BAHTİYAR UYKU
On yedi, on sekiz yaşlarında gözüken bir genç, sırtında bir torba
olduğu halde yorgun argın yürüyordu. Gün doğmadan önce yola çıkmış
olan bu gencin sırtındaki torba kırık demir parçalarıyla doluydu.
Güneş batmak üzere olduğu halde daha ağzına bir lokma koymamıştı.
Büyük bir gayretle yürüyor, acele ediyordu.
Bir Gök Türk olan bu sağlam yapılı genç ata çok iyi biner, oku beş
yüz adıma düşürür, kılıcı vurunca zırhı keserdi. Fakat o kadar
yoksul düşmüştü ki at şöyle dursun, şimdi bir yayı, hatta belinde
küçük bir bıçağı bile yoktu. Büyük bir ülküye koşan insanların
yılmazlığı ile sonsuz bozkırda yaya yürüyor, bir an için olsun mola
vermek aklına gelmiyordu.
Birden adımlarını hızlandırmıştı. Çok ilerde bir kayalık görmüştü.
Kayalığa oyulmuş mağaranın kapısına vardığı zaman güneş ufukta
kaybolmuştu. Sırtındaki torbayı yere bırakarak geniş bir soluk
aldıktan sonra mağaradan içeriye doğru şöyle bir baktı. Orada, ince
bir toprağın üstünde ak saçlı bir ihtiyar yatıyordu.
Bu gencin anasının dedesi olan bu ihtiyar adam, belki yüz yaşında
bir demirciydi. Çuluk Kağan ordusunda bulunmuş, Kara Kağan çağının
parlak ve karanlık günlerini görmüş, çok savaşlara girip çıkmış,
Kara Kağan tutsak edildiği zaman onunla birlikte Çin’e götürülmüş,
Kür Şad ihtilâlinde sonra yıllarca Çin zindanlarında kalmış, saçları
ağarmış, fakat beli bükülmemişti.
Çok usta bir demirciydi. Yaptığı kılıçlarla bıçakları Gök Türkler
kapışırlar, onlarla savaşa gitmekten hoşlanırlardı. Bu mağaraya
sığındıktan sonra da bıçak yaparak hayatini kazanmak istemiş, fakat
Gök Türkler darmadağınık oldukları için iş çıkmamış, o da ocağını
söndürmüş, sefil bir hayata razı olmuştu. Son zamanlarda torununun
getirdiği yari buçuk yiyecekle yaşıyor, artik yürüyecek hali bile
kalmadığı için zamanının çoğunu mağarada yatmakla geçiriyordu.
Torunu kendisine doğru bir adim atarak:
- “Dede! Sana bir yığın demir getirdim. Bana bunlardan bir kılıç
yapar mısın” dedi.
İhtiyar güçlükle doğruldu:
- “Benim çalışacak gücüm kalmadı ki…” diye cevap verdi. Genç oralı
değildi. Alnından akmakta olan teri yeniyle sildikten sonra yeniden
söze girişti:
- Bu demirleri oba oba dolaşarak topladım. Obaların çoğunda kılıç,
bıçak kalmamıştı. Yalnız kırık dökük kılıç parçaları, bıçak
kırıntıları bulunuyor, bunları ata hâtıraları diye saklıyorlardı.
Bunları toplamak için çok yalvardım. Gün doğmadan yola çıkıp gün
batana kadar yürüdüm. Açım. Susuzum. Yorgunum. Bitkinim. Ama sen
bana bir kılıç yaparsan bütün çektiklerimi unutacak, bahtiyar
olacağım.
Kocamış demirci gülümsedi:
- Ne de çabuk bahtiyar oluyorsun? Bir kılıçla bahtiyar olan sen,
acaba Gök Türk devleti dirilse sevincinden delirecek misin?
- Gök Türk devleti dirileceği için bahtiyarım. Kılıcı da Gök Türk
devleti diriltecek savaşlara katılmak için istiyorum.
İhtiyar yerinden fırladı:
- Ne demek istiyorsun Buluç?
Buluç’un gözleri parlıyordu:
- Dede! On günden beri kurt başlı sancak Kutluk Şad’ın elinde
yükseliyor. Dört bucağa haber saldılar, savaşacak er arıyorlar. Ben
belimde bir kılıç olmadan onların arasına nasıl katılabilirim?
İhtiyar heyecanlanmıştı:
- Kutluk Şad mı? Kutluk Şad’ı tanırım. Bozkurt soyunun en yavuz
eridir. Şimdi sen benden kılıç mı istiyorsun? Bu benim dirliğimdeki
en tatlı işim olacak… Çabuk, demirleri buraya getir…
Buluç, torbayı yeniden sırtlayarak mağaranın içindeki örsün yanına
kadar getirdi. Burada yıllardır kullanılmaya kullanılmaya tozlanmış,
toprakla karışmış, bir yığın kömür duruyordu. İhtiyar, gençleşmiş
gibi, kendinden umulmayan bir çabukluk ve çeviklikle çıraları yaktı,
üzerine kömürü attı. Kartal kanadından yapılmış yelpazeyi eline
aldı. Sonra ocağın karşısında diz çöküp başını yukarı kaldırdı.
Ellerini açarak:
- “Ulu Tanrı! Bana güç ver. Yıllardır işlemeye işlemeye çalışmasını
unutan ellerime biraz ustalık kollarıma biraz güç ver” diye yakardı.
Buluç sevinçliydi. Artık dinlenebilirdi. Mağaranın içine uzandı.
Açlık, susuzluk… Şimdi bunlar ondan çok uzaktı. Ocağın alevi yüzüne
vuru, çekiç sesleri bozkırın boşluğunda kaybolurken derin bir uykuya
daldı. Çekicin örse inerken çıkardığı sesler, ona çocukluğunun
kaygısız, yani bahtiyar günlerinde bile duymadığı tatlı bir ninni
gibi geliyordu. Çekicin her vuruşu ülküye doğru atılan bir adimdi.
Çekiç, örse vura vura kılıç yapılacak, kendisi kılıcı takınca Kutluk
Şad’a katılacak, sonra Ötüken’e varmak için kutlu savaş
başlayacaktı. Buluç uyuyordu. Büyük bir yorgunluktan sonra daldığı
bu derin uykudan onu kimse uyandıramazdı. Öyle olduğu halde ihtiyar,
çok ihtiyar dedesinin çekiç vuruşlarını duyuyordu. Tıpkı gençliğinde
olduğu gibi aşkla, şevkle ve kuvvetle vuruyor, yapılacak kılıcı
torunu değil de kendisi kuşanacakmış gibi çalışıyordu: Tirak!...
Tirak!... Tirak!...
Bu ahenkli ses, beride rahat rahat uyuyan gence pek uzun, sanki bir
gece değil de bir yıl sürmüş kadar uzun geldi.
Tan yeri ağarırken gözlerini açan Buluç bütün gövdesinde bir
sıcaklık duymuştu. Bu gece düş görmemişti. Fakat dedesinin nasıl
çalıştığını düşte değil de gerçekte görmüş gibi biliyordu.
Kulaklarında hâlâ çekicin örse inerken çıkardığı sesin yankıları
uğulduyordu. Ona öyle geliyordu ki son çekiç sesinden kısa bir süre
sonra uyanmıştı.
Gözleri ocağa ilişti. Ateş yeni yakılmış gibi dolu, yalazlı ve
parlaktı. Yattığı yerden yavaşça doğruldu. Birden gözleri sevinçle
parladı: Yani başında gösterişli bir kılıç kırk yıllık arkadaş gibi
yatıyordu. Onu hemen eline aldı. Yüreği sevinçle çarpıyordu. Yavaş
yavaş kınından sıyırdı. Bu kılıç insanin gözünü kamaştıracak kadar
parlaktı. Dedesine bir şeyler söylemek için öteye baktı. Dedesi,
sabaha kadar çalışmaktan doğan bir yorgunlukla ince topraktan
yatağında yatıyordu. Keçesini bile üstüne çekecek zaman bulamamıştı.
Buluç ona acıyarak baktı. Şu kocamış dede, savaş lâfı olunca sabaha
kadar uyumadan nasıl çalışıyor ve ne güzel bir eser meydana
getiriyordu!... Birden Buluç’un gözlerine güzel bir bıçak ilişti.
Bunu da dedesi yapmış ve kılıcın biraz ilerisine bırakmıştı. İşte
bir gecede iki bahtiyarlığa birden ermişti. O yalnız bir kılıç için
bu kadar emeğe, sıkıntıya katlanmışken şimdi fazla olarak bir de
bıçağı olmuştu.
Buluç hafifçe uzanarak bıçağı aldı. Kınından sıyırarak dikkatle
gözden geçirdi. Her halde yarınki savaş arkadaşları bu bıçaktan
ötürü kendisini kıskanacaklardı. Gülümseyerek dedesine baktı.
Birden bir sevinç haykırışıyla haykırmamak için kendini güç tuttu:
Bıçağın bir adım ilerisinde bir kılıç daha duruyor, onun da bir adım
ilerisinde başka bir kılıç göze çarpıyordu. Buluç yerden fırlayıp
gürültü etmemeğe çalışarak kılıçları aldı. Mağaranın kapısına
dönerek aydınlıkta gözden geçirdi. Bunlar olağanüstü kılıçlardı.
Birden sıyırdığı son kılıcın üzerinde bir yazı gördü. Dedesi buraya
“Kutluk Şad” yazmıştı. Kılıcın öteki yüzünü çevirdi. Burada da
“İlteriş Kağan” kelimeleri okunuyordu. Bir an bu İlteriş Kağan’ın
kim olduğunu düşündü. Aynı kılıçta yazıldığına göre herhalde Kutluk
Şad’ın başka bir adı, belki de belki değil, muhakkak, kağan olduktan
sonra alacağı addı.
Buluç merakla öteki kılıcı da sıyırıp baktı. Burada “Kür Şad’ın
oğlu” kelimeleri yazılıydı. Evet, hatırlıyordu: Dedesi, Kür Şad’ın
bir oğlu olduğunu, Kür Şad ihtilâlinde pek küçük olan bu çocuğun
anası tarafından kaçırıldığını hattâ birkaç gece de kendi çadırında
konuk kaldıklarını, anlatmış, sonra kendi atını, pusatlarını vererek
bunları nasıl kaçırdığını, Çinliler’in kendisinden kuşkulanarak
nasıl hapse atıp işkence yaptıklarını, fakat Kür Şad’ın konçuyu ile
oğlu kurtulsun diye bütün acılara katlanarak hiçbir şey
söylemediğini, bu yüzden yıllarca güngörmez zindanlarda süründüğünü
birer birer söylemişti.
Fakat Kür Şad’ın oğlunu nasıl bulup da verecekti? Buluç şimdilik bu
bilmece ile uğraşmayı lüzumsuz bularak kendi kılıcını kınından
sıyırdı. Bir yüzünde “Buluç” yazısını okudu. Dedesi, nerden bulmuşsa
bulmuş, oraya bir de kılıç kayışı bırakmıştı. Buluç kılıcını kuşanıp
bıçağını takarak mağara kapısından çıktı. Güneş şimdiye kadar
görülmemiş bir güzellikle doğuyordu.
Bir zaman ufuklara ve göklere baktı. Tatlı rüzgâr canına can
katıyordu. Bir eksiği vardı ama ne olduğunu anlayamıyordu. Birden
gülümsedi.
- “Bahtıyarlık beni esritti” diye söylendi. Eksiğin ne olduğunu
keşfetmişti: Fena halde acıkmıştı. Acaba dedesinin kıyıda bucakta
kalmış biraz yiyeceği var mıydı? Bunu anlamak için mağaraya girdi.
Çevresine bakınarak usul adımlarla dedesine yaklaştı. Dün getirdiği
demirlerin büyük bir kısmı yerde duruyordu. Görünürde başka hiçbir
şey yoktu. Kırık bir çanakta biraz su vardı. Onu kana kana içti.
Sonra gözleri dedesine takılarak hayretle durdu. Onun sağ elinde
çekiç duruyordu. Sol eliyle büyük kıskacını tutuyordu. Kıskaç, kılıç
yapılacak demir parçasını kavramıştı. Demek ki dede pek yorgun
düşerek oturmuş, oturmasıyla dalması bir olmuştu. Fakat neden bu
kadar hareketsiz ve soluktu? Buluç bir dizini yere koyarak eğildi.
“Dede” diye seslendi. Dedesi gülümsüyordu. Daha hızlı olarak yeniden
onu çağırdı. Sonra elini dedesinin yüreğine bastırdı. Şöyle, birden
ona sayacak kadar bir zaman geçtikten sonra derin bir ah çekerek
ayağa fırladı. Dede ölmüştü.

Yüz yılın yükünü taşıdıktan sonra, bir torun bile değil de torunun
oğlundan başka herkesi, her şeyi kaybettikten sonra tam Bozkurt
sancağı yükselirken ihtiyar demirci ölmüştü.
Buluç onun yüzüne yeniden baktı. Bu yüzde hayattan ayrılmanın hiçbir
kederi yoktu. Bilâkis o kadar bahtiyar bir yüzdü ki, ömrün en
sevinçli anında rüya gören, yahut bahtiyarlığı damarlarının içinde
duyan bir kimse de ancak bunun gibi gülümseyebilirdi.
O, güç vermesi için Tanrı’ya yakararak işe başlamış, bütün
dirliğinde yaptığı kılıçların en güzeli olan üç tanesini yapmış,
sonra yüz yıl çarpa çarpa, felâket ve sefalet göre göre örselenmiş,
aşınmış olan yüreği bu yıpratıcı gece çalışmasına dayanamayarak
durmuştu.
Bununla beraber bu kadarı bile ne güzel, ne büyük sonuçtu. İhtiyar
demirci, Kutluk Şad’ın tuğ kaldırdığını işitince canlanmış, hiçbir
zaman kaybetmediği inancıyla güçlenmiş, bu kutlu savaşa kılıcıyla
yapamadığı yardımı çekiciyle yapmak için insan gücü üstünde emek
harcayarak bütün gece çalışmış, gözleri iyi görmediği, geceleyin
mağara daha çok karanlık olduğu halde yalnız ocaktan çıkan yalazla
yetinerek üç kılıçla bir bıçak yapmış, sonra büyük bir bahtiyarlık
içinde, topraktan yatağına uzanarak bu dünyadan göçüp gitmişti.
O şimdi daha uyanmamak üzere bahtiyar bir uyku uyuyordu. Doğrusu,
böyle bir emekle bu bahtiyar uykuyu uyuyabilmek, yüz yıl çile
çekmeğe değerdi.
Uyuyordu. Gök Türk devletini diriltecek kılıç şakırtılarını duyar
gibi, Ötüken’de dalgalanacak sancağı görür gibi, yarını, yarın neler
olacağını bilir gibi uyuyordu.
Buluç şimdi ayakta taş gibi duruyor, Gök Türk savaşçılarına kılıç
yapmak için didinirken ölen ihtiyar demirciye karşı içi saygıyla
doluyordu.
Birden uzakta nal sesleri işitir gibi oldu. Ağır ağır mağaranın
kapısına yaklaştı. Tozu dumana katarak bir bölük atlı doludizgin
geliyordu. Heyecanlanmıştı. Sakın…
Bunlar Türk atlılarıydı. Mağaranın önünde durdukları zaman, Buluç,
kurt başlı sancağı görüp Kutluk Şad’ı tanımakta gecikmedi. Yere diz
vurdu.
Kutluk Şad, kendi ordusuna katılacağını bildiği bu gence sordu:
- Adın ne?
- Buluç.
- Bize katılacak mısın?
- Evet Şas.
- Burada kocamış bir demirci olacak, bilir misin?
- Dedemdir.
- Nerede?
Buluç başını eğdi. Gözleri dumanlanmıştı.
- Dedem bu sabah Uçmağa varmıştır Şad!
Kutluk Şad çevik bir atlayışla atından indi. Bir anda bütün çerileri
de öyle yaptılar. Ardından Tonyukuk ve Boyla Bağa Tarkan olduğu
halde mağaraya giren Kutluk Şad, ihtiyar demircinin ölüsü önünde
saygılı bir durumla durdu. Sonra Tonyukuk’un gerisinde Buluç’a
dönerek:
- “Nasıl oldu, anlat” dedi
Buluç demir parçaları dolu torbayı getirdikten sonra olup biteni
anlattı ve Kutluk Şad için yapılmış olan kılıcı ona uzattı:
- “Bu kılıç senin için yapılmıştır Şad” dedi.
Kutluk Şad kılıcı eline aldı:
- Benim için yapıldığını nereden biliyorsun?
- Üstünde adin yazılı.
Tonyukuk’la Boyla Bağa Tarkan, kılıcı sıyrılmış olan Kutluk Şad’a
yaklaştılar ve üçü birden “İlteriş Kağan” kelimelerini okuyarak
birbirlerine baktılar. Sonra öteki yüzünde “Kutluk Şad” adını
gördüler. O zaman Tonyukuk:
- “Kutluk Şad” dedi, “bu demircinin gönlüne Tanrı’dan bir ses
gelmeseydi bunu yazmazdı. Gök Türk devletini kurabilirsek sen
İlteriş Kağan olacaksın.”
Kutluk Şad cevap vermedi. Yalnız kabul makamında başını salladı.
Sonra Buluç’un uzattığı ikinci kılıcı alarak sordu:
- Bu kimin?
- Kür Şad’ın oğlunun.
Şadın kaşları çatıldı:
- Kür Şad’ın oğlu yaşıyor mu?
- Yaşıyor Şad!
- Nereden biliyorsun?
Buluç, dedesinin vaktiyle kendisine söylediklerini anlattı. Boyla
Bağa Tarkan söze karıştı:
- Ben buna benzer bir şey işitmiştim Şad. Buyruk verirsen çerimize
soralım.
- Sor bakalım.
Şad, Tonyukuk ve Tarkan arkalarında Buluç olduğu halde mağaradan
çıkmışlardı. Bağa Tarkan’ın sesi erler arasında bir çalkalanma
yaptı:
- Aranızda Kür Şad’ın oğlu var mı?
Derin bir sessizlik… Tarkan bir daha sordu:
- İhtiyar demirci, Kür Şad’ın oğlu için kılıç yapmış. Aranızda Kür
Şad’ın oğlu var mı?
Yine cevap veren olmadı. O zaman Kutluk Şad’ın buyruğu işitildi:
- Bağa Tarkan! Kür Şad’ın oğlu ortaya çıkıncaya kadar taşımak üzere
bu kılıcı dilediğin ere ver.
- Buyruk senindir.
Sonra, Boyla Bağa Tarkan bir bir hepsinin önünden geçti. Taçam’ı
seçerek:
- “Al! Kutluk Şad’ın buyruğunca iyi gözet” dedi
kimse bu güzel tesadüften Urungu kadar sevinmemişti. Fakat bu sevinç
bir sır gibi gizli kaldı
Kutluk Şad’la çerileri uzun zaman mağaranın önünde kaldılar. İhtiyar
demirciyi gömdüler. Çeri içindeki iki demirci, Buluç’un getirmiş
olduğu demirlerin kalanından kargılar, kılıçlar ve tulgalar
yaptılar. Sonra Buluç’u da aralarına alarak yürümeğe hazırlandılar.
Boyla Bağa Tarkan ona çerideki fazla atlardan birini vermiş ve:
- “Seninle yetmiş kişi olduk. Onbaşın Börü’dür” demişti. Sonra
yetmiş atla doludizgin yürüyüşe kalkmışlar ve yıldırım hızıyla
ileriye atılmışlardı. En önde kurt başlı al sancak dalgalanıyor,
arkasında Gök Türk devletini diriltmeğe kalkan kahramanlar
geliyordu. Kaşlar çatılmış, ağızlar kilitlenmiş uçuyorlar, koyu
kumral uzun saçları dalgalanırken kartal bakışlarıyla ileriye
bakıyorlardı. Gözler yalnız ilerisini görüyor, arkada kalan hiçbir
şey hatıra gelmiyordu.
Fakat bu yıldırım atlıların arasında yalnız birisi ara sıra başını
arkaya çevirip bakıyor, sonra ıslak gözlerini eliyle silerek
arkadaşlarıyla ayni hizada ileriye doğru akıyordu.
En gerideki dizide bulunan ve gözleri arkada kalan er Buluç’tu ve
onun arkaya bakışları, ihtiyar demircinin can verip gömüldüğü mağara
gözden silininceye kadar devam etti.