URUNGU’NUN YARASI
Dokuz Oğuz kağanı Baz Kağan, beğleri çağırmış otağında toplantı
yapıyordu:
- "Beğler" dedi, "azlık olan Gök Türkler yeniden harekete geçtiler.
Böyle giderlerse hepimiz için tehlike olacaklardır. Çünkü kağanları
yiğit, veziri akıllıdır. Bu ikisi var oldukça bizi de, Çin’i de, Kıtayları’ı da yok edeceklerdir. Kıtaylar ve Çinlilerle birleşerek
bunları ortadan kaldıralım. Çinliler güneyden Kıtaylar doğudan
yürüsün. Biz de kuzeyden saldıralım. Kabilse bu Gök Türk kağanını
ortadan kaldıralım. Ne dersiniz?
Beğler: "İyi olur" diye cevap verdiler.
Kağan, beğlerden birine döndü:
- Kuni Sengün!
- Buyur kağan!
- Sen hemen Çin’e gidip teklifimi bildireceksin!
- Buyruk senindir kağan!
Başka bir beğe hitap etti:
- Tungra Sem!
- Buyur kağan!
- Sen de Kıtay’a gidip aynı şeyi söyleyeceksin!
- Buyruk senindir kağan!
Baz kağan biraz düşündü. Sonra beğlere bakarak:
- "Hemen yola çıkacaksınız ve yaz sonunda Gök Türk karargâhında
birleşmek üzere harekete geçmelerini sağlayacaksınız" dedi.
Beğler Baz Kağan’ın otağından çıkarken, epey uzakta, bir yayanın
dikkati çekmeyecek şekilde durarak kendilerini gözetlediğini
farkında olmadılar. Bu meçhul adam biraz sonra Kunı Sengün’ün
güneye, Tungra Sem’in de doğuya hareket ettiklerini gördü. O zaman
Baz Kağan’ın otağındaki toplantıda bulunan beğlerden en küçüğünün,
Yüzbaşı Kadır Bağa’nın çadırına yöneldi. Bu çadırın kapısında
nöbetçi olmadığı gibi çevresinde de kimsecikler yoktu. Meçhul adam
dört yanına şöyle bir baktıktan sonra yavaş yavaş adımlarla çadıra
yaklaşıp çömeldi, kulağını içeriye verdi. Kadır Bağa birisiyle
konuşuyor ve sesi dışardan, yarım yamalak da olsa işitiliyordu.
Dinleyici, şöyle, birden yüze sayacak kadar bir müddet sessiz ve
hareketsiz durduktan gürültü etmemeğe çalışarak kalktı. Yavaş
adımlarla uzaklaştı. Öğreneceğini öğrenen bu meçhul adam. Bilge
Tonyukuk’un gönderdiği bir çaşıttan başka bir şey değildi. Gün
kararırken atına atlayıp güneye doğru doludizgin sürdü.
Bilge Tonyukuk bu haberi aldığı gece uyku uyumadı. Sabaha kadar
düşünerek tasarılarını hazırladıktan sonra İlteriş Kağan’a çıkarak
düşüncelerini anlattı:
- İlteriş Kağan! Çin! Oğuz, Kıtay; bu üçü birleşip gelecek olursa
tehlikede kalacağız. Bir şey yufka iken dermek, ince iken kırmak
kolaydır. Yufka kalın olursa dermek güç olur. İnce yoğun olursa
kırmak güç olur. Doğuda Kıtay’a, güneyde Çinli’ye, kuzeyde Oğuz’a
iki üç bin çerimizle karşı geleceğiz. Bunun için de onlar
birleşmeden harekete geçerek her biriyle ayrı ayrı savaşacağız.
İlteriş Kagan fazla düşünmedi:
- "Orduyu gönlünce ilet" dedi.
Bir iki gün sonra iki bin kişilik Gök Türk ordusu Dokuz Oguzlar’ın
üzerine yıldırım hızıyla yürüyordu.
Onbaşı Urungu’ya talih güler yüz göstermemişti. Çünkü o da ordunun
gerisinde ihtiyati teşkil eden ve Yüzbaşı Örpen’in buyruğunda olan
yüz kişi arasında bulunuyordu. Halbuki içinden gelen kuvvetli bir
duygu bu savaşta Ay Hanım’ı görebileceğini bildiriyordu. Böyle
geride kalmakla Ay Hanım’ı görebileceğini aklı kesmediği için
sıkılıyor, fakat elinden bir şey gelmiyordu. Bununla beraber Dokuz
Oğuzlar’ın ordusu gözüktüğü zaman içinin garip bir heyecanla
ürperdiğini sezdi.
Düşman üç bin kişi idi. Fakat on sekiz kişiyle başlayan Gök Türk
çerisi her vuruşu, her savaşı kazana kazana bu hale gelmiş, zaferle
beslenmiş, yenmeğe alışmıştı.
Savaş göz kamaştıran bir oklaşma ile başladı. Sonra, oklar tükenince
yıldırım hızıyla at koşturarak kılıç kılıca geldiler.
Yüzbaşı Örpen, atının üstünde vuruşmayı seyrediyor, fakat daha çok
savaşa katılma buyruğunu bekliyordu. Urungu, on atlısıyla birlikte
en solda ve böylelikle savaştan en uzak yerde bulunuyordu. Zaman bir
türlü geçmiyor, savaş bir türlü bitmiyordu. Fakat Dokuz Oğuzlar’ın
Tuğla ırmağına doğru geriledikleri farkolunuyordu.
Birden, bir Gök Türk atlısının Yüzbaşı Örpen’e doğru gelip ona bir
şeyler söylediği görüldü. Arkasından Örpen’in buyruğu gürledi:
- Davranın! Ardımdan ileri!...
İhtiyattaki yüz kişi, can alacak zamanda savaşa karışarak işi Gök
Türkler’in lehine bitireceklerdi. Örpen’in bölüğü büyük bir kavis
çizerek Dokuz Oğuzları’ın çekilmeğe başlayan çerilere saldırıyor ve
şiddetle yağdırıyordu.
Dokuz Oğuzlar Tuğla ırmağına atılıyor, karşı kıyıya geçmeğe
uğraşıyordu. Örpen onla bırakmadı ve verdiği buyrukla çerisini
ırmağa daldırdı.
Her iki taraftan boğulanlar boğulmuş, karşı kıyıya geçenler arasında
kovalamaca başlamıştı. Örpen büyük bir iş yapıyordu. Dokuz
Oğuzlar’ın karargâhına doğru ilerliyordu. Karargâhta Ba zKağan’ın
oklu muhafızları onları yiğitçe karşıladı.
Gün batarken iki taraf çadırların ve büyük kağnıların arasında
boğuşuyor, ufak şeyler için büyük kahramanlıklar su gibi
harcanıyordu. Çeriler kadar atlar da yaralıydı. Çerilerin çoğu yaya
dövüşü yapıyordu.
Yüzbaşı Örpen bir düşmanla iki çadırın arasında kılıçlaşıyordu.
Geniş bir yerde dağılmış oldukları için artık buyruk verme, düzgün
ve toplu savaşma kalmamıştı. İkişer üçer dağılmış olan çeriler kendi
başlarına çarpışıyor, vuruşuyor, dövüşüyor, boğuluyorlardı. Kılıçlar
yaman bir güçle ve ustalıkla savruluyor, aynı ustalıkla ve sertlikle
çeliniyor ve demirin demire çarpmasından çıkan sesler bütün alanı
dolduruyordu. Örpen, karşısındaki Dokuz Oğuz’un değme bir beğ
olduğunu kılığından ve kılıç kullanışından anlamıştı. Bazan bir iki
adım ilerliyor, sonra onun sert saldırışları karşısında gerilemeye
mecbur oluyordu. İkisi de yaralanmıştı.
Onbaşı Urungu, savaş alanında gördüğü çadırların birini hedef
edinmiş, oraya varmak istiyor, karşısına çıkanlara bu maksat için
vuruşuyor, yağının kendi ardından geleceğini düşünmeden onu yarıp
çadıra gitmek istiyordu. Deminden beri karşısında duran Dokuz Oğuz
aynı adam mıydı, yoksa Urungu birkaç kere hasım mı değiştirmişti,
bunun farkında değildi. Hattâ yaralarından kaz sızdığını görmüyor,
sezmiyor, anlamıyordu.
Hedefi olan büyük çadıra girdiği zaman birdenbire durdu. Ay Hanım,
çadırın en gerisinde, elinde yayı olduğu halde gözlerinden ateş
saçarak duruyor, çadıra girmiş bulunan ve kendisini tutsak etmek
isteyen üç Gök Türk çerisine karşı savaşa hazırlanıyordu. Urungu,
kendi erlerini tanıyarak onlara "kılıç indir" buyruğunu verdikten
sonra bir iki adım ilerledi ve dizini yere vurarak ay Hanım’ı
selâmladı. Sonra kendi erlerine çıkmalarını emretti.
Ay Hanım savaş durumuyla her zamankinden daha güzeldi. Bir müddet
sessizce bakıştılar. Her tarafta sesler dinmişti. Uzaktan bazı
yaralıların iniltisi işitiliyor, bir de çadırın dışında ve hemen
yanında iki kişinin kılıçla vuruştuklarını anlatan demir sesleri
geliyordu.
Çadırda Urungu’nun hüzünlü sesi yükseldi:
- Erler saygısızlık ettilerse bağışla Ay Hanım! Senin kim olduğunu
nereden bilecekler?
- Savaşı kazandınız Urungu. Babam kağanı da galiba öldürdünüz.
Urungu başını önüne eğdi:
- Savaştır Ay Hanım. Her şey olur.
Ay Hanım’ın sesi yavaşladı:
- Evet. Hattâ tutsaklık bile…
- Ay Hanım! Sen tutsak olmazsın. Tutsak edersin. Nice zamandır seni
düşünüyorum. Gönlümü şenlendirir, Onbaşı Urungu’ya varır mısın?
Kağan kızı acı acı gülümsedi:
- Demek onbaşısın ha? Ama beğ değilsin. Bir kağan kızı karabudundan
biriyle nasıl evlenir?
Urungu sarsıldı. "Kür Şad’ın oğluyum" diye haykırmak istedi. Fakat
söyleyemedi. Şimdi ne yapacaktı? Bunu düşünmeğe vakit kalmadan
çadırın dışındaki kılıç sesleri yaklaştı. Sonra içeriye hızla
birinin girdiği görüldü. Elinde kılıcı olan bu savaşçı:
- "Ay Hanım! Tez davran! Kaçıyoruz" diye bağırdıktan sonra kapıya
doğru döndü ve arkasından gelen başka bir savaşçıya karşı vaziyet
aldı. Urungu bir anda ikisini de tanımıştı: ilk gelen Kadır Bağa,
ikincisi Örpen’di.
Deminden beri otağın dışında vuruşan iki yüzbaşı, şimdi Ay Hanım’ın
karşısında yeniden dövüşe başlayacaklardı. Birdenbire Kadır Bağa,
Urungu’yu tanıyarak bağırdı:
- Sen misin Urungu? Seninle vuruşalım diyeceğim ama bu arkadaşın
bırakmıyor ki…
Örpen cevap verdi:
- Rahat kaçmak istiyorsun, değil mi?
Sonra Urungu’ya buyruk verdi:
- Urungu! Galiba kağan kızının yanındayız. Ben işimi bitirinceye
kadar sen de onu tutsak edip gözle!...
Örpen bunu söyleyerek yeniden Kadır Bağa’ya saldırdı. Fakat işler
başka türlü yürüdü: Urungu, yüzbaşıdan aldığı buyruğu yerine
getirmek için ilerlerken Ay Hanım’ın yayı gerilerek vınladı ve
fırlayan ok, Urungu’nun yüreğiyle küreğinin arasını delerek onu yere
serdi. İkinci ok daha yamandı. Çünkü Ay Hanım, Yüzbaşı Örpen’e aman
vermemiş, onu tam yüreğinden vurarak cansız bir halde yere
devirmişti.
Kadir Bağa bu durumdan hemen faydalanmak istiyordu. Ay Hanım’a
bakarak:
- "Vakit kaybetmeyelim" dedi.
Ay Hanım hiç telaş etmeden otağın kapısına doğru yürüdü ve hüzünlü
gözlerini kendisine diken Urungu’ya bakmadan çıktı. Kadır Bağa
yorgundu:
- "Urungu! Ay Hanım’ın oku sana kıymaz da ilerde yine karşılaşırsak
yarım kalan vuruşumuzu bitiririz" dedi ve hızla davrandı.
Bu ok yarası onu elbette öldürmezdi. Bir Gök Türk onbaşısı için
küreğini delip çıkan okun yarası neydi ki?... Onu asıl öldüren yara
Ay Hanım’ın sözleri olmuştu:
- Beğ değilsin. Bir kağan kızı karabudundan biriyle nasıl evlenir?
Urungu yanı başında cansız yatan Yüzbaşı Örpen’e baktı. Keskin
nişancı olan kağan kızı Yüzbaşı Örpen’i yüreğinden vurduğu gibi
kendisini de aynı yerden vurabilirdi. Demek ki kendisine acımış,
onun için öldürmemişti.
Sevdiği kızın, kendisini reddeden kızın, acıyarak canını
bağışlaması, birden Urungu’ya çok ağır geldi ve sanki ok, yüreğini
delmiş gibi orasının sızladığını hissetti. Son bir gayretle kalkarak
otağın kapısına doğru ilerledi. Tutunarak dışarı adım attı. Ortalık
alaca karanlıktı. İki atlı dörtnala kuzeye doğru gidiyordu. Urungu,
sessizce Ay Hanım’la Kadır Bağa’nın uzaklaşan gölgelerine baktı.
Sonra gözleri kararak toprağa düşüp kaldı…