BOZKIRLARIN KUCAĞINDA
Sonsuz bozkırda Urungu tek başına at sürüyordu. Anası öldükten bir
yıl sonra Taçam’ı evermiş, çadırını onlara bırakmış, obalılarla
vedalaşarak bozkırların kucağına atılmıştı.
Kısmetini böyle arayacaktı. Gök Türk devletini kurmak için bayrak
açan bir tegine rastlarsa ona uyacak, rastlamazsa Ötüken’e kadar
uzanarak bu kutlu yurdu görecekti.
Günler geçiyor, av avlayıp kuş kuşlayarak yaşıyor, kaynaklardan su
içip bağrını serinletiyor, pek az insanla karşılaşıyordu.
Bir akşam, uzun bir yolculuktan sonra rastladığı bir ormancıkta
dinlenir ve yanı başında kaynayan suyun sesini dinlerken üç atlı
pınarın başında atlarından indiler. Kendileri su içip atlarını
suladıktan sonra içlerinden biri Urungu’ya seslendi:
- Bozkırlı! Kimsin? Nereye gidiyorsun?
- Adım Urungu. Kuzeye doğru gidiyorum.
Yabancıların bu sözle kanmadıkları duruşlarından, bakışlarından
belliydi. Urungu’yu onlar nerden tanıyacaklardı? Bu sefer ikincisi
sordu:
- Hangi boy, hangi uruktansın? Kağanın kim?
Urungu’ya kendisiyle eğleniyorlar gibi geldi. Kağanını soruyorlardı.
Türkeli’nde kağan mı kalmıştı da bunlar soruyorlardı? Sert sert
karşılık verdi:
- Gök Türk’üm. Kağanıma gelince…
Urungu sustu. Ne söyleyebilirdi?
Karşısındakilerin yüzleri tuhaflaşmıştı. Kağanının kim olduğunu
soran yabancı, alaycı bir sesle:
- "Gök Türk’üm dedikten sonra kağanını söylemesen de olur" dedi.
Urungu oturduğu yerden fırladı:
- Ya sen kimsin? Hangi boydansın? Kağanın kim?
- Bana Yüzbaşı Kadır Bağa derler. Dokuz Oğuz’um. Kağanım…
Urungu sert bir davranışla karşısındakinin sözünü kesti:
- Yeter! Dokuz Oğuz olduğunu söyledikten sonra kağanını anlatmasan
da olur.
Yüzbaşı öfkelendi:
- Dokuz Oğuzları beğenmedin mi?
- Karluklar’dan daha bahadır olduğunuzu bilirim.
- Ya Gök Türkler’den?
- Gök Türkler’in tebaası olduğunuzu da bilirim.
Urungu ile Dokuz Oğuzlar on beş adım kadar aralıkla karşı karşıya
duruyorlardı. Bir fırtına kopmak üzere idi.
Dokuz Oğuz yüzbaşısı aşağılayıcı bir bakışla gülümsedikten sonra:
- "Sakın sen hâlâ Çinlileri korkutan Kür Şad olmayasın" dedi. Sonra
yüzü bir tipi gibi karmakarışık olan Urungu’ya fırsat vermeyerek
sözlerini tamamladı:
- Sizin Kür Şad’ınız çok keskin nişancı imiş. Ama Kara Kağan
çağında, yendiğimiz Tulu Han ordusunda o da olduğu halde okları bizi
incitmemişti.
Urungu’nun içinde bir yer sızlıyordu. Kendisini kaybetmek üzere idi.
İşi alayla kapatmak isteyerek:
- "Dokuz Oğuzlar’ın Çinlilerden daha iyi nişancı olduklarını da
bilirim" dedi.
Bu söz fırtınayı koparmıştı. Kadır Bağa görülmemiş bir çabuklukla
sadağından ok çekerek yaya koyup gezledi, fırlattı. Keskin bir ses
işitildi. Urungu’nun börkü başından uçarak okla birlikte arkasındaki
ağaca saplandı. Sonra Dokuz Oğuz yüzbaşısının sesi gürledi:
- Çinli’den daha keskin nişancıyı gördün mü? Bu senin kulağına küpe
olsun! Bir parmak daha aşağıdan vurup beynini delebilirdim!
Dokuz Oğuzlar’ın üçü de kahkahayla gülmeğe başladılar. O zaman daha
yaman bir iş oldu: Urungu yüzbaşıdan daha çabuk bir davranışla,
yıldırım gibi bir çabuklukla sadağına el attı. Ardı ardına üç
vınlayış işitildi. Üç ok, kahkahayla gülmekte olan üç kişinin
börklerini başlarından uçurmuş, arkadaki ağaçlara saplamıştı.
