuyormuş gibi:
- "Bozkurtlar dirilirken Ay Hanım da yaşasaydı ne olurdu" diye
fısıldadı.
Sonra görülmedik bir şeye takılan gözlerin mânâlı ışıltısı ile
ileriye bakarak atını mahmuzladı. At son bir atılışla fırlarken Ay
Hanım’ı deminkinden daha sıkıca kendine doğru çekti. Dudaklarını
hiçbir zamanın görmediği, hiçbir çağın göremeyeceği o ilâhî yüze
değdirerek öptü ve hâlâ sıcak olan mehtap kadar, güneş kadar güzel
olan yüzden ayırmadan, bir an içinde bütün mazisini yıldırım hızıyla
hatırlayıp "hoşça kal Ötüken" diye düşündükten sonra kendisini
boşluğa bıraktı…
Gözleri Urungu’nun üzerinde birleşmiş olarak iki yüz adim geriden
gelen beş kişi birdenbire Urungu’nun yok olduğunu gördüler ve hemen
arkasından bir atın korkunç, tüyler ürpertici, kulak tırmalayıcı
kişnemesiyle zınk diye durdular. Bu duruşu, aynı hizada koşan beş
kişinin beş atı, binicilerinden kumanda almadan, boşluğa fırlayan
atın göklere yükselen kişnemesini duyarak yapmışlardı.
Dört tanesi korkulu gözlerle ileriye bakarken, Yüzbaşı Ezgene yaman
bir titreme ile elini yüzüne kapayarak başını eğdi ve hemen
arkasından Taçam’ın dudaklarından bir ağıt gibi:
- "Ölüm Uçurumu" kelimeleri döküldü.
Urungu, bağrında sevgilisi olduğu halde kendisini Ölüm Uçurumu’na
fırlatmış, hayatta kavuşamadığı Ay Hanım’a, zamanı ve mesafeleri
aşarak ölümde, bir daha ayrılmamak üzere, kavuşmuştu.
Taçam’ın "Ölüm Uçurumu" diye âdeta inlemesi Deli Ersegün’ün beynine
inmiş bir yıldırım gibiydi. Çok çevik bir hareketle atından
atlayarak uçuruma doğru koşmaya başladı. Ötekiler ona yetişmek için
atlarını sürmek istediler. Boşuna… Atlar artık itaat etmiyor, bir
adım ileri gitmiyordu. O zaman dördü de atlayıp Ersegün’ün ardından
seğirttiler. Uçurumun kıyısında deli onbaşı sağa sola koşuyor, "Ay
Hanım! Ay Hanım" diye bağırıyordu. Sonra birden çılgınlığı artarak
yere yattı ve başını uçurumdan aşağı uzatarak:
- "Hey!... Onbaşı Urungu!... Ya onu geri getir, yahut vaktinde hazır
ol" diye haykırmağa başladı. Uçurumun dibinden esrarlı sesler
geliyor, bu sesler bir at kişnemesine, bir türküye, bir suyun
akışına, bir kılıç şakırtısına, her şeye benziyordu.
Ersegün Taçam’ın karşısına dikildi. Gözlerinin içine bakarak:
- "Ay Hanım’ı senin baban kaçırdı" diye haykırdı.
Elini kılıcına atmıştı. Deli çocuğun şakası yoktu. Bir anda kılıç
çekip Taçam’ı deşebilirdi. Bunu bildikleri için ötekiler de
kılıçlarını kavramışlardı. Fakat çekmeğe lüzum kalmadı. Birdenbire
içlerinden birinin derin bir ah çekerek ve göğsünü tutarak çöktüğü
görüldü. Bu, kocamış Binbaşı Pars’tı. Onun, yılların çarpıntısıyla
yorulan yüreği bu yıpratıcı, bitirici koşuya ve Kür Şad’ın oğluyla,
Baz Kağan’ın kızının kucak kucağa Ölüm Uçurumu’ndan aşağı
atılmalarına dayanamamıştı.
Düştüğünü görünce Ersegün’den başkaları ona doğru davrandılar.
Yüzbaşı Ezgene, babasının başını kaldırarak koluna yasladı. Pars
geniş geniş soluyor, sol eliyle yüreğini bastırıyordu. Gözlerini
zorla açık tutarak:
- "Ölüm Uçurumu her yıl bir erkekle bir kadını alır. Bu onun
değişmez yasasıdır" dedi.
Benzinin sarardığı mehtabın altında bile belliydi. Bir fenalık
geçiriyordu. Gülümsemeğe çalışarak:
- "Onbaşi! Büyük acı çektin. Ama dirlikte çekeceğin acılar bu
kadarla kalmayacak, bunu bil!" dedi. Sonra başını göğe doğru
kaldırdı. Gitgide ağırlaşan ve yavaşlayan bir sesle ilâve etti:
- Bazan yanlış bir hareket büyük sonuçlar doğurabilir ve hayatin
akışını tamamıyla tersine çevirir. Ondan sonra da ölüme kadar yanıp
yakılmak fayda etmez…
Ezgene bu sözleri işitince dişlerini sikti. Gözlerini kapayarak
başını hafifçe salladı.
Birdenbire Pars’ın uzun bir soluk aldığı ve titrediği görüldü. Başı,
oğlunun kolunda sola düşüp kaldı. Binbaşı ölmüştü.
Yula ona doğru bir adım attı. Sonra durarak taş gibi hareketsiz
kaldı. O zaman Ezgene babasının başını yavaşça toprağa bırakarak
ayağa kalktı.
Biraz önce hızla nal sesleriyle çınlayan sonsuz bozkırda şimdi bir
ölüm sessizliği vardı. Yalnız gökte ayın ilâhî ışıkları Tanrı’nın
rahmeti gibi serpiliyor, toprağı ve gönülleri nura boğuyordu.
Yüzbaşı Ezgene, büyük bir yükün altında ezilmiş, fakat dik kalmağa
azmetmiş yiğit bir insan haliyle ötekilere bakarak:
-
"Kutlu ölülerimizi selamlayalım" dedi.
Uçuruma döndüler.
Şimdi oradan hafif bir ses geliyordu. Ürperdiler. Bu ses Ötüken’de
çok söylenen bir deyişe benziyordu:
Ayin bahtı karanlık,
Urungu’nun karadır…
Sonra hafif bir su sesi işittiler.
Dördü birden kılıçlarını çekerek uçurumun derinliklerinde kaybolan
Ay Hanım’la Urungu’yu selâmladılar ve kılıçlarını eğdiler.
Geri döndüler. Binbaşı Pars için de selâm durduktan sonra
kılıçlarını kına soktular.
Uçurumundan hafif bir mırıltı, bir türkü sesi geliyordu. Dört Gök
Türk, gözlerini Pars’tan kaldırıp bakıştılar. Dördünün de gözleri
yaşlıydı…
15 Nisan 1949
Maltepe