İLTERİŞ KAĞAN
Bozkıra yeni bir bahar gelmişti. Karlar erimiş, aç toprak suları
içmiş, her yer yeşile bürünmüştü. Tepeleri karla örtülü dağlar,
bozkırın binlerce yıllık masalını dinliyordu. Yamaçlarda, ormanlarda
kuşlar ötüyor, yerden canlılık fışkırıyordu.
Ağaçlı bir düzlükte tören vardı. Sağa, sola yaptıkları akınlarla
sayıları çoğalan, yoksulluktan kurtulan, zaferle heyecanlanan Kutluk
Şad ordusu devlet kuruyordu.
Yedi yüz kişi olmuşlardı. İki bölüğü atlı, bir bölüğü yaya idi.
Tonyukuk yedi yüz kişiyi düzene sokmuş, Türk türesini yaymıştı.
- "Kutluk Şad! Kağanımız olacaksın" dedi.
- Kağan olursam Türk türesini yükselteceğime inanıyor musun?
- Bunu çok düşündüm. Buğa, ıraktan bakılınca arık mı, semiz mi belli
olmaz. Ama ben seni iki yıldır yakından görüyorum. Sen Bozkurt
soyunun eski kağanları gibi ulu bir kağan olabilirsin. Onun için
artık Gök Türk devletini kuracağız ve sen bizim kağanımız olacaksın.
Kutluk Şad kısa bir an düşündü:
- Boyla Bağa Tarkan ne diyor?
Boyla Bağa Tarkan bir adım ilerledi:
- Senin kağan olmanı istiyorum.
- Çeri ne diyor?
Tonyukuk cevap verdi:
- Çeri Türk kağanını tahta oturtmak için pusata sarıldı.
Kutluk Şad elini Tonyukuk’un omzuna koydu:
- "Türk kağanı olmayı kabul ediyorum" dedi.
Tonyukuk gülümsedi:
- "Ben Tonyukuk, Boyla Bağa Tarkan ve çeri ile birlikte seni Türk
kağanı ilân ediyorum. Bundan sonra sen İlteriş Kağan’sın" dedi
Sonra sözlerini şöyle tamamladı:
- Bugün için kılıç döverken ölen ve sana yaptığı kılıca Ilteriş
Kagan adini yazan demircinin vasiyeti yerine gelmiş olur.
Kagan cevap verdi:
- Tonyukuk! Kurt başlı sancağı kaldırdığım zaman bana ilk katılan
sen olsun. İki yıllık savaşlarda da yüksek bilgi ve aklınla işi iyi
idare ettin. Bundan sonra sana Bilge Tonyukuk denecektir!
Bilge Tonyukuk orduya döndü. Ormanda uğuldayan gür sesiyle şöyle
haykırdı:
- Türk çerisi! Bugün Gök Türk devletini yeniden kuruyoruz. Kutluk
Şad kağanımız olup İlteriş Kagan adini almıştır. Eskiden olduğu gibi
yine Ötüken’e varacak, atalarımızın buyruğunda olan bütün boylara
baş eğdirecek, Çin’den haraç alacağız. Biz İlteriş Kağan’ın
buyruğunda savaştıkça azlık budun çoğalacak, yoksul budun bay
olacak, Gök Türkler’in adı sanı yeryüzünü kaplayacaktır.
Kılıçlar havaya kalkmıştı. Yedi yüz kişi, devletin kuruluşu şerefine
gürlüyorlardı. Davullar çalınıyor, kımızlar içiliyor, bir ozan deyiş
söylüyordu:
Çekildi mi kılıçlar
Türk’ün gönlü hoşlanır
Kağanlığı kurmaya
Yeni baştan başlanır.
Gözler ayda, güneşte;
İlteriş Kagan başta.
Yazlar geçer savaşta.
Ötüken’de kışlanır
İçelim kımızları…
Yosma Gök Türk kızları
Mestederken bizleri
Yavuzlar yavaşlanır. |
Çinliler ve Kıtaylarla yapılan savaşlarda çok yararlılık gösterdiği
için kendisine onbaşılık verilen Urungu hazin bir bahtiyarlık içinde
ozanı dinliyordu. Anasının ve kendisinin rüyası gerçekleşmişti.
Artık kendi iç sızılarını dinleyebilir, kendi kendisine yanıp
yakılacak zaman bulunabilirdi. Bu bahtiyar yedi yüz kişi arasında
neden onlar kadar sevinçli olmadığını biliyor, hattâ bunu kendi
kendisine itiraf ediyordu: Şimdi onun gönlünde bir kadın hayali
vardı. Adı belli olmayan bu hayal, çok eskiden ölmüş olan karısıyla
kağan kızı Ay Hanım’ın karışıp birleşmesinden doğuyor, ikiz gibi
birbirine benzeyen bu iki kadın bir tek varlık halinde birleşerek
Urungu’nun gözlerini ve gönlünü kavuruyordu.
Onbaşı Urungu bu kadar dünya kavgası gördükten sonra gönlünü bir
kadına kaptırdığını anlıyor, bir ses ona: "Seveceksin" diye
fısıldarken, başka bir ses: "Sevemezsin" diye ihtarda bulunuyordu.
Şu savaş ne kutlu şeydi! Savaş sayesinde avunuyor, dertlerini
unutuyor, kederlerden sıyrılıyordu. Savaş olmasa herhalde dünyanın
en dertli adamı olacağını düşünüyor, kendisini Çinli olarak değil de
Türk olarak yaratan Tanrı’ya içinden minnetlerini gönderiyordu.
Gönlünde bir gizli sevinç, daha doğrusu sevinç değil de ümit
ışığının parladığını seziyor, bunun ne olduğunu araştırıyordu.
Urungu kendi gönlü ile hesaplaşmalara çok eskiden alışık olduğu için
bunu da anlamakta gecikmedi. Yakında Dokuz Oğuzlarla savaş
yapılacaktı. Demek ki, kötü şartlar altında da olsa, Ay Hanım’ı
tekrar görmek ihtimali vardı. Ay Hanım aklına gelince Urungu orada
takılır, başka bir şey düşünemezdi. Onun sesindeki ezgi,
bakışlarındaki ışık, yüzündeki güzellik gönlünü olayalar, kendine
geldiği zaman içinde sevinçli bir acılık, yahut da acı bir tat
diyebileceği bir şeyin yerleşmiş olduğunu anlardı.
Şimdi yine onu düşünüyor, çerinin sevinç haykırışlarını, kılıç
oyunlarını, güreşleri ne görüyor, ne de işitiyordu.
Birden anasını hatırladı. İşte onun rüyası gerçekleşmişti. İşte Türk
kağanı İlteriş Kağan tahta oturmuş, ordu kurmuştu. Kendisi bu
ordunun bir onbaşısıydı. Daha ne isteyebilirdi? O zaman içinin gizli
bir ateşle yeniden yandığını sezdi: Kür Şad’ın oğlu olduğunu kimseye
söylemeyecekti. Urungu dalgın gözlerle bir yere bakarken kulağına
kopuz tıngırtıları ve bir ozan sesi geliyordu:
Göz kamaşır, gelince
Ayla o kız yan yana.
Birisi göz ışıtır,
Birisi girer kana.
Ay mı güzel, o kız mı?
Bunu soran sorana.
Birbirinden parçadır
Gibi geliyor bana.
Ay bulutun bağrında
Kan sızan bir yaradır
Ay’ın bahtı karanlık,
Bulutunki karadır.
Ay bir kızdır, saçını
Gece suya taratır.
Tanrı bu yeryüzünde
Nice aylar yaratır.
Ayla o kız bir gece
Karşı dağa indiler.
Orda gönül denilen
Bir otağa girdiler.
Bulutlar yılkı oldu,
İki güzel bindiler.
Ay, kız oldu; kız da ay…
Birbirine sindiler.
Nice erler eriyor
O ay kızın yasından.
Esrik olur içenler
Gözlerinin tasından.
Gönülleri okşayan
Ezgi akar sesinden.
O kız çarpar insanı,
Ayrı eder usundan… |
Urungu’nun aklında bu deyişin yalnız bir parçası kalmıştı:
Ayın bahtı karanlık ,
Bulutunki karadır.
Neredeyse hüzünlenecekti ki, bir er kendisine bir çamçak kımız sundu
ve: "İlteriş Kağan gönderdi" dedi. Kağanın adı anılınca artık başka
düşünce kalamazdı. Onbaşı Urungu toparlandı. Kağanın yolladığı
kımızı içtikten sonra: "Kağan sağ olsun" dedi.