Şimdi gülmeler kesilmiş, bakışlar sertleşmiş ve aradaki açıklık
yarıya inmişti. Urungu hâlâ içinde bir yer sızladığı halde:
- "Bu da sizin kulağınıza küpe olsun" dedi. Gözleri çevresini
dumanlı görüyor, hatta Dokuz Oğuzların gerisinden yaklaşmakta olan
atlıları bile seçemiyordu.
Yüzbaşı Kadır Bağa şaşkınlıktan çabuk kurtuldu:
- "Senin şakaya gelmez bir bahadır olduğun anlaşılıyor" dedi "ama
bir de kılıçlarımızı denemeden yakanı bırakacak değilim".
Kılıç çekiştiler. Urungu arkasını bir ağaca vererek korunma durumunu
almıştı. Kadır Bağa, ihtiyatlı adımlarla yaklaşıp ilk saldırışını
yaptı. Keskin bir şakırtı işitildi. Saldırış çelinmişti.
Yüzbaşı bir adım gerileyerek kılıcını havada döndürüp yeniden
saldırdı. Sağdan, soldan çok hızlı ve pek sert vuruşlar yapıyor,
Urungu olduğu yerde mıhlanmış gibi durarak bütün vuruşları
çeliyordu.
Börkleri başlarından uçmuş olan öteki ikisi bu işe çok şaşmışlardı.
Bu belâlı herif de nereden çıkmıştı? İşte Kadır Bağa bile hakkından
gelemiyordu.
Onlar böyle düşünüp merakla vuruşa bakarken yirmi kadar atlıdan
mürekkep olan kafile gelip durdu. Aralarında beğler, çeriler ve at
uşaklarından başka bir de genç kız bulunuyor ve kendisine gösterilen
saygıdan bunun kafile başkanı olduğu anlaşılıyordu. Hepsi atlarından
indikleri halde o inmemişti.
Genç kız bir ara dövüşenlere baktı. Yüzbaşı Kadır Bağa’ya ter
döktüren bu bahadırın kim olduğunu sordu. Börkleri uçurulmuş olan
iki kişi, Urungu adında bir Gök Türk olduğunu söyleyip
nişancılıktaki ustalığının görülmemiş derecedeki üstünlüğünü
anlattılar. Genç kız, yakındakilerden birine buyruk verdi:
- Binbaşı! Vuruşanları ayır!
Binbaşı kılıcını çekerek dövüşenlerin arasına girdi:
- "Ayrılın! Ay Hanım buyruk verdi" diye bağırdı.
Urungu da, Kadır Bağa da ayrılmağa istekli değillerdi. Fakat Ay
Hanım adını işitince yüzbaşı geri çekilerek kılıcını indirdi. Yere
diz vurarak Ay Hanım’ı selâmladı.

Urungu o anda çevresini gördü. İyi giyimli, yavuz duruşlu bahadırlar
kendisine bakıyorlar, genç ve çok güzel bir kız da atının üstünden
kendisini süzüyordu. Urungu bunu tanıyordu. Fakat birdenbire nereden
tanıdığını kestirememişti. Biraz önce çarpıştığı yüzbaşının yere diz
vurduğunu görüp de ay Hanım adını işitince bunun arı soylu bir kız
olduğunu anlamıştı. Fakat beyni karmakarışıktı. Binbaşıya bakarak:
- "Bizi niçin ayırdın? Ay Hanım kim?" diye sordu.
- Ay Hanım, bizim kağanımız Baz Kağan’ın kızıdır. Sizi onun buyruğu
ile ayırdım.
Kısa bir şakırtı işitildi. Urungu kılıcını kınına sokmuştu. Birkaç
adım atarak Ay Hanım’a yaklaştı. Yere diz vurarak:
- "Buyruk senindir" dedi.
Ay Hanım’ın işaretiyle kalkarak dimdik durdu. Eski püskü giyimlerine
rağmen duruşu, konuşması, hele biraz önceki vuruşması bunun yüce
birisi olduğunu anlatıyordu. Dokuz Oğuz kağanının kızı insanları bir
bakışta tanır, hatta yüreklerinden geçeni anlardı. Yeğenlerinden
birisi kamdı. Ona gizli bilgilerden çok şey öğrettiği Dokuz Oğuzlar
arasında söylenirdi. Urungu’ya söz söylemeğe başladı:
- Yiğit! Adının Urungu olduğunu söylemekle kendini iyice tanıtmış
olmuyorsun. Bir beğ olduğun anlaşılıyor. Kimsin? Bize anlatmaz
mısın?
Bu sesteki ezgi Urungu’ya bir şeyler söylüyordu. Bu sesi tanıyordu.
Bu o kadar güzel, o kadar yakin bir sesti ki onu kendi içinde
duyuyor, cevap veremiyordu.
