14
AKIN
Aradan dört ay geçti. İlkbahar, Ötüken’i cennet gibi
güzelleştirmişti. Bozkırlar yeşermiş, karların erimesiyle kabaran
sular hızlanmıştı. Çin’e akın vardı. Yüz bin kişilik bir Türk ordusu
hazırlanmış, Kara Kağan’ın buyruğunu bekliyordu. Tulu Hana yirmi bin
kişilik ordusu ile gelip Kağanın buyruğuna girmişti. Kür Şad ve Tunga Tigin kendi tümenlerinin başına geçmişlerdi. Kağan da altmış
bin kişilik öz çerisi ile geriden gelecekti. Binbaşı Işbara Alp, Kür
Şad’ın tümeninde idi. Batı Kağanının elçileriyle Çin beği Şen-king,
Kara Kağan’ın ordusunda bulunuyorlardı.
622 yılının güzel bir gününde yürüyüş buyruğu verildi. Kür Şad’ın
tümeni öncü idi. 100.000 atlı bir yol bile ardına bakmadan atlarını
mahmuzladı. Akın oldu mu, savaş başladı mı, Türkler ata bindi mi
artık onların gözleri yalnız ileriyi görür, geride bıraktıkları
çocukları, karıları, anaları akıllarına gelmezdi.
Bu koca ordu dört nala yürüyüşlerle beş günde Çin sınırını aşmış,
büyük Çin duvarının önüne gelmişti.
Çinliler hemen ateş yakarak Türk ordusunun geldiğini gerilere
bildirmişler, Çin seddinin kapılarını iyice kakıyarak kulelerde
toplanmışlardı.
Öncü tümenin başbuğu olan Kür Şad, Binbaşı Işbara Alp’ı çağırarak
şöyle dedi:
- Işbara Alp! Bu duvarı çabuk aşmalıyız. Bunun için de ben bir şey
düşündüm. En keskin nişancılardan on kişi seçeceksin. Bizim ikimizle
birlikte bu on kişi duvarın en uygun yerini oka tutarak oradaki
Çinlileri devirirken yine en seçme bahadırlardan, iyi kılıç
kullananlardan on kişi de merdivenle duvara tırmanıp aşağı inerek
kapıyı bize açacaklar.
Işbara Alp söz etmedi. Yalnız "buyruk senindir" diyerek geri döndü.
Pek az sonra yirmi kişiyle Kür Şad’ın karşısına dikildi. Bunların
onu keskin nişancı, onu da yaman kılıççı idi. Onbaşılardan Yamtar,
Pars, Sülemiş ve Sançar okçuların arasında idi. Arık Buka, Gök Börü
ve Üç Oğul ise kılıççıların içindelerdi.
Kür Şad’ın seçtiği birkaç yüzbaşı kendi erleriyle birlikte Çin
duvarının ötesine berisine yalandan saldırışlar yaparak Çinlileri
oyalarken asıl tümen burada bekleyecek ve on fedai kapıyı açınca
içeri saldıracaktı.
Kür Şad’ın buyruğu üzer,ne saldırış başladı. Kür Şad, Işbara Alp, Yamtar, Pars, Sançar, Sülemiş ve altı er at üzerinde
ilerleyerek
Çin duvarının hücum edilen kulesindeki Çinlileri oka tuttular.
Onbaşı Arık Buka, Gök Börü, Üç Oğul ile yedi er ise yaya olarak
merdiveni sürüp duvara dayadılar.
Kür Şad’la yanındakiler öyle ok yağdırıyorlardı ki kuledekiler göz
açamıyorlar, birer birer vurulup düşüyorlardı. Merdiven dayanmıştı.
En önde Ötüken’in deli onbaşısı Gök Börü olmak üzere on fedai
merdivene tırmanıyorlardı. Onbaşı, kalkanını siper etmiş çıkıyor,
arkasından Üç Oğul geliyordu. Çinliler tehlikeyi anlamışlardı.
Başlarını çıkarıp ok atamadıkları için içerden taşlar
fırlatıyorlardı. Bu iri taşlardan kimisi Onbaşı Gök Börü’nün
kalkanına geliyor, merdiveni sarsıyordu. Fakat aşağıdan merdiveni
iki tane pehlivan gibi Gök Türk eri tutuyor, Gök Börü’nün çelik
kollarıyla tuttuğu kalkanına ise bir şey olmuyordu.

Kür Şad’la Işbara Alp’ın ve ötekilerin yağmur gibi yağdırdığı oklar
Çinlileri sapır sapır yere sererken Onbaşı Gök Börü bir adımını Çin
seddinin üstüne atarak kılıcını sıyırdı ve havada yaman bir döndürüş
döndürdü. Bu döndürüş sırasında Çinlilerin bir adım gerilemeleri
Onbaşı Üç Oğul’un da duvara çıkması için kâfi gelmişti. İkisi kılıç
savurmağa başlayınca öteki sekizi de içeri atladılar. Sert bir kılıç
savaşı başladı. Burada on Türkler Çinliler göğüs göğüse gelince
aşağıdakiler ok kesmeğe mecbur oldular. Kür Şad duvara çabuk bir göz
gezdirdi. Duvarın üstünde bir ölüm dirim çarpışması başladığını, on
Türk’ün bir çok Çinli tarafından sarıldığını, sağdan soldan da bir
çok Çinlilerin koşarak yardıma geldiğini görünce fedailerin baskını
tutturamadıklarını anladı. Bu sıkışık durumda işler çabuklukla
çözülebilirdi. Kür Şad yanındakilere kılıçla duvarı göstererek
"davranın!" diye haykırdı. Sonra atından atlayarak merdivene
seğirtti. Işbara Alp, onbaşılar ve erler de öyle yaptılar. Kür Şad
bir solukta duvara çıkmıştı. İş tehlikeliydi. Ya bir yol bulup
buradan aşağı inerek kapıyı açacaklar, yahut da 22 kişi burada
öleceklerdi. Kendi yanından da bir o kadar Çinli daha koşarak
geliyorlardı. Kür Şad, kulenin en yüksek yerine çıkarak Işbara Alp’ı
yanına çekti ve ona buyurdu:
- Işbara Alp! Ben buradan gelenleri okla durduracağım. Sen de öteden
gelenleri durdur. Çerilerinden en iyilerine buyruk ver; Biz okla iş
görürken kılıçla yağıyı yarıp mutlaka açsınlar!
Işbara Alp bağırdı:
- Onbaşılar! Kılıçla Çinlileri yarıp aşağı inin. Hepiniz ölseniz
bile kapıyı açın. Ordu içeri saldıracak. Çabuk!
Kür Şad sağa, Işbara Alp sola ok yağdırır ve 13 er karşılarındaki
50-60 Çinli ile kılıç tokuştururken Işbara Alp’ın yedi onbaşısı yani
Yamtar, Pars, Sülemiş, Sançar, Gök Börü, Arık Buka ve Üç Oğul
kılıçla Çinlilerin arasına daldılar. Işbara Alp soldan gelen 50-60
kadar Çinlinin her atışta en önde olanını vuruyor. Kür Şad daha
çabuklukla sağda aynı işi yapıyordu. On üç er ise birer birer
kırılıyor, fakat canlarını da pahalıya satarak bir yandan da
Çinlileri kırıyordu.
Onbaşılar Çinlilere yaman dalmışlardı. En önde iri Yamtar koca
kalkanıyla siper alarak yürüyor, kılıcını hiç kullanmıyordu.
Koçların arasına dalmış buğa gibi yalnız yürüyüşüyle Çinlileri
eziyordu. Tulgası ile demir göğüslüğüne gelen kılıçlara aldırış bile
etmiyordu. Yamtar’ın sol gerisinde Pars kıvrak ve uslu oyunlarıyla
adım adım yürüyor, etrafı da kolluyordu. Gök Börü’nün ardında
Sülemiş, Pars’ın arkasında da Arık Buka vardı. Sançar en geride
bulunuyor, böylelikle bu altı onbaşı bir daire teşkil ediyorlardı.
Sançar Yamtar’la arka arkaya dönmüştü. Yamtar adım adım ilerledikçe
o da adım adım gerileyerek bu dairenin gerisini koruyordu: Onbaşı Üç
Oğul ise dairenin tam ortasında topaç gibi dönüyor, aksıdan, yadım
isteyen arkadaşı hesabına bir iki kılıç dürtüşü yaparak durumu
düzeltiyordu.
Onbaşıların işi yolunda gidiyordu. Çünkü Kür Şad’la Işbara Alp
yardıma gelen Çinlileri uzaktan okla devirerek çevrelerindeki
kalabalığın çoğalmasına engel oluyorlardı. Fakat bu iyi durum uzun
sürmedi. Çünkü Kür Şad’la Işbara Alp ‘ın okları bitmiş, önlerinde
çarpışan on üç erden de ayakta yalnız beş kişi kalmıştı.
Işbara Alp, erlerden birine buyruk vererek merdivenlerden gene
aşağıya inerek ok getirmesini söyleyecekti. Fakat merdiven devrilmiş
ve parçalanmıştı. Artık çıkar yol yoktu. İş burada bitirilecekti.
Kür Şad’la Işbara Alp beş erin arasına karışarak kılıçlarını
çektiler. Arkalarını duvarın burçlarına vermişler, kendilerinin on
misli Çinli ile vuruşuyorlardı. Işbara Alp bu Çinlileri yarmak,
onbaşıların yardımına koşmak için saldırış yaptı. Fakat Albız alsın!
Bu gün işler dikine gidiyordu. Tam Çinlileri sağa sola yarıp
birkaçını devirmişken kılıcı kırıldı ve Işbara Alp yaralı olarak
gene Kür Şad’ın yanına geldi. O sırada binbaşının yanındaki bir er
vurulmuş, düşünüyordu. Işbara Alp tam zamanında onun kılıcını
elinden kaparak yarılmakta olan sıralarını gene düzeltebildi. Yoksa
darma dağınık olacaklardı.
Kür Şad’la Işbara Alp’ın boşa gitmeyen okları kesilip de yol bulan
Çinlilerden bir bölük yedi onbaşıya saldırınca ağır ağır ilerleyen
onbaşılar neye uğradıklarını anlayamadılar. İlk önce bir sarsılır
gibi oldular. Sonra Yamtar küfürle karışık haykırdı:
- Hay albız alsın! Bunlar Çinlilere para ile çerilik eden Kıtaylar...
İt oğlu itler gelecek çağı buldular!...
İyi çeri olan bu Kıtaylar zaten yorgun ve kendilerinden çok yağı ile
sarılmış olan onbaşılara çatınca iş değişmişti. Bununla beraber
kapının önüne kadar da gelmişlerdi. İşte çekse kapı açılacak, Gök
Türkler içeri dolacaktı. Bunu ilk gören deli onbaşı Gök Börü
haykırdı:
- Haydi kımıldanın! Karşımızda az kişi kaldı. Şu işi becerelim!
Gök Börü’nün az kişi dediği gene kendilerinin iki üç misli idi.
Kılıçlar öyle bir sertlikle kalkıp iniyordu ki, biraz sonra hiç
birinden hayır kalmadı.
Bu ne yaman bir çarpışma, ne korkunç vuruşma idi. Şu ufacık yerdeki
birkaç kişi acunun en sert savaşını yapıyordu. Bu; er kişilerin,
çelik kollu, demir yürekli çerilerin işiydi. Bunun için biraz sonra
meydanda Çinlilerden kimse kalmamış, meydan Gök Türklerle Kıtaylara
kalmıştı.
Yedi Gök Türk onbaşısı ile on beş Kıtay...
Savaşçılar yavaş yavaş yoruldu. Geniş geniş soluyorlardı. Yorgun
kollarla vurulan ve demir tulgalara , zırhlara inen kılıçlar kırılıp
çentildikleri için bırakılmış, bıçaklara el atılmıştı. Kimisi bir,
kimisi iki yağı ile uğraşıyordu. Yamtar ise tek başına dört Kıtayla
boğuşuyordu. Kıtaylar onun çok güçlü pehlivan olduğunu anlamışlar,
dördü birden üzer,ne çullanmışlardı. Artık yukarda neler olduğunu da
bilmiyorlardı.
Yukarıya gelince: orada üç kişi kalmışlardı. Ortada bir çeri iki
eliyle tuttuğu iki kalkanla savurlan kılıçlara karşı duruyor, onun
sağında Kür Şad, solunda Işbara Alp on on beş Çinliye karşı
dövüşüyordu.
Savaşın en can alacak yeri aşağıda idi. Bir aralık Onbaşı Üç Oğul
bir yandan bir Kıtayla sarmaş dolaş yuvarlanırken, bir yandan da
bağırdı:
- Yazık bize be! Yalnız kendi kötü canımızı korumakla mı
uğraşacağız? Haydi fırlayalım. Birimiz şu mandalı çevirsin,
binbaşının buyruğunu yapmadan mı gebereceğiz be?
Bu son söz üzerine onbaşılar bir silkinip davrandılar. Fakat
boşuna... İşte artık yeniliyorlardı. Damarlarında güç kalmamıştı.
Soluyorlar, çabalıyorlar, lâkin bir şey yapamıyorlardı. Her
yerlerinden kan sızıyordu. Bıçaklar da kırılmıştı. Kendileri de,
yağıları da zırhlı olduğu için bıçakların çoğu iş göremeden düşmüş,
atılmıştı. Onbaşılar ölümün yaklaştığını seziyorlar, böyle olduğu
halde kapının mandalını unutamıyorlardı. Hepsi bir an için
karşılarındaki yağıdan kurtulup kapıya koşmak, mandalı açmaktan
başka bir şey düşünmüyordu.
Bu işi ilk denilen Yamtar oldu. Son bir gayretle kalkarak bir
Kıtay’ı iki eliyle yakalayıp kaldırdı ve karşısındakilere fırlattı.
Karşısındakiler sendeleyip düşerken kapıya doğru koştu. Fakat tam
mandalı çevirirken vınlayan ok küreğine saplanarak koca Yamtar’ı diz
üstü çökertti. Yaralı Kıtaylardan biri okunu tam zamanında
kullanarak bu işe engel olmuştu. Yamtar, canının yanıp yanmadığını
anlayamadan yeniden bir Kıtayın saldırışına uğradı; birlikte yere
yuvarlandılar.
Bu sefer Pars fırladı. Fakat iri bir Kıtay hemen ardından koşarak
onu belinden kavrayıp yere çaldı.
Üçüncü olarak Sançar saldırdı. Karşısındaki iki Kıtaydan birini
çelme, birini de yumrukla devirdikten sonra mandala koştu. Fakat
demin Yamtar’ı yaralayan yaralı Kıtay çerisi bu sefer de Sançar’ı
kolundan vurdu. O zamana kadar da Sançar’ın payına düşen iki yağı
yetişerek üzerine atıldılar.
Yedi onbaşı ile on beş Kıtay artık yerde boğuşuyorlardı. Kalkanı,
yaralı Kıtay okla vuruyordu. Bu Kıtay çerisi kendilerinden otuz kırk
adım ilerde yere düşmüştü. Bacağına kılıç yemiş olduğu için
kalkamıyor, fakat sağlam kollarıyla iyi iş görüyordu.
Onbaşı Arık Buka’nın payına bir yağı düşