KURT BAŞLI SANCAK
İlkbahar bitmiş, yazın sıcaklığı başlamıştı. Büyük Çin duvarının
kulelerini bekleyen nöbetçilere gelip geçenler için sıkı buyruklar
verilmişti. Görünürde bir şey yoktu. Fakat Çin çaşıtlarından gelen
haberler tetik davranmanın lüzumunu bildirmekte birleşiyordu.
Bir Türk atlısı, Çin sınırları içinden kuzeye doğru at sürüyor,
büyük duvara yaklaşıyordu. Buralarını iyi bilen birisi olduğu
güvenle at sürüşünden belliydi. Duvara yaklaşınca hiç durmadan
yukarı çıkacak yollardan birine saptı; duvarın üstüne varınca yine
durmadan sağdaki kuleye doğru yürüdü. Kuledeki Çin çerileri bir
atlının yaklaştığını görünce yolunu kestiler.
- “Dur bakalım! Kimsin? Nereye gidiyorsun” diye bağırdılar.
Bu Türk, Çinceyi bir Çinli gibi konuşuyordu:
- Yabancı değilim.
- Adın ne?
- Tonyukuk!
Kulenin yüzbaşısı bu adı işitince içerden fırlamış, onu
karşılamıştı. Tonyukuk’u tanıyordu. Fakat bu zamanda burada ne
aradığını bir türlü kestiremiyordu:
- “Tonyukuk! Buradan geçemezsin” dedi.
- Neden?
- Yasaktır.
- Sana güvenerek buraya kadar gelmiştim.
- Geçip ne yapacaksın?
- Bir gönül işi…
Çinli sırıttı:
- Düğüne beni de çağırır mısın?
- Sen istedikten sonra elbet çağırırım.
- Ama ben seni yine bırakmam. Hem burada kapı da yok. Nereden
çıkacaksın?
- Sana düğün olacak dedim ya. Nerden çıkacağıma karışma. Sen yalnız
bana yol ver.
- Veremem.
- Verirsen senin için iyi olur.
Tonyukuk bunu söyleyerek kemerine el attı. Çinli yüzbaşı anlamıştı.
Tonyukuk’u kolundan tutarak biraz daha uzağa götürdü:
- “Ben senin tanışımım. Anlaşabiliriz” dedi.
Tonyukuk bir kese akçayı kemerinin iç tarafından çıkararak duvarın
mazgalına iliştirdi. Çinlinin gözleri parlamıştı:
- “Öteki kuleleri nasıl geçeceksin” diye sordu.
Tonyukuk gülümsedi:
- Senin yardımınla!
- Benim yardımımla mı?
- Evet!
Yüzbaşı korkar olmuştu:
- “Ben o kadarına karışmam” diye haykırdı. Tonyukuk atına atlamıştı.
- “Ben de zaten şaka yapmıştım. Orasını bana bırak” diyerek atını
dörtnala kaldırdı.
İkinci kuleye yaklaşırken karşıdan çıkan nöbetçilerin yaylarına ok
yerleştirdikleri gözünden kaçmadı. Doludizgin onlar yaklaşırken
kendisi de sadağından ilk oku çekerek gezleyip fırlattı.
Nöbetçilerin biri bu oku göğsüne yiyerek sırt üstü yuvarlanmış,
berikiler de Tonyukuk’a ok çekmeğe başlamışlardı. Sağından solundan
oklar uçarken Tonyukuk dörtnala at sürüyor, bir yandan da Gök Türk
çabukluğu ve nişancılığı ile sadağından ok çekerek Çinlileri
deviriyordu. Kulenin tam önüne vardığı zaman sağ kalanlar içeri
kaçmışlar, fakat o geçer geçmez yeniden çıkarak ardından ok
yağdırmağa başlamışlardı. Aynı zamanda kuledeki Yüzbaşı Ven ateş
yaktırarak, daha sonraki kuleye tehlike işaretini vermiş, beş yüz
adım ilerdeki kuleden de Çinliler çıkarak Tonyukuk’a doğru yürümeğe
başlamışlardı.
Tonyukuk ardına ok çekerek dörtnala ilerlerken Yüzbaşı Ven’in attığı
oku sağrısına yiyen at şahlanarak acı acı kişnedi. O zaman Tonyukuk
keskin bir ıslık çalarak “ayda!...” diye bağırdı ve atını
mahmuzlayarak duvarın kıyısına doğru önünde atıyla birlikte
sıçrayarak duvardan aşağı uçtu.