Ay Hanim yeniden söze başlamıştı:
- Nasıl vuruştuğunu gördüm. Yüzbaşı Kadır Bağa ile kılıç oynamak
büyük iştir. Atıcılığının izlerini de görüyorum. Sen Gök Türkler’in
yüce beğlerinden olsan gerek.
Urungu susuyordu. Bu ses yüreğine işliyor, ona geçmiş günleri
hatırlatıyor, yavaş yavaş bu güzel kızı tanımaya başlıyordu. İşte
yine onun sesi içindeki bir yarayı deşiyordu.
- Yiğit! Okçuluktaki ünü acunu tutan Kür Şad öleli kırk yıl
olmasaydı, bu keskin nişancılığına bakarak sana Kür Şad’sın derdim.
Urungu titredi. Kür Şad’ın oğluyum dememek için kendini tuttu.
Babası öleli kırk yıl geçtiği halde adı, sanı hâlâ yaşıyor, hem de
Gök Türkler’in yağısı olan Dokuz Oğuzlar arasında yaşıyor diye gönlü
sevinç ve övünçle doldu.
Şimdi kızı da, sesini de tanımıştı: Ay Hanım, bundan yirmi yıl önce
Çinli Yüzbaşı Ven’in öldürdüğü karısına tıpatıp benziyor, sesi de
tıpkı onun sesini andırıyordu. Bunu hatırlayınca Urungu’nun dili
çözüldü:
- "Hayır hanım! Beğ değilim. Karabudundan bir Gök Türk’üm" dedi.
Kağan kızı gözlerini Urungu’ya dikti. Sözlerine inanmamış gibiydi.
Onun yüreğinin içini okumak isteyen bir durumu vardı.
Bakışıyorlardı. Konuşulanların hepsini işitmiş olan ötekiler de bir
Ay Hanım’a bir de Urungu’ya bakarak bu işin neye varacağını
düşünüyorlardı. Bir kagan kızının gözlerine bu kadar ısrarla bakmak
aklin alacağı bir iş değildi. Bu Gök Türk, bir beğ bile olsa kagan
kızına böyle nasıl bakabilirdi? Fakat Kür Şad’ın oğlu oralı değildi.
Karşısındaki kızın yeşil ala gözlerine bakarken kendinden geçmişti.
Bu gözler kendisini yirmi yıl uzağa götürmüş, sevgili karısını
tekrar görür gibi olmuştu. Şu farkla ki, bu yüz, bu gözler karısının
yüzünden, gözlerinden daha alımlı, daha güzel, daha başka türlü idi.
Kağanın kızının yüzü biraz sertleşmişti. Aralık vermeden kendisine
bakan bu bahadır, bu keskin nişancı, katı vurucu yiğit nasıl olur da
karabudundan olabilirdi?
- "Bahadır! Nereye gidiyorsun" diye sordu.
- Ötüken’e gidiyorum hanım!
- Biz de kuzeye gidiyoruz! İstediğin yere kadar bizimle
gelebilirsin.
Urungu dizini yere vurdu:
- "Buyruk senindir" dedi ve artık bir daha gözlerini kaldırarak onun
yüzüne bakmadı.
Kafile o gece ormanda, pınar başında konakladı. At uşakları yedek
atlardan indirdikleri bağları çözerek çadırları kurdurlar. Kağan
kızının büyük çadırı dikkatle kurularak keçelerden mürekkep yatağı
hazırlandı. Sonra binbaşının, iki yüzbaşının çadırları dikildi.
Onbaşılarla erler ve at uşakları küçük çadırlarda üçer, dörder
barınacaklardı.
Urungu’nun çadırı yoktu. Atının terkisindeki keçesi onun hem yatağı,
hem yorganı idi. Dokuz Oğuz binbaşısı öteki üç erle birlikte
yatabileceği çadırı gösterdiği zaman Urungu, binbaşıya sağlık
dileyerek reddetti; keçesinin kendisine yeteceğini bildirdi.
Baz Kağan’ın küçük kızı Ay Hanım, babasının buyruğu ile gezginciliğe
çıkmış, şimdi yurduna dönüyordu. Bu yolculukta Baz Kağan’ın gizli
bir maksadı olduğu da söyleniyordu ama kimse bunu bilmiyordu.
Urungu, Dokuz Oğuzlar’dan biraz uzakta, tek başına oturmuş,
düşünüyordu. Bir onbaşının getirdiği kımızla eti reddetmek üzere
iken Ay Hanım’ın yolladığını öğrenince bundan vazgeçti ve aylardır
ağzına komadığı kımızı büyük bir iştahla içti, içti.
Gecenin serin rüzgarı ağaçlara çarparak insanın yüreğini ürkütücü
sesler çıkarırken Urungu, karısını ve Ay Hanım’ı düşünüyor, bu
benzerlik Ay Hanım’a karşı gönlünde doğan yakınlığı artıyordu. Onun
da gözleri böyleydi. Onun da boyu bu kadardı. O da konuşurken
kendisini böyle titretirdi. Onun da rengi bu kadar güzeldi. Yalnız…
Yalnız, ay Hanım daha güzeldi.
