ÖTÜKEN’E GİDERKEN
Ertesi gün, kafile kuzeye doğru yol alırken Urungu da onlara
katılmış, Ay Hanımın izni ve buyruğu ile yanlarında yer almıştı.
Yüzbaşı Kadır Bağa ile iki onbaşı epey önden gidiyorlardı. Ay
Hanımın gerisinde binbaşı bulunuyor, bir şey konuşmak için işaret
alınca at sürüp yanına yaklaşıyordu. Çerilerle at uşakları ve yük
atları sıra ile arkadan geliyordu. İki onbaşı,i kafilenin sağında,
solunda bulunuyorlar; arada sırada at sürüp açılarak sağı, solu
gözlüyorlar, sonra yine kafileye geliyorlardı. En geride bir yüzbaşı
artçılık yapıyor, bu da ara sıra geriye doğru at sürerek çevreyi
kolluyordu.
Urungu arkada, artçı yüzbaşı ile yük atları arasında idi. Bu iyi
giyimli beğler ve çeriler ararsında pek ayrı kalıyor, hem sıkılıyor
hem de birlikte gitmekten hoşlanıyordu. Kendisine verilen kımızın,
yapılan konukseverliğin karşılığı olarak onlara bir yardımda
bulunmak istiyordu. Fakat bu yardımı nasıl, hangi fırsatta
yapacaktı? Yolda hep bunu düşünüyor, kimseyle konuşmuyordu. Ara sıra
artçı yüzbaşı bir şey sorarsa kısa cevaplar veriyor, böylelikle
zamanı harcıyordu.
Bu yolculuk aynı üç gün sürdü. Üçüncü günün akşamı yine bir su
başında çadırlar kurulup herkes yerli yerine yerleştikten sonra
Dokuz Oğuz çerilerinden biri kopuzunu çıkarıp çalmağa, deyişler
söylemeğe başladı. At uşakları ve çeriler, hatta onbaşılar
yüzbaşılar kopuzcunun çevresine yığılmışlar, dinliyorlardı. Ay Hanım
bile, otağının kapısı önünde, at eyerlerinden yapılmış tahtında
oturarak ezgiyi dinliyor, binbaşı da onun karşısında ayakta durarak
aynı şeyi yapıyordu.
Urungu, yıllarca önce Çıbı Kağanın ordusunda genç bir çeriyken
birçok kopuzlar dinlemiş, heyecanlanmıştı. O orduda çok ozan vardı.
Kanlı savaşların yapıldığı günlerin gecesinde onlar tellerini
tıngırdatırlar, kanlı vuruşların, yürek delen okların, göğüs
parçalayan kargıların, baş uçuran kılıçların masalını anlatırlar, su
gibi akan kanları, sayısız harcanan canları, bol bol yapılan
yiğitlikleri överlerdi. Fakat Urungu yıllardan beri ozana
rastlamamış,
her şey gibi kopuzun sesine de hasret kalmıştı. Şimdi bir Dokuz Oğuz
ozanının tellere vurması onu yine kendinden geçirmişti. Kopuzcunun
çevresindeki halkanın dışında, epey geride bağdaş kurmuş olduğu
halde dinliyor, kendinden uzaklaşıyordu. Dokuz Oğuz ozanı neler
söylemiyordu ki…
Sanma gönül dinlenir,
Ufukta gün batınca.
Bunalırım kederle
Gece gelip çatınca.
Bakışlarım puslanır,
Gönül dağım sislenir,
Göz pınarım ıslanır
Sevgi kuşu ötünce.
Sevgi yaman bir gerçek,
Yâr uzakta bir çiçek.
Sevgim sürüp gidecek
Ta dirliğim bitince.
Bir güzeli özleyiş…
İşte en güzel deyiş!
Ömür tüket, gönül deş
Sevgi seni unutunca.
Yâri her bir anışım
Bir ölümdür tanışım!
Belki diner yanışım
Son uykuya yatınca… |
Ozan, deyişini söylemekte devam ediyordu. Fakat
artik iyice kendinden geçmiş olan Urungu işitmiyor,
yalnız beynine kazılan birkaç söz, aralıksız olarak
içinde tekrarlanıyordu:
Belki diner yanışım
Son uykuya yatınca… |
İşte durup dururken bu Dokuz Oğuz ozanı içini dağlamış, yüreğine od
düşürmüştü.