Tonyukuk’un atladığı yer duvarın en alçak yeriydi fakat yedi sekiz
adam boyunda olan bu yerden atlayanın da sağ kalmayacağı belliydi.
Çinliler bunu bildikleri için atın da, sahibinin de ölmüş olduğuna
muhakkak diye bakıyorlar, hatta çerilerden bazıları bu atlayışın
korkunçluğu dolayısıyla aşağıya bakmaktan bile çekiniyorlar, garip
bir korku duyuyorlardı. Halbuki Tonyukuk büyük bir ustalık ve
soğukkanlılıkla atlamış, atı duvarı aşarken atının eyerine basarak
ayağa kalkmış, atın yere düşmesine bir adam boyu kala da kendisini
onun üstünden fırlatarak toprağa düşmüştü. Tam o sırada, yüz adım
kadar ilerde bir toprak yığını arkasından duvarı gözetleyen bir
atlı,yedeğindeki atla birlikte hızla Tonyukuk’a yaklaşmıştı.
Tonyukuk yedekteki ata sıçrayınca ikisi de kuzeye doğru at
sürmüşlerdi. Bu işler o kadar çabuk olmuştu ki Yüzbaşı Ven duvardan
aşağıya bakınca ölü attan başka bir şey görememiş, nal seslerini
işitip de gözlerini biraz daha kaldırınca iki atlının kaldırdığı
tozları görerek bol keseden sövmeye başlamıştı.
Bir ağaçlığın kıyısında atinin üstünde ufku gözleyen Kutluk Şad dört
nala iki atlının geldiğini görünce toprağa dikmiş olduğu gönderini
kavradı. Bu gönderin tepesinde altından bir kurt başı vardı. Göndere
takılı al bayrağın üzerinde yarim aya benzeyen bir yay resmi
bulunuyordu.
İki atlı Kutluk Şad’ın yanına gelince atlarından indiler. Yere diz
vurarak onu selâmladılar. Şad söze başladı:
- Tonyukuk! Boyla Bağa Tarkan! Kurt başlı sancağı artık
kaldırıyoruz.
Tonyukuk’u, Çin duvarının dışında beklemiş olan Boyla Bağa Tarkan
cevap verdi:
- Yıllarca bugünü bekledik.
Tonyukuk ilave etti:
- Kurt başlı sancağı kaldırmak için en elverişli çağdayız. Çünkü
Çin’in ruhu yıpranmıştır.
Bozkurt soyunun olgun ve dinç bir oğlu olan Kutluk Şad yine söze
girişti:
- Tonyukuk! Tarkan! Kür Şad’dan beri bu beşinci davranıştır. Siz
benimle birlik olursanız, Tanrı yardımı ile Gök Türk devletini
yeniden kurar, Ötüken’den dört yana ordular yürütürüz. Tanrı yardım
ederse çerimiz kurt gibi, yağı çerisi koyun gibi olur. Tanrı dilerse
Ötüken’de Türk türesi yürür, Kadırkan’dan Demirkapı’ya dek Türk
budunu birleşir. Atalarımın yurdunda, atalarımın devletini diriltmek
için sancağı kaldırıyorum. Bu savaşa benimle birlikte atılacağınıza
söz veriyor musunuz?
İki şakırtı işitildi: İki Türk beği kılıç çekmişlerdi. Türk
göreneğince and içtiler:
- Gök girsin, kızıl çıksın!...
Tonyukuk küçük tahta levhalara yazılar yazarak inandığı adamlara
yandaki dağınık Türk obalarına yollamış, onları Kutluk Şad’ın
bayrağı altına çağırmıştı. O gün toplantı günüydü. Akşama kadar dört
bucaktan on beş kişi daha gelerek Kutluk Tegin’in tuğuna girdiler.
Bunların arasında Onbaşı Onbaşı Örpen’le Börü Beğ, Kızıl, Taçam ve
son olarak yetişen Urungu da vardı.
Ertesi sabah Kutluk Şad’la on yedi kişisi, Gök Türk devletini
diriltmek için harekete geçmişlerdi. Tonyukuk’un tavsiyesi ile ilk
önce Çin karakollarından birine saldırıp bir başarı kazanmayı uygun
görüyorlardı. Bu başarı Türkler arasında duyulunca kendilerine
katılanlar çoğalacak, birliğe doğru bir adım atılacaktı.
Tonyukuk, Çin kulelerinin durumunu iyi biliyordu. Yirmi yıldır aynı
kulede duran Yüzbaşı Ven’in yaman bir Türk yağısı olduğunu da
biliyordu. Ona vurulacak darbenin tesiri daha büyük olacaktı. Tasarı
ona göre hazırlandı: Bu kulenin yakınında, yarım günlükten daha az
bir yere birkaç çadır kuruldu. Kutluk Şad’ın erlerinden birkaçı her
gün atlara binerek kuzeye avlanmağa gidiyorlar, çadırların içinde de
birkaç er gizli duruyor, fakat çadırdan dışarı hiç çıkmıyorlardı.
Yalnız deliklerden güneyi gözlüyorlar, gelen giden var mı diye
bakıyorlardı.
Birkaç gün sonra Yüzbaşı Ven’in çaşıtları bir Türk obasının oraya
konduğunu bildirince Ven’in asık suratı gülümsedi. Bir yıldır
kendisine hiçbir ava çıkmıyordu. İşte yine şu ıslak sıçanların
hakkından gelecekti. Bir sabah en seçme çerilerinden otuz atlı
alarak gafil Türk obasına yöneldi.
O gün Börü Beğ’in buyruğundaki dört er nöbette idiler. Gözlerini
uydurdukları çadır deliklerinden Çinlileri görünce hazır bulunan
çıraları tutuşturdular ve bunları çadırın tepesindeki deliğe
tuttular. Tepedeki delikten çıkan duman, uzakta gizlenmiş olanlara
Çinlilerin yaklaştığını bildiriyordu. Yüzbaşı Ven’in otuz atlısı
obaya yüz adım kadar yaklaşınca içerde saklı duranlar Börü Beğ’in
buyruğu ile dışarı fırlayarak yan yana durdular ve Gök Türkler’e
yakışan bir çabuklukla Çinliler’i ok yağmuruna tuttular. Otuz Çin
çerisi bir anda karmakarışık oldu. Fakat karşılarında yalnız beş
Türk yayası görünce yüzbaşılarının buyruğu ile onlara doğru at
saldılar. Çinliler bir yandan dökülüyor, bir yandan da Türkler’e
yaklaşıyordu. Çoğunun ati vurulmuş, yaya kalmışlardı. İki taraf
birbirine değdiği zaman Çinliler yirmi kişi kalmış, bu yirmiden
yarısının da atları vurulmuştu.
Şimdi çadırların önünde sert bir kılıç vuruşu başlamıştı.
Yüzbaşı Ven, Gök Türkler’e yaklaşmak üzere iken ati vurulduğu için
yaya kalmış, fakat hemen sıçrayarak Börü Beğ’in karşısına
dikilmekten de geri kalmamıştı. Çinlilerin kimi atlı, kimi yaya
olduğu için birbirlerini de çiğniyorlar, beş kişinin hakkından
gelemiyorlardı.
Çadırda kadın ve çocuk bulup da kolayca bir başarı kazanacağını
sanan Ven, bu bu çetin çerileri görünce kuşkulanmış, fakat yapacak
başka bir şey olmadığı için de kılıç tokuşturmaktan geri kalmamıştı.
Börü Beğ, biri Yüzbaşı Ven olan iki yaya Çinliyle vuruşuyor,
ötekiler arkalarını çadırlara vermiş oldukları halde bir kalabalığa
karşı çarpışıyorlardı.
Ven, bir iki deneme yaptıktan sonra sert bir saldırışla ileri bir
adim attı ve karşısındakini devireceğinden emin olduğu bu kılıç
vuruşunu yaparken “al” diye haykırdı. Fakat bu saldırış kendisine az
kalsın pahalıya mâl oluyordu. Börü, keskin bir çelişle onun kılıcını
yana savurmuş, öyle sert bir hareket yapmıştı ki yüzbaşının kılıcı
yere düşmüştü. Ven geriye fırlayarak çabucak kılıcını yerden aldı.
Yeni bir hücuma hazırlanıyordu. Fakat bu sırada anlamadığı bir şey
oldu: kendi çerilerinden atı olanlar birdenbire dönerek güneye doğru
kaçmağa başladılar. Kuzeye bakan Ven işi anlamakta gecikmedi.
İlerden, tozu dumana katarak bir bölük atlı doludizgin geliyordu.
Ven pusuya düşürüldüklerini sezdi. Yanındaki yedi sekiz yaya
çerisiyle yeniden Gök Türkler’e saldırdı.
Artık Börü Beğ’le teke tek döğüşüyordu. Demin kendisiyle pek kolay
vuruştuğu Börü’nün karşısında şimdi adim adim geriliyor, hatta
çenesinde açılan bir çizikten de kan sızıyordu. Yüzbaşı Ven Çin
ordusunun en iyi subaylarındandı. Fakat bu kudurmuş Gök Türk, sanki
kırk yıllık yağısı imiş gibi gözünü daldan budaktan sakınmadan
atılıyor, öyle vuruşlar yapıyordu ki, Ven sanki kendisine birkaç
kılıçla birden saldırılmış gibi her yandan kılıçla kuşatılıyor,
gerilemekten başka bir şey yapamıyordu.
Bu sırada Kutluk Şad’ın buyruğundaki on üç kişi yetişerek bir an
için durdular; iki üç kılıç vuruşuyla Ven’den başka hepsini yere
serdiler. Kutluk Şad, kaçanları kovalamak için buyruk verirken,
birden Onbaşı Örpen'in atından atladığı görüldü. Koşar adım Ven’e
doğru giderken bağırıyordu:
- Dur, Börü! Sakın vurma!
Börü bir adım gerileyerek durdu. Ven solumağa başlamıştı. Örpen
haykırdı:
- Börü! Yüzbaşı Ven’i tanımadın mı?
O da tanımıştı. Yirmi yıl öncesinin öcünü almak için saldıracaktı.
Fakat Örpen bırakmadı:
- Onu bana bırak! Senin yalnız karınla bir oğlunun kanına girmişti.
Benim karımla beş oğlumu öldürdü.
Sonra kaşları çatılarak gürledi:
- Kancık dölü! Şimdi sıra benim!...
Korkunç bir saldırışla Çinli’ye saldırdı. O kadar hızlı saldırıyordu
ki, Ven’in çevresinde fırdolayı dönüyor, onu şaşkına çeviriyordu.
Örpen onu çadırlara doğru sürmüştü. Artık gerileyecek yer
kalmamıştı. Birden Örpen’in sesi yükseldi:
-Al! Bu karımın hakkı!...

Çinlinin yüzünde uzun bir kılıç yarası açılmıştı. Fakat başına
geleceği bildiği için kendisini koruyor, son bir debelenişle dövüşe
devam ediyordu. Kılıç şakırtıları arasında Örpen’in sesi yeniden
gürledi:
- Al! Bu birinci oğlumun hakkı!...
Çinlinin tulgası parçalanmış ve kılıç alnına değmişti.
Örpen kanlı bir oyun oynadığı halde düş görüyor gibi başka türlü
bakıyor, kendisine “öç, öç” diye haykıran sesler duyuyordu. Bir
saldırış daha yaparak haykırdı:
- Al! Bu ikinci oğlumun hakkı!...
Yüzbaşı Ven, omzuna bir kılıç yemiş, zırhı kendisini korumuş, hafif
bir yara ile kurtulmuştu.
Kılıçlar birbirine çarpıyor, üstünde zırhı olmayan Örpen yalnız
saldırıyor, vuruyor, kendisini korumayı düşünmüyordu.
- Al! Bu üçüncü oğlumun hakkı!...
Örpen, Çinli’nin koluna kılıcını yapıştırmıştı. Kılıcını düşürürken
Ven’in hafifçe inlediği işitildi. Örpen,dördüncü oğlu için de yaman
bir vuruş yapmak için kılıcını kaldırır ve “al” diye bağırırken sert
bir buyruk işitildi:
- Vurma!... Bırak kılıcını alsın!...
Bunu Kutluk Şad söylüyordu. Börü, kendi kılıcının ucu ile Ven’in
kılıcını iterek ona doğru iletirken Örpen yeniden haykırdı:
- Tez davran! Kılıcını kavra!
Kurtuluş yoktu. Çinli, sızlayan sağ kolu ile vuruşamayacağını
anlayarak kılıcını sol eliyle kavradı. Fakat sağ eliyle bir şey
yapmamış olan Ven şimdi sol eliyle ne yapabilirdi?
Kılıçlar yeniden çarpıştı. Şimdi yalnız şırak şırak diye birbirine
çarpan kılıçların çıkardığı ses işitiliyor, Örpen’in gözlerinden
saçılan yalazlar Ven’i yirmi yıl önce işlediği cinayet için pişman
ediyordu.
Beride Börü atılmamak için kendini güç tutuyor, Kutluk Şad’ın
gerisindeki birkaç çeri kayıtsız bakışlarla vuruşu seyrediyordu.
Kılıç sesleri düzgü bir vuruşla şaklarken birden bir vuruşun
aksadığı işitildi. Hemen arkasından da Örpen’in sesi gürledi:
- Al! Bu dördüncü oğlumun hakkı!...
Ven, göğsüne bir kılıç dürtüşü yemiş, zırhı delinerek göğsünden
yaralanmıştı. Istırapla diz çöktü. Örpen hırsını alamıyordu:
- “Ayağa kalk kabadayı” diye bağırdı. Ven kalkmağa davranıyor, fakat
kalkamıyordu. Örpen hırsla gülümsedi:
- Küçük çocukları öldürürken çok iyi kılıç kullanıyordun. Çin
kahramanı’ haydi bakalım, kendini göster!...
Yüzbaşı Ven bitkin bir durumda, korku içindeydi.
- “Vurma! Sana akça veririm” diye sızlandı. Örpen bir adım ilerledi:
- Senin canın akçaya değer mi? Davran!... Yoksa…
Örpen sözünü tamamlayamadı. Çünkü onun kılıcını indirmiş olmasını
fırsat bilen Ven birden fırlayarak bir saldırış yapmış, Örpen’in
yüzünde derin bir yara açmıştı.
Örpen buna hiç aldırmadı. Gürleyerek kılıcını savurdu:
- Al! Bu beşinci oğlumun hakkı!...
Sonra, elinden kılıcı düşen ve başına yediği kılıçla yıkılmak üzere
bulunan Ven’e bir kılıç daha sallayarak:
- “Al! Bu da benim hakkım” diye bağırdı.
Örpen’in hakkı tam Türk usulü olmuş, Çinlinin başı gövdesinden
ayrılarak Börü’nün önüne kadar yuvarlanmıştı.
Örpen yüzünden akan kanları yeni ile silerek:
- “Bu da it dalaması” diye söylendi.
O gece, Gök Türk devletini diriltmek için pusata sarılan on sekiz
kişi ilk başarılarını kutluyorlardı. Yüzbaşı Ven’in çerisinden
yalnız iki üç tanesi kurtularak Çin duvarının arkasına
geçebilmişler, ötekilerin hepsi tepelenmişti. Tonyukuk’un
buyruğunda, Çin duvarına kadar giderek kaçanları kovalayan on kişi,
kulelerden birinin önünde gösteri yapmışlar, aşağıdan seslenerek er
dilemişlerdi. Bu kulenin subayı olan Çin yüzbaşısı, aşağıdakilerin
kim olduğunu bilmeden yarı bozuk bir Türkçe ile ne istediklerini
sorduğu zaman Tonyukuk düzgün bir Çince ile şöyle cevap vermişti:
- Sana düğün var demedim miydi? İşte düğün başladı. Sen ve bütün
Çinliler davetlisiniz. Bu düğün biraz kanlı olacak ama ne yapalım?
Türk düğünü böyle olur.
Şimdi bir su başında çadırlarını kurmuşlardı. Çinlilerden alınan
ulcaları Kutluk Şad üleştirmişti. Tanrı, kut verdiği için işi
başarmışlar, içlerinden hiç kimse de ölmemişti. En büyük yarayı
Onbaşı Örpen almıştı ki o da ona it dalaması kadar ehemmiyetsiz
geliyordu.
Kurt başlı sancak Kutluk Şad’ın çadırı önüne dikilmişti.
Konuşmuyorlar, fakat bu sancağın Ötüken’e dikileceği günü
düşünüyorlardı. İçlerindeki inanç bu düşüncenin gerçekleşeceğini
onlara müjdeliyor, yürekleri sevinçle çarpıyordu.