Urungu ölen karısını o kadar severdi ki o öldükten sonra hiçbir
kadını kendine eş etmemişti. Gök Türkler arasında karısı ölüp de bir
daha evlenmeyen kimse bulunmadığı için arkadaşları Urungu’ya
şaşarlardı. Hatta anası bile bir defa ona evlenmesini söylemiş,
fakat Urungu o kadar kesin olarak reddetmişti ki anası da bir daha
bunu kurcalamamış, Urungu yirmi yıl kadınsız yaşamış, gönlünde ölen
karisinin hayali silindiği, ateşi küllendiği halde hatırasına saygı
göstermekte devam etmişti.
Bu gece hep onu düşünüyordu. Bu kadından kendisine hatırlardan başka
ne kalmıştı? Canlı miras olarak Taçam. Şimdi eski günleri düşünmek,
onu hatırlamak o kadar tatlı idi ki, bu tatlı hatıralara sebep
olduğu için Ay Hanım’a içinden minnet duyuyordu. Sonra içi
burkuluyor, "o da yaşasaydı ne güzel olurdu" diye düşünüyordu. O
karganmış Ven onu öldürmeseydi şimdi böyle evsiz, yuvasız bir
gezginci olmayacaktı. Şurada, elli adim ilerdeki çadırda yatan Ay
Hanim, Baz Kağan’ın kızı olmasaydı da kendi karısı olsaydı ne iyi
olurdu. Urungu’nun gönlünde yirmi yıl önce ölen karısına karşı
duyduğu şeylerle Ay Hanım’a karşı olan duyguları karışıyor,
birleşiyor ve hayalinde bir tek kadın kalıyordu. Bu kadın yirmi yıl
önceden bugüne uzanıyor, Urungu’nun kutsuz geçen dirliğini, karanlık
bir yola benzeyen ömrünü aydınlatan bir güneş oluyordu. Tıpkı ilk
yaz aylarında bozkırı ışıtan tatlı güneş gibi bir şey…
Kırk beş yaşındaydı. Bu dünyanın acı, tatlı her şeyini görmüş; fakat
sonunda içinin üç büyük acıyla dolduğunu anlayarak talihine
küsmüştü. Birinci acısı Ötüken’de Türk kağanını, kurt başlı sancağı
görememekti. İkinci acısı Kür Şad’ın oğlu olduğunu söyleyememek,
üçüncü acısı da sevgili karısını özlemekti. Babasının ve anasının
ölümleri Tanrının buyruğuna uygun olduğu için buna yanmıyor ama
ötekiler Tanrı yasası olmadığı için gönlünü sızlatıyordu. Niçin
bahtiyar olmayacaktı? Ötüken’de Türk kağanlığı kurulamaz mıydı_ kür
Şad’ın oğlu olduğunu söyleyemez miydi? Karısıyla yine bir yuva
kuramaz mıydı?...
Urungu birdenbire kendine geldi: Karısı öleli yirmi yıl olmuş. Kür
Şad’ın oğlu olduğunu söylememek için anasına söz verip and içmişti.
Kala kala bir tek umut kalıyordu: Ötüken’de Gök Türk kağanlığını
kurmak. Elbet günün birinde bir tegin sancak kaldıracak, kendisi de
o sancağın gölgesinde koşacaktı.
Gece yarısından sonra Yüzbaşı Kadır Bağa yanına gelip niçin
yatmadığını soruncaya kadar bir kütüğün üzerinde oturup düşünmüştü.
Gündüzkü yağısı, erlere nöbet değiştirmek için kalkıp işlerin
düzeninde gittiğini görmüş, sonra hâlâ yatmayan ve havanın
serinliğine rağmen keçesine de sarılmamış olan Urungu’ya yaklaşarak
kendisine bir çadır teklif etmişti.
Urungu o zaman havanın serinliğini duydu, vaktin geciktiğini anladı.
Ay iyice yükselmişti. Yüzbaşı birden eğilerek Urungu’nun yüzüne
baktı:
- "Gözüne bir şey mi kaçtı? Neden gözün ıslak" diye sordu. Urungu
elini gözüne götürdü. Herhalde bir şey, belki küçük bir böcek gözüne
kaçmış olmalıydı. Yüzbaşıya bakarak:
- "Açıkta yatmak benim için daha iyi. Gecen aydın olsun" dedi.
Biraz ilerdeki atından keçesini alarak sarıldı. Otlara uzanarak
öylece kaldı. Konak yerindeki nöbetçiler gün ağarıncaya kadar Gök
Türk’ün otlar üzerinde bir türlü rahat edemediğini gördüler.