621 YILINDA BİR YAZ GECESİ
Atlılar geniş çayırlığa
dağılmışlar, dinleniyorlardı. Atından inmemiş olan Yüzbaşı Işbara
Alp buyruklar veriyor, atını öteye beriye sürüyordu. Gece basıp
ortalık iyice kararınca o da atından indi. Çerilerinin yaktıkları
ateşe doğru yürüdü. At uşağı Çalık onun atını almış gezdiriyordu.
Bu gece yüzbaşının gönlünde
bir sıkıntı vardı. Bilmeden iş görüyordu. Ateşe doğru ısınmak için
yürümüştü. Ateşe yaklaşınca yaz olduğunu, ısınmak gerekmediğini
hatırladı. Çeriler et kızartıyorlardı. Ateşe varınca erlerden birisi
diz yere vurarak yüzbaşıya bir çamçak kımız sundu. Işbara Alp
kımızı dikti. İsteksizce içti. İkinci bir erin sunduğu et
kızartmasını almayarak yanlarından ayrıldı. Biraz ilerideki büyük
ağacın dibine geldi. Bir oyuğa oturdu. Baktı, dalakaldı…
Onbaşı Yamtar ateşin biraz
uzağında oturmuş, hem pusatlarını gözden geçiriyor, hem de kızarmış
bir et parçasını yiyordu. Savaş günlerinde onbaşı kendisini iyi
kullanır, çürük tahtaya basmazdı. Üç günlük yemeği bir günde yer,
sonra da üç gün ağzına bir lokma koymadan dayanır, gücünü de
kaybetmezdi. Savaştan önce de kılıcını biler, oklarının ucunu
keskinleştirirdi.
Onbaşı, kılıcını iyice
biledikten sonra bir de denemek istedi.yerden bir ot kopararak
kılıcın keskin kıyısına değdirdi. Ot bu dokunuşla kesiliverdi. Aynı
zamanda arkadan bir ses duyuldu: "Kılıcın keskin ama usun da keskin
mi?" Yamtar başını çevirmeden cevap verdi: "Sırasında o da
keskindir"
-Öyleyse bil bakalım, bu
gece yüzbaşı neden bunlu (Kederli)
Bu sözleri söyleyen kişi
Onbaşı Yamtar’ın yanına çöktü. Bu; Onbaşı Pars’tı.
-İki gün önce Çuluk Kağan’ın
önünde yapılan kılıç oyunlarında Yüzbaşı Işbara Alp yenildi. Onun
için sıkıntılı duruyor.
-Yüzbaşı kime yenildi?
-Tunga Tigin’e
-Yüzbaşı bunun için neden
üzülsün? Tunga Tigin’i kılıçta kimse yenemez ki yüzbaşı yensin. Hem
yüzbaşı yenilse de gene bahadırlıkta Tunga Tigin’e denk sayılır.
Kılıç oyununda Tunga Tigin, Işbara Alp’ı yendiyse at yarışında, ok
atmada da Işbara Alp, Tunga Tigin’e üstün geldi.
-Peki öyle ise neden
sıkılıyor?
Onbaşı Pars bırak yudum
kımız içtikten sonra cevap verdi:
-Binbaşı olacaktı, olamadı.
Yamtar biraz düşündü. Bu
sebep onu kandıramamıştı.
-Işbara Alp, binbaşı olmadım
diye bunalacak kişilerden değildir… dedi
-Ben de binbaşı olmadığı
için sıkılıyor demiyorum.
-Ya ne diyorsun?
-Işbara Alp Binbaşı olamadı.
Buna da İ-çing Katun sebep oldu. Yüzbaşı buna kızıyor diyorum.
-Yüzbaşı buna nasıl kızar?
İ-çing Katun, Çulluk Kağan’ın karısıdır.
-Karısıdır ama Çinlidir.
İki onbaşı uzun zaman
sustular. Dalmış gibi idiler. Onbaşı Pars söze başladı:
-Gözümle gördüm: Kağan’ın
otağı yanında yüzbaşı Katun’u selamlamadı. Görmemiş gibi yaptı.
-Doğrusunu istersen yüzbaşı
haklıdır. Katun neyse ama bizim elimizde tutsak olan Çinliler de
artık işlere karışmağa başladılar.
-Işbara Alp da bunun için
Çinlilerden tiksinir. Katun’u selamlamadığı için binbaşı olamadı.
Öfkeden uykusu kaçmıştır.
-Bizim Çulluk Kağan,
bahadır, iyi Kağandır ama şu Çinli karıyı almasaydı daha iyi olurdu.
-Bu Çinli karı bizim
başımıza kötü işler açacak diye korkuyorum
-Çinde eskiden Sui kağan
ailesi vardı. Şimdi Tang kağan ailesi çıktı. Bu kadın eski
ailedendir. Çinde gene kendi ailesinin hâkim olması için Çuluk
Kağan’ı kışkırtıyor diyorlar.
-Kışkırtsa ne çıkar? Bizce
hepsi bir değil mi?
-Oranın yüzbaşısı bilir.
Bana kalırsa susup uyumak iyi. Sıkıntılı nesneler konuşup
boşboğazlık etmekten terlemiş, sırılsıklam olmuşum.
Işbara Alp, karşı yatan kara
dağa bakarken, yarın o dağın ardında toplanıp Çin’e akın edecek
orduyu düşünüyor, akın olduğu halde neden içinin sıkıldığını
anlayamıyordu. Koca çayırlıkta çıt kalmamıştı. Rüzgar üflemiyordu
bile… Işbara Alp büsbütün sıkıldı. Börkünü başından, sadağını
sırtından çıkardı. Genişlemek, sıkıntısını gidermek istedi. Boşuna…
Dönüp ardından baktı. Bütün atlar başları yukarda, kulakları
dikilmiş duruyordu. Yüzbaşı: "Sıkılan yalnız ben değilmişim" diye
mırıldandı. Uyuyan çerilerin arasını gezmek için börkünü giyip,
sadağını takındı. Şaşılacak şey! Uyumuş, dalmış gibi gözüken, çıt
çıkarmayan çerilerin hepsi uyanıktı. Yattıkları yerde yıldızları
seyrediyorlar, çevreleriyle, terlerini siliyorlardı. Geceleyin böyle
bir sıcaklık şimdiye dek görülmemişti.
Yüzbaşı yeniden eski yerine
geldi. Gökyüzüne baktı. Gözleri gökte dikili kaldı. Batı yanından
kara bulut hızla geliyordu.
Bu bulut bir Çin atlısına
benziyordu. Yeryüzünde bir ot bile kıpırdamazken gökyüzünde bulutun
bu kadar hızlı dolaşmasını yüzbaşı iyi bulmadı. Kendi kendine, bir
uğursuzluk olacak diye düşündü. Tam o sırada yanından yıldırım gibi
bir şeyin fırladığını gördü. Bir hayvan, belki bir tilki idi.
Nereden çıkıp nereye gittiği belli değildi. Canı sıkılan yüzbaşı
tilkiye benziyken hayvanı görünce birdenbire sadağına el attı.
Yıldırım hızı ile yayına bir ok yerleştirdi. Düz çayırlıkta kaçan
hayvanı gezleyip(nişanlamak) oku fırlattı. Yüzbaşının oku boşa
gitmişti. Işbara Alp otuz beş yıllık ömründe ilk defa attığını
vuramamıştı. Birdenbire yüzünde bir soğukluk duydu. Sonra hızlı
geriye dönerek bağırdı
-
Çalık!
Sert bir sesle cevap verdi:
-Buyur!
-Toplan borusunu çal!
Fakat Çalık daha boruyu
dudaklarına götürmeden ışıklı gece birdenbire karardı. Ay
görünmez oldu. Bir boradır
koptu. Yıldırımlar ortalığı inletmeğe, yağmur bardaktan
boşanırcasına yağmağa başladı. Çalık’ın, keskin borusu öterken
çeriler yıldırım hızı ile fırlayarak atlarına koşutsular. Yüzbaşı
bir sıçrayışla atına atladı. "Ardımdan gelin. Tez davranın!" diye
haykırdı. Korkunç yıldırımlar sağda solda çatlarken, dolu yüzlerini
acıtırken yüz atlı karşıki dağa doğru dolu dizgin at sürdüler.
Yüzbaşı, karşı yatan dağın eteklerindeki sığınaklara erişmek
istiyor, atlılar ardı sıra yarışıyordu. Fakat bu yarışma uzun
sürmedi. Rüzgar kendilerine doğru yaman bir uğultu ile esiyor,
atların ve erlerin soluğunu tıkıyordu. Yüzbaşı durmadan, olduğu
yerde atını şahlandırarak yüz geri etti: "Geri dön! Dört nala!" diye
bağırdı. Atlar kamçılandı. Atlılar şimdi öncekinin tam aksine
koşuyorlardı. Fakat rüzgar karmakarışık esiyor, gidilecek yolu
şaşırtıyordu. Atlar kesiliyordu. İliklerine kadar ıslanmışlardı. O
güzel çayırlık batak olmuş, atların yolunu kesiyordu.
Şimdi, yarım günde
geldikleri yere doğru kaçıyorlardı. Dayanaklı atları ile oraya pek
çabuk varabilirlerdi. Fakat rüzgar onları yoruyor, karanlık ve
yağmur, yollarını şaşırtıyordu. Böylece bir iki saat koştular.
Yağmur kuduruyor, rüzgar
deliriyordu. Artık atlar da, erlere kulak asmaz olmuştu. Bir aralık
yolları bir inişe geldi.. karanlıkta bu inişe saldırdılar. Burası
ağaçlık bir yerdi. Buraya gelmek onlar için çok kötü oldu. Yağmurlar
bu inişte sert akan bir dere yapmışlardı. Yıldırımlar ise ağaçlığı
kasıp kavuruyordu. Korkunç takırtılarla düşen iki yıldırım bütün
atları çileden çıkardı. Kişneyerek dereye atıldılar. Çalık’ı
üzerinden atan at deli gibi boşluğa doğru koşarken üzerine düşen bir
yıldırımla yanıverdi. Çalık talihli çıkmıştı. Birkaç atlı dereye
kapılmışlar, bağırıyorlardı. Kimse kimseye yardım edecek halde
değildi. Atından düşmemiş bir Işbara Alp kalmıştı. Atsız kalan erler
ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Kimi atını tutmaya savaşıyor, kimi
sığınacak bir yer bulmaya çabalıyordu. Bir onbaşı kılıcını çekmiş
kendi buyruğundaki erleri düzene koymaya çalışıyordu. Yıldırımlar
sıklaşmıştı. Yüzbaşı bir an durdu: "Türk Tanrısı bizden yüz mü
çevirdi?" diye düşündü sonra sert, gür sesiyle şöyle haykırdı:
-"Hepiniz buraya
gelin,yanımda toplanın!" Erler bu buyruğa baş eğerek toplandılar.
Işbara Alp bağırdı: "Tanrı ya bizden yüz çevirdi, yahut
kılıçlarımızı keskinleştirmek istiyor. Tez olun. Kılıçlarınızı
çıkarıp şuraya yığın!"…
Ortalığı bir an, kılıç
şakırtısı bürüdü. Çeriler kılıçlarını üst üste yere
fırlattılar.Yüzbaşı
da en üste kendi kılıcını
attıktan sonra "Ardımdan gelin!" diye bağırdı. Çerileri biraz
ilerde, ağaçlıktan uzaktaki kayaların yanına getirdi. Artık geri
dönmenin de imkanı kalmamıştı. Sular yukardan inip aşağıdaki dereye
karışıyor, dere de boyuna kabarıyordu. Işbara Alp bağırdı:
-Kayalara sıkı yapışın.
Dayanan kurtulur. Gücü kalmayanı sular alıp götürür!
Çeriler dizlerine yaklaşan
suyun içinde kayaların çıkıntılı, sivri yerlerine tutundular. Sular
yükseliyor, yıldırımlar biraz ilerdeki kılıç yığının üstüne
düşüyordu. Onbaşı Yamtar, tutunduğu kayanın yukarıya doğru sivri ve
ince olduğunu görünce tek eliyle hemen kemerini çıkardı. Yanındaki
iki çeriye buyurdu.
-Daha bütün gücümüz
tükenmemiştir. Beni sıkı tutup şu kayışımı kayanın sivriliğine
bağlamama yardım ederseniz üçümüzde kurtuluruz. Daha birkaç kişi de
kurtulur. Sıkı tutamazsanız üçümüz birden suya kapılır, gideriz.
Haydi bakalım sen suya sırtını verip yaslan bizi koru, sen de beni
tut, sulara kapılmadan şu kayışı düğümleyim!
Onbaşı Yamtar, kemerini
ortasından iyice düğümledi. Sarkan iki ucunu aşağıya uzattı. Bu
uçlardan birini kendisi tuttu. Birine de diğer çerilerden biri
yapıştı. Öteki çeri onbaşıya asılmıştı. Su bellerine yaklaşıyordu.
Artık yıldırımlara aldıran yoktu. Güçleri kesiliyordu. Soluyorlar,
ellerini kayalara sıkıca kenetleyerek sulara kapılmamaya
uğraşıyorlardı.
Işbara Alp hala atının
üstünde idi. Yayının kirişini kayanın sivriliğine takmış, demirini
de eliyle tutuyor, böylece sulara karşı kendini de , atını da
koruyordu. Onbaşı Yamtar şimdi kayaya ilmiklediği kemerine daha sıkı
sarılmaya mecburdu. Çünkü artık onbaşıya asılan çeri tek değildi.
Bunlar birbirine sarılarak uzayan belki yirmi kişi olmuşlardı.
Fakat Yamtar itiraz etmiyor, irkilmiyor, yalnız kemere daha sıkı
sarılmaya uğraşıyordu. Bu ara yıldırımdan daha keskin, gök
gürültüsünden daha güçlü bir ses yükseldi.

-Kurt Kaya, elini çöz!..
Ve ondan sonra ortalığı gene
yıldırımların sesi bürüdü. Işbara Alp tam zamanında
gürlemişti. Herkesten daha
yukarı tutunan yüzbaşı çakınların(Şimşek) zaman zaman ışımaları
arasında Yamtar2ın bütün yaptıklarını görmüş, sonra da birbirine
tutunarak uzayan bu insan zincirini hiç seslenmeden gözleriyle
kovalamıştı. Gönlü daima Tanrının kendilerinden niçin yüz
çevirdiğini aramakla uğraşıyordu. İşte durmadan Çin’e akıyorlar,
yağıdan bir an uzak kalmıyorlar, kılıçlarının kında uyuduğu,
yayların gerilmediği, okların sadaklardan çıkmadığı bir tek gün
geçirmiyorlardı. Fakat Tanrı gene niçin kızmıştı? Yüzbaşı bir yandan
bunu düşünüyor, bir yandan da Yamtar’ı gözlüyordu. Birden parlayan
bir çakının kısa ışığında sivri kayanın bu bir alay çeriye güç
dayanan eski kayışı her an artan bir çabuklukla kemirip eğelediğini
gördü. Ne yapacağını bir çakın hızıyla kararlaştırdı ve haykırdı:
"Kurt Kaya elini çöz!.. Kurt Kaya Yamtar’ın ardına yapışan erlerin
arkadan onuncusuydu. Yüzbaşının buyruğunu alınca bir an tereddüt
etmedi ve kara, azgın sular bu on eri bir anda yuttu. Yüzbaşının
ikinci defa gürleyen sesi Yamtar’a tehlikeyi bildirdi:
-Yamtar; tek dur, kayış
kopacak…
Genç onbaşı biraz daha
gayret etti. Kendini arkasındaki bütün ağırlığa rağmen insan
gücünün son gayretiyle
ileriye almaya muvaffak oldu. Diğer eliyle de kayanın bir
çıkıntısını yakaladı. Şimdi daha fazla emniyette idiler. Yukarıdan
aşağı akan sular hızını saklamakla beraber yağmur dinmiş,
rüzgar kesilmişti. Her biri, bir yere ilişen çeriler birer birer
toplanmaya başlamışlardı. Üzerlerine yapışan sırılsıklam giyimleri
altında her biri biraz daha uzun görünüyordu. Işıyan günün
altında yüzbaşının buyruklarını yapmak için öteye beriye koşuyor,
yardım gereken arkadaşlarına el uzatıyorlardı. Kargaşalık daha bir
müddet sürdü. Gün yerden bir ok boyu yükseldiği zaman her şeyi
sükûna kavuşmuş buldu.
Yüzbaşı Işbara Alp işlerin
yoluna girdiğini görünce çerilerine bağırdı: "Haydi, kılıç yığınına
varın. Herkes öz kılıcını bulsun!" Çeriler davrandılar. Yıldırım,
kılıçların bazılarını parçalamıştı. Işbara Alp’ın kılıcı en üstte,
eskisinden daha parlak, daha keskin duruyordu. Atlarını yitirmiş
olanlar arıyorlar, hayvanları adlarıyla, ıslıklarla çağırıyorlardı.
Uzaktan kişnemeler işitiliyor, ölmeyen atlar birer ikişer ortaya
çıkıyorlardı. Bazılarının atları dönmüyor, bazen gelen atların da
atlıları artık yaşamıyordu. Işbara Alp kılıcına bakıyor,
yıldırımlarla eskisinden daha çok keskinleşen kılıcını Tanrının
kendisini yargılaması diye algılıyordu. Fakat bu fırtına, bu dolu?..
Bu sular, bu ölen çeriler?... Tanrı hem yargılıyor, hem de
kızıyor muydu?
Yüzbaşı, kaç kişinin
öldüğünü anlamak isteyince onbaşılara bağırdı:
-Onbaşılar! Hepiniz kendi
çerilerinizi sayın!
Onbaşılar kendi çerilerinde
toplanan erleri saymaya başladılar. Işbara Alp birer birer sordu:
-Onbaşı Yamtar!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Bir eksik var…
-Onbaşı Sülemiş!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Bir eksik var…
-Onbaşı Sançar!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Bir eksik var.
-Onbaşı Pars!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Tamam
-Onbaşı Gök Börü!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Tamam
-Onbaşı Arık Buka!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Beş eksik var.
-Onbaşı Buğra!
Yüzbaşı Işbara Alp, bu
soruya cevap alamadı. Yeniden bağırdı:
-Onbaşı Buğra!
Tok bir ses cevap verdi:
-Onbaşı Buğra uçmağa
varmıştır.
-Erleri tamam mı?
-Tamamdır.
-Onbaşı Kara Budak!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Üç eksik var.
-Onbaşı Üç Oğul!
-Buyur.
-Erlerin tamam mı?
-Bir eksik var.
Işbara Alp, onbaşılara
eksikleri sorarken elindeki bir çeteleye bıçağı ile eksikleri
çiziyordu. Sorgu bitince hepsini saydı. On üç er ve Onbaşı Buğra
ölmüşlerdi.
Güneş ortalığı ısıtıyordu.
Gökte koyun tüyüne benzeyen ak bulutlar vardı. Geceleyin sırılsıklam
olup üşüyen çeriler, şimdi yavaş yavaş kuruyup ısınıyorlardı.
Daha biraz önceki atlıların toplandığı inişte göğüslere kadar
yükselen su, önüne geleni aparan, Gök Türk ordusunun on dört
yiğidini yutan su şimdi neredeydi? Türk ellerinin, her şeyi bağrında
eriten toprağı, yüzyıllarca durmadan kanla beslenen bozkırlarının
toprağı sanki bu suları bir anda içmişti. Topraktan ince bir buğu
yükseliyor, yükseklerde iri kuşlar uçuyordu.
Işbara Alp yeni bir buyrukla
çerilerini dün gece konakladıkları yere doğru götürmeğe başladı.
Daha düzlüğe yeni çıkmışlardı ki karşıdan bir atlının kendilerine
doğru dolu dizgin geldiğini gördüler. Kır bir ata binmiş olan bir
çeri otuz adım önlerinde durarak bağırdı:
-Yüzbaşı Işbara Alp kimdir?
Işbara Alp at sürüp cevap
verdi:
-Benim! Sen kimsin? Ne
istiyorsun?
Atlı yere atlayarak diz yere
vurup yüzbaşıyı selamladı:
-Ben Bağatur Şad’ın at
uşağıyım. Bağatur Şad, tez kendi ordusuna dönmenizi buyurdu. Çin’e
akın yapılmayacak. Çuluk Kağan ağulanıp uçmağa varmıştır.
Atlı bir sıçrayışta atına
bindi. Dumanlı bozkırda atını yıldırım gibi sürmeğe başladı.
Bozkırda atlının uzaklaşan nal seslerinden başka bir şey
işitilmiyordu. Işbara Alp’ın erleri arasında bir ölüm sessizliği
vardı. Donmuş kalmışlardı. Kimse bir söz söylemiyor, soluk almaktan
çekiniyorlardı. Işbara Alp başını göğe kaldırdı. Dün geceki uğursuz
bulutu aradı. Boşa attığı oku düşündü. Geceki borayı, fırtınayı,
doluyu göz önünden geçirdi: "Tanrı Ulu Kağanımızı alarak bizden yüz
çevirdi" dedi. Sonra sararmış, fakat sessiz, kendisine bakan
çerilerine buyruk verdi:
-Ardımdan tez gelin! Erken
varmalıyız!
Sonsuz bozkırda 86 atlı
uçuyordu. Çuluk Kağan’ın inisi (Küçük erkek kardeş) Bağatur Şad’ın
buyruğu altında olan Yüzbaşı Alp onun ordusuna gidiyordu. Dakikalar
geçtikçe atların hızı artıyor, kaşlar çatılıyordu. Atların yeleleri,
çerilerin uzun kumral saçları havada dalgalanıyordu.