O böylece dalmış, kaygılı bir gönüller uzaklara doğru kayarken
veride Ay Hanım binbaşı onu konuşuyorlardı. Üç günlük yol
arkadaşlığında onu epey görüp inceleyen binbaşı eski kılığına,
yoksul durumuna rağmen belindeki bıçağın büyük değerini görüp
anlamakta gecikmemişti. Ay Hanım’a, bunu anlatırken Urungu’nun
karabudundan olmaması ihtimalini söylemiş, zaten buna inanmayan Ay
Hanım’ın şüphesini kuvvetlendirmişti.
Yatacak bir çadırı bile olmayan bu Gök Türk’ün beğ olduğunu düşünmek
biraz güçtü. Fakat bahadırlığına, durumuna, bıçağına bakınca da
şüphelenmemek kabil değildi. İnsanların yüreğini okumakta usta olan
Ay Hanım bile bu bilinmedik kişi hakkında kesin bir karar
verememişti onun değerli bir adam olduğu muhakkaktı. Fakat işte o
kadar… Daha çoğunu o da anlayamamıştı.
Bir onbaşı: "Seni Ay Hanım çağırıyor" dediği zaman Urungu kendine
geldi ve o zaman bu sözün kendisine iki defa söylenmiş olduğunun
farkına vardı.
Güneş batmıştı. Ozan hâlâ çalıyor, epey ilerde atla gezen üç dört
nöbetçiden başka herkes onu dinliyordu.
Urungu yere diz vurdu. Sonra kalkıp dimdik durarak Ay Hanım’ın
söyleyeceklerini bekledi. Yanlarında binbaşıdan başka kimse yoktu.
Kağan kızı yine gönüle işleyen sesiyle konuşmağa başlamıştı:
- "Bahadır! Yarın yollarımız ayrılacak. Bunun için ne düşünüyorsun?
Urungu’nun içi sızladı. Yalnız birkaç gün birlikte bulunacaklarını
bilmekle beraber bu birkaç günün biteceğini hiç hesaplamamıştı.
Sanıyordu ki, her gün böyle gidecekler, her akşam konaklayacaklar
kağan kızı otağına girip çıkarken onu uzaktan görecek, sonra kendisi
en geride ve kağan kızına en uzak olduğu halde yola koyulacaklar ve
bu böylece sürüp gidecek… Yarın yollarının ayrılacağını söylemekle
kağan kızı onun içini sızlatmış oluyordu. Bir an için gözlerini
yerden kaldırıp ona bakarak:
- "Bunun için yüreğim sızlıyor hanım" diye cevap verdi.
Binbaşı bu söz üzerine dikkat kesildi. Ay Hanım’ın yüzünde hiçbir
değişiklik olmadı. Yeşil ala gözlerinin içi gülümseyerek sordu:
- Neden?
- Beni buyruğuna alarak buraya kadar getirdin. Kımızını esirgemedin.
Buna karşılık sana hiçbir hizmet edemedim bunun için yüreğim
sızlıyor.
- Hizmet etmek elindedir.
Urungu’nun gözleri parladı. Yeniden gözlerini kaldırarak kağan
kızına baktı. Bir şey demeden bakışlarıyla bu hizmeti nasıl
yapılabileceğini soruyordu. Ay Hanım anlamıştı. Urungu’yu kendinden
geçiren sesiyle devam etti:
- Seni babam kağana götürürüm. Onun çerisine girer, istediğin kadar
hizmet edersin. Babam kağan senin gibi bir bahadırı elbette onbaşı
yapar.
Sonra, sesinde başka bir ezgi, ürpertici bir ahenk olduğu halde
yavaşça:
- "Sen buna lâyıksın" dedi.
Urungu’nun yüreği şimdi sevinçle çarpıyordu. Ay Hanımla birlikte
gitmek, onun babasının ordusuna katılmak, ondan hiç ayrılmamak…
Bunlar ne güzel şeylerdi!
Fakat ne yazık ki bu güzel şeylerin hiçbirisi gerçekleşemeyecekti.
Dokuz Oğuzlarla giderse Ötüken’e varamaz, günün birinde çıkacağını
bildiği Gök Türk ayaklanmasına katılamazdı. Kendi yapıları olan
Dokuz Oğuzlar’ın çerisiyle birlik olursa Kür Şad’ın da konçuyunun da
ruhları incinirdi. Urungu bunları düşünerek ciddileşti. Yeniden yere
diz vurarak:
- "Beni bağışla! Baban kağanın çerisine katılamam. Ama bundan başka
her buyruğuna cana minnet bilirim" dedi.
Sustular. Bu ay yüzlü kağan kızının içinden üzgün olduğunu binbaşı
anlamıştı. Urungu’nun içinde ise boralar esiyordu. Bu boranın
esişini durduran yine o büyülü ses oldu:
- Bahadır! Bizimle gelsen sevinecektim. Demek ki yarın ayrılıyoruz.
Benden ne dilersin?
- Dileğim sağlığındır. Bir de, bilmeyerek adamlarınla vuruştuğum
için beni bağışlamanı dilerim.
Ay Hanım bin bir çiçeğin açması kadar güzel bir gülümseyişle
gülümsedi:
- Suç sende değil bahadır! Yüzbaşı Kadır Bağa börkünü delmeseydi bu
iş olmayacaktı. Sana onun deldiği börk yerine kendi börkümü
veriyorum.
Bunu söyleyerek başından börkünü çıkardı, uzattı…
Urungu hızla yürüyerek dizini yere vurdu. Ay Hanımın uzattığı börkü
alarak öpüp başına koydu:
- "Bana ün verdin Ay Hanım! Yarın sabah bunu giyecek ve ölünceye
kadar başımda bir şeref hatırası diye tutacağım" dedi.
Bakıştılar. Bu bakış sırasında, Ay Hanım’ın eşsiz güzelliği ile
dolup taşan Urungu, üç günlük iç hesaplaşmasının çözüldüğünü sezer
gibi oldu: Galiba gönlüne od düşmüş, kağan kızına gönül vermişti.
O gece, bir güçlüğü çözen insanların rahatlığı ile uyudu. Düşünde
hep kendisini bahtiyar bir kişi olarak görüyor, sık sık uyanarak
çevresine bakıyor, epey uzaktaki bir nöbetçiden başka bir şey
görmüyordu. Yalnız bir defasında düş mü, gerçek mi olduğunu pek
ayırt edemeden, uzakta Ay Hanımın otağı kapısının açıldığını, kağan
kızının gözükerek derin derin göğe, uzaklara ve çevresine
bakındığını, sonra yeniden otağ girdiğini görür gibi olmuştu. Sabaha
doğru ise düşünde hep Kür Şad’ı, anasını, ablasını ve ölen karısını
görmüş, sonra hepsi kaybolarak meydanda yalnız karısı kalmış, süslü
ve alımlı giyimler arasında başı açık duran karısı ağlamış,
ağlamıştı.
Urungu çok erkenden kalkarak atını tımar etti. Ay Hanım’ın verdiği
börkü giymişti. Yine dirliğinin sıkıntılı günlerinden birini
yaşılacaktı. Bahtın kendisine yüklediği yükü çekmeği şikayetsiz
kabul ediyor, bilâkis ara sıra talihin kendisine güler yüz
göstermesine anlıyordu. Acıya alışmış, acı ile yuğurulmuş kişiye
bahtiyarlık güneşinin, ışıklarını kısa bir an göstererek sonra yine
onu karanlığa boğmasında sanki ne mânâ vardı?
Bu sabah kafile de her zamankinden daha erken uyanmıştı. Yola
çıkarlarken biraz ilerde, küçücük bir tümseğin ardında Urungu’ya
rastladılar. Ay Hanım geçerken atından atladı. Dizini yere koyarak
onu selâmladı. O da gönüllere işleyen gülümseyişiyle Urungu’ya
baktı. Ruhunu ürperten bir sesle:
- "Bahtın açık olsun bahadır!" deyip geçti. Kafile geçinceye kadar
diz üstü kalan Urungu, bugün artçılık yapan Yüzbaşı Kadır Bağa’nın
seslenmesi üzerine aydı, dikilerek ona baktı. Yüzbaşı ona bir çamçak
kımız armağan ediyordu. Başka zaman olsa reddedeceği bu armağanı
bugün nedense sevinçle kabule diyordu. Kadır Bağa biraz durgun
keyifsiz gibiydi:
- "Urungu! Ay Hanım seni beğenmişti. Baz Kağan ordusuna gelmeyişin
çok kötü oldu" dedi.
Urungu alıngandı. Tez cevap almak isteyen bir insan gibi sordu:
- Neden?
- Ayrılıp gidiyorsun. Ben seni bir daha nerede bulacağım da yarım
kalan dövüşü bitireceğim?
- Dağ dağa kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur. Bir gün yine buluşuruz.
Yüzbaşı gülümsedi:
- Hoşça kal!
- Bahtın açık olsun.
Urungu, kafile ufukta kayboluncaya kadar bir taş gibi kıpırdamadan
onlara baktı.