12
ÇAŞIT
Sançar, karakış ortalığı dondurduğu halde talimlerinden geri kalmıyordu. Kendi
buyruğundaki erleri şimdi de dört günlük savaş talimine çıkarmıştı. İlk günü
dört nala hep yol gitmişler, geceleyin de fırtına altında yürümüşlerdi. Üç tane
yedek atları vardı. Bu yürüyüşle av bulacaklarını bildikleri için bu atları
almışlar, avladıklarını atlara yüklemişlerdi. Onbaşı Sançar’ın adını Ötüken’de
herkes bilirdi. Yaman savaşçı ve iyi çeri idi.
Bu, dört günlük savaş talimlerinde Ötüken’den o kadar uzaklaşmışlardı ki nerde
ise, biraz daha gitseler Çin’e akın edebilirlerdi.
Dördüncü gün, talimler bitmiş, yedek atlar avla dolmuş olarak Ötüken’e
dönüyorlardı; yorgundular. Bereket versin fırtına ve kar dinmişti. Gözün
alabildiğine uzanan bu geniş alanda atla gitmek pek güzel oluyordu. Sançar ve
çerileri yorgunluk çıkarıyor gibi idiler. Birdenbire erlerden biri:
- "İleride bir at gidiyor" dedi.
İleride bir at ağır ağır Ötüken’e doğru gidiyordu. Sançar hemen sağa, sola, öne,
arda bakarak erleri, atları saydı. Eksik yoktu. Gene gözlerini ileriki ata diken
Sançar bir ara baktıktan sonra:
- "Atın üzerinde bir de atlı var. Ardımdan tez gelin!" diyerek atını mahmuzladı.
Hepsi birden dolu dizgin fırladılar.
Sançar’ın keskin gözleri yanılmamıştı. Atın yanına vardıkları zaman bunun
üzerinde yaralı bir atlının bulunduğu, atın üstünde durabildiğini gördüler. At,
sahibini düşürmemek için pek yavaş, sarsıntısız gidiyordu. Sançar yaralıya
sordu:
- Kimsin? Burada ne arıyorsun?
Cevap yoktu. O zaman atlılardan bir yere atladı. Yaralıya yaklaşarak eğilip
yüzüne baktı ve Sançar’a dönerek:
- "Işbara Alp’ın uşağı Çalık" dedi.
Erler birbirlerine bakıştılar.
Sançar’ın buyruğu ile yere indirilen Çalık konuşamıyordu. Ara sıra gözlerini
açıyor, sonra gene kapıyordu. Galiba ölecekti. Sançar buyurdu:
- "Çabuk, yaralarını tımar edin!"
Çalığın göğsünde bir ok yarası vardı. Ötesinde berisinde de birkaç kılıç yarası
bulunuyordu. Ok yarası büyüktü. Çalığ’ı bitiren oydu.
Yaralar dağlanır ve Çalığa zorla kımız içirilirken Sançar iki atın arasına
gerdirdiği keçe ile Çalık için bir yatak hazırlatmıştı. Çalık onun üzerine
yatırıldı. Yola çıkıldı.
Sançar beynini çatlatacak kadar düşünüyordu: Çalık neden yaralanmıştı? Buralarda
işi ne idi?
Sançar bu bilmeceyi çözmeden Ötüken’e vardılar. Çalık’ı çadırına yatırdıktan
sonra Onbaşı Sançar, Binbaşı Işbara Alp’a giderek olup biteni anlattı.
Işbara Alp geldiği zaman Çalık gözlerini açmıştı. Binbaşı:
- "Çalık, nereye gitmiştin?" diye sorunca Çalık gözleriyle işaret ederek güneyi
gösterdi. Sonra bayıldı.
Utacılar, Çalığ’ı kurtarmak için em veriyorlar, yaralarına türlü merhemler
sürüyorlar, dualar okuyorlardı. Fakat yaralı bir türlü kendine gelemiyor, hatta
kötüleşiyordu.
Ötüken’e geldiğinin dördüncü günü Çalık biraz iyileşir gibi oldu. Onu her gün
yoklayan Işbara Alp, Çalık’ı iyice görünce niçin ortadan kaybolmuş olduğunu yine
sordu. Çalık pek güçlükle yalnızca:
- "Çaşıt!..." diyebildi ve sustu.
Binbaşı kaşlarını çatmıştı. Bu çaşıt kimdi? Çalık her söz edişinde bayılacak
gibi yorulmasa çok sorgu soracaktı. Fakat Çalık o kadar güçsüz düşmüştü ki ancak
soluk alabiliyordu. Buna rağmen Işbara Alp bu önemli işi anlamadan da
bırakamazdı. Sordu:
- Bu çaşıt nerede?
- Geberdi.
- Sen mi geberttin?
- Evet.
- Seni o mu yaraladı?
Çalığın gücü kesilmişti. Gözleriyle evet işareti verip sustu. O kadar bitkindi
ki artık sorgulara karşılık veremiyordu.
Binbaşı ile Çalık bunları konuşurken Onbaşı Sançar da Çalık’ın çadırında idi.
Birdenbire irkildi. Çalık’a sordu:
- "Sakın şu seni görünce kaçan Çinli herif olmasın?" diye bağırarak sordu.
Çalık gülümsedi. Gözleriyle evet işareti verdi. O zaman Sançar, alış veriş
evindeki kılıksız Çinliyi ve Çinlinin Çalık’ı görünce nasıl kaçtığını Işbara
Alp’a anlattı.
Binbaşı başını eğerek düşündükten sonra Sançar’a sordu:
- O Çinlinin çaşıt olduğunu nasıl anladın?
Sançar aynı sorguyu Çalık’a sorunca at uşağı son bir gayrette bulundu. Kesik
kesik:
- "Çin’de tutsakken onu görmüştüm. Çin subayı idi. Bir de bitik yakaladım.
Atımın eğeri altında... Torbanın içinde..." diyebildi ve yeniden bayıldı.
Işbara Alp Sançar’a baktı. Onbaşı anlamıştı:
- Atına karısı binip ava gitmiştir. Şimdi bulurum!" dedi ve fırlayarak atına
atlayıp dört nala sürdü.
Gün batımına pek az kala Sançar kan ter içinde Işbara Alp’ın çadırına girdi.
Selâm verdikten sonra binbaşıya bir kâğıt uzatarak:
- "Çalığın atının eğeri altında bunu buldum" dedi.
Işbara Alp kıvrılmış kâğıdı açarak baktı. Yüzünü buruşturarak:
- "Bu Çince yazılmış. Zaten Ötüken’de böyle kâğıdın işi ne?" dedi. Sonra Sançar’a dönerek şunları söyledi:
- Sen git. Bunu yarın okuruz. Kimseye bir söz etme!
- Buyruk senindir!
Sançar çıkarak kendi çadırına yöneldi.
Işbara Alp ve Sançar, ağızlarını sıkı tuttukları halde "Çaşıt" haberi Ötüken’de
yayılmıştı. Ötükenliler bunu kimseden işitmedikleri halde kendi duygularıyla
sezip bulmuşlardı. Türlü türlü söylentiler dolaşıyordu:
- Çalık bir çaşıt yakalamış.
- Çalık’ı çaşıtlar vurmuş.
- Çalık baygın yattığı için çaşıtın adını söyleyemiyormuş.
Ötüken’deki Çinliler büsbütün pısırıklaşmışlardı. Nedense bu işten pek
ürküyorlardı. Şen-king bile yüzündeki kamçı yarasının acısını unutup bu işin
üstünde düşmüştü. Geceleyin Van-zin-şan’ı ve öteki Çinli subayı çadırına çekmiş,
onlarla konuşuyordu. Şöyle diyordu:
- Çin’den bir çaşıtın gelmesi bizim için iyidir. Çünkü Kağan’ı kışkırtmak için
bir sebep olacaktır. Çin’de şimdiki aileyi yıkıp bizim ailemizi kağan yaparsa
bir daha böyle çaşıt görmeyeceğini ona anlatmalı.
Van-zin-şan bu fikre itiraz etti.
- Hayır beğimiz. Kağan çaşıtı duyarsa bizim için de kötü olur. Çünkü onca
Çin’deki şu ve bu aileden önce Çin’den gelen çaşıt önemlidir. Bu çaşıt haberi
doğru ise Kağan artı bize de iyi gözle bakmaz.
- Neden bakmasın? Sen de amma tuhaf düşünüyorsun. Şu Işbara Alp’ın at uşağı bir
kendine gelse de çaşıtın adını söylese...
- Işbara Alp’ın at uşağı biliyor muymuş?
- Orasını iyi bilmiyorum. Yalnız bu at uşağının iyi Çince bildiğini, çok açık
göz olduğunu duydum. Her halde bir şeyler öğrenmiştir. Çaşıtın Çin kağanından
geldiği açıkça ortaya çıksa Kara Kağan’dan Çin’e akın için izin isteyeceğim.
Elbette bana kırk bin, elli bin atlı verir.
- Hayır beğimiz! Kara Kağan size çeri vermez.
- Neden?
- Akında yağma olunacak malları yalnız Türkler’e vermek ister de ondan...
- Ben malı ne yapayım? Ben aldığım malı yine kağana veririm. Bana Çin Kağanlığı
gerek...
- Öyle ama yine vermez!
- Ulan, sen de bu gece amma dikine gidiyorsun. Yıkıl şuradan!...
Şen-king öyle öfkelenmişti ki hemen kılıcına davranmıştı. Bereket versin
Van-zin-şan çabucak yerinden kalkmış, kapıdan dışarı kendini atmıştı. Yoksa
öteki muhakkak bir şey yapardı. Şen-king öteki Çin subayına döndü:
- Bu hımbıl herife de ne oldu be? Amma küstahlaşmış. Karşımda olduğunu unuttu.
- Evet beğimiz! Onun halinde iki üç gündür bir değişiklik var.
Gece yarısına doğru Ötüken’de yaman bir fırtına çıktı. Rüzgâr korkunç
çığlıklarla uğulduyor, kar deli gibi yağıyordu. Ormandaki kurtların hep birden
uluması işin korkunçluğunu arttırıyordu. Soğuk da artmıştı. Bora, tipi, fırtına,
kar soğuk Ötüken’i yıllardır görülmemiş bir biçimde kasıp kavuruyordu.
Çalık yatağında inliyor, karısı bütün günün yorgunluğu içinde uyuyor, sonra
fırtınadan uyanıyor, fakat davranamayarak gene dalıyordu. Kaçıncı uyanıp dalışı
idi? Bunu pek bilmiyordu. Bir aralık uyanışlarının birinde Çalık'ın gölgesini
ayakta gördü. Kadın yeniden gözlerini kakıyacaktı. Fakat o anda Çalık’ın ne
kadar sayrı olduğunu hatırladı. Gözlerini açtı. Çalık kapıya doğru yavaş
adımlarla ilerliyordu. Karısı bu gizli gidişin sebebini anlayamadı. Çalık
kapıdan çıkarsa gene günlerce gelmeyecek ve belki başına daha büyük işler
gelecek sandı. Birden seslendi:
- Çalık!
Çalık bu sesi duyunca kapının önünde dimdik durdu. Kımıldamadı ve ses etmedi.
Fakat karısı artık iyice uyanmıştı. Yeniden bağırdı:
- Çalık, nereye gidiyorsun?
Bu sefer Çalık yavaşça cevap verdi:
- "Şimdi gelirim" diyerek kapıyı açıp fırladı. Bu konuşmadan Çalık’ın anası da
uyanmıştı. Gelinine sordu:
- Gelin, Çalık gitti mi?
- Gitti.
- Ayakta duramıyordu. Nasıl yürüyecek? Dışarısını tipi savuruyor.
Kadın bu sözlere cevap vermedi. Sonra telâşla kaynanasına bağırdı:
- Çabuk! Çabuk çıra yak!
Çalık’ın anası yaşından umulmayacak bir hızla fırladı. Çabucak çırayı yaktı.
Çadır aydınlanmıştı. Yaşlı kadın çırayı Çalık’ın yattığı yere tutunca
donakaldılar. Gitti sandıkları Çalık yatağında idi. Fakat göğsüne sapına kadar
bir bıçak saplanmış ve Çalık ölmüştü.
Işbara Alp, Sançar’a buyurdu:
- Onbaşı Sançar! Çince iyi okuyan iki Çinli bulup tez bana getir.
- Buyruk senindir.
Işbara Alp öfkeliydi. At uşağı Çalık’ın öldürülmesi onu pek kızdırmıştı. Demek
ki Çalık’ın öldürdüğü Çin çaşıtı yalnız değildi ve arkadaşı öç almıştı. Sançar
iki Çinliyi bulup getirinceye kadar binbaşı, çadırda bir aşağı, bir yukarı
dolaştı.
Onbaşının getirdiği iki Çinliden biri durmadan sırıtan yaşlı ve kambur bir
herifti. Öteki orta yaşlı ve düzgün kılıklı idi. Işbara Alp Çinlileri süzerek:
- "Çinceyi iyi okur musunuz?" diye sordu. Kambur, geveze bir adamdı.
Söze başladı:
- Elbette okurum beğimiz. Çin’de olsaydım şimdiye kadar...
Binbaşı onun sözünü kesti:
- Sana bunları sormadım. İyi okur musun dedim.
- Okurum beğimiz.
- Ya sen.
- Okurum.
- Şimdi size Çince bir mektup okutacağım. Eğer biriniz yanlış okursa kendini yok
bilsin.
Sonra orta yaşlı Çinliyi göstererek Sançar’a buyruk verdi:
- Sen bunu al, dışarıda beni bekle!
Sançar, Çinliyi alarak çıktı. Işbara Alp bitiği(mektubu) kambur Çinliye uzattı:
- Şunu oku bakalım. Sonra Türkçeye çevir. Doğru çevirmezsen ne olacağını
biliyorsun.
Çinli uzatılan mektubu ilk önce kendi kendine bir okudu. Fakat okuyunca benzi
sarardı. Elleri titremeğe başladı.
- Ne yazıyor?
- Beğimiz... Kötü şeyler... Çok yaman...
- Sen yahşılığına, yamanlığına karışma. Ne yazıyor?
Çinli biraz yutkundu. Kendini toparlamağa çalıştı. Sonra Türkçeye çevirmeğe
başladı:
Yüce Çin Kağanına:
Sadık kullarınızdan May-tu-çing buraya gelerek buyruklarınızı bildirdi.
Buyruklarınız yapılacaktır. Türk ülkesinde şimdi biraz açlık vardır. Bu yüzden
ilkbaharda Çin’e akın edeceklerdir. Şen-king ve İ-çing Katun hâlâ Türk kağanını
kandırmağa uğraşıyorlar. Kendi ailelerinin gene Çin’e kağan olabileceğini
umuyorlar. Burada Kür Şad, Çinliler’e çok düşmanlık gösteriyor. Amcaları Kara
Kağan, İ-çing ile evlendi diye Kür Şad ve Tulu Han, kağana düşmandırlar. Fakat
bunu belli etmiyorlar. Bu fırsattan yararlanarak aralarına yağılık sokmak,
Türkler’i ikiye bölmek sonra hepsini ezmek kabildir. Şen-king artık eski
hareketini kaybetmiştir. Güzel bir Türk kızına vurulmuştur. Şimdi hep onun
ardındadır. Bu yüzden bir Türk onbaşısı ile dövüşmüş, Kür Şad’dan dayak
yemiştir. Bu bitiği ben sadık köleniz Van-zin-şan size May-tu-çing ile
gönderiyorum.
Işbara Alp’ın yüzü pek sertleşmişti. İkinci Çinliyi çağırarak bir de ona okuttu.
İki Çinlinin sözleri birbirine uyunca çadırından çıktı. Kendisi gelinceye kadar
iki Çinliyi bir yere bırakmamasını Sançar’a söyledikten sonra atına atladı.
Binbaşı Alp, diz yere vurarak Kür Şad’ı selâmladığı zaman o, kendisine yeni
verilmiş katı bir yayın denemelerini yapıyordu. Binbaşının yüzüne baktıktan
sonra:
- "Işbara Alp! Sanırım kötü bir haber getirdin" dedi.
- İyi bildin Şad. Ötüken’in içine kadar çaşıt girmiş de haberimiz yok.
- Bu çaşıt Çinli, değil mi?
- Evet.
- Böyle olacağı belli idi. Kim imiş? Tuttunuz mu?
Işbara Alp, Çalık'ın ortadan yok olmasından bağlıyarak öldürmesine ve mektubun
tercümesine kadar olan bütün işleri Kür Şad’a anlattı. Bitiği de kendisine
verdi.
Kür Şad biraz düşündü. Sonra Işbara Alp’a şöyle dedi:
- Biz işi bildiğimiz gibi bitireceğiz. Ondan sonra kağana bildireceğiz.
Sonra, kapıda nöbet bakliyen eri çağırarak yasavulbaşının hemen bulunmasını
buyurdu.
Yasavulbaşı Bağa Tarkan çabuk geldi. Üçü birden atlanıp yola koyuldular. Kür Şad
işi Bağa Tarkan’a söylediği zaman koca yasavulbaşı dişlerini gıcırdattı.:
- "Bu yabancıların günün birinde Ötüken’i satacaklar da haberimiz olmayacak"
diye mırıldandı.
Üç atlı Van-zin-şan’ın çadırına uğrayıp onun Şen-king’in yanında olduğunu
öğrendikleri zaman gülümsediler. Oraya varmaları uzun sürmedi.
Kür Şad, arkadan Işbara Alp ve Bağa Tarkan çatık yüzlerle Şen-king’in çadırına
girerek şaşkınlık ve telâşla ayağa kalktılar. Şen-king, Kür Şad’dan, Van-zin-şan
da Işbara Alp’tan fena halde ürkmüşlerdi. Öteki Çin subayı ise kendilerinin de
üç kişi olduğunu düşünerek bu üç Türk’ün kendileriyle dövüşmeğe geldiğini
sanmış, yüreği çarpmıştı. Türkler’in ufak bir şeye kızdıkları zaman dövüşmeğe
geldiklerini biliyordu.
Kür Şad, bitiği Şen-king’e fırlatarak:
- Şunu oku, dedi.
Çin beği bir şey anlamadan mektubu yerden aldı. Açtı Van-zin-şan mektuba göz
atıp tanıyınca büsbütün sarardı. Hatta biraz sendeledi. Şen-king ise mektubu
okuyup bitince şaşkınlıkla elinden düşürdü. Sonra Van-zin-şan’a :
- "Alçak!" diye haykırarak kılıcına davrandı. Kür Şad bir adım attı:
- "Hemen pusata el atma. Bizim onunla daha konuşacaklarımız var" dedi. Sonra
Van-zin-şan’a döndü:
- Çaşıt başı! Foyan meydana çıktı. Şimdi bize doğru söyle. Işbara Alp’ın at
uşağını sen öldürdün değil mi? bizi boşuna yorma. Sen öldürmedinse bir arkadaşın
var, o öldürdü demektir. Yasavulbaşı seni kırbaçla söyletmeden önce kendin
doğruyu söyle!
Van-zin-şan, Kür Şad’ın şakaya gelmez yiğit olduğunu biliyordu. Korku ve ter
içinde:
- "Ben öldürdüm!" diye bildi.
- Bu kancıklığı neye yaptın? O yatakta yaralı yatıyordu.
- Beni ele vermesin diye.
- Senin çaşıt olduğunu biliyor mu idi?
- Hayır, fakat May-tu-çing’i tanımış. Sonra onu öldürüp döndüğünü öğrendim.
Belki May-tu-çing’den benim adımı duymuştur diye işkillendim.
- Gebermeğe hak kazandın çaşıtbaşı! Fakat biz sizin gibi alçak değiliz. Sana
kendini korumak hakkını veriyoruz. Çabuk ol. Kılıcını çek!
Kür Şad’ın son sözleri büyük bir sertlikte söylenmişti. Kür Şad kılıcını
çekmişti. Çinlinin tereddüdünü görünce bağırdı:
- Sana kılıcını çek diyorum. Kişi gibi ölmesini bil!
Van-zin-şan bir an ümitlendi. Hattâ kötü kötü gülümsedi. Sonra kılıcını çekti.
Şen-king’in büyük otağının içinde bir kılıç döğüşü başladı. Çinli canını
kurtarmak için canla başla çarpışıyor, hattâ bazan hücuma bile geçiyordu. Fakat
döğüş uzun sürmedi. Koluna yaman bir dürtüş yiyen Van-zin-şan kılıcını
düşürürken yıldırım hızıyla inen Kür Şad’ın kılıcı çaşıt Çinlinin başını
gövdesinden ayırıverdi. Işbara Alp’la Tarkan aldırış etmeyen gözlerle bakarken
Çinlileri yaman bir heyecan sarmıştı. Kür Şad kılıcını kınına soktuktan sonra
Bağa Tarkan’a buyruk verdi:
- Yasavulbaşı! Bu herifin malı, akçası, davarı, nesi varsa hepsini alıp Çalık’ın
evine götür, karısına, çocuklarına ver!
- Buyruk senindir Şad!
- Sana gelince Çin beği! Bu sana ders olsun. Bizim işlerimize karışmaktan
vazgeçmezsen günün birinde işin neye varacağını unutma. Yoldaşlarını da özü
doğru er kişilerden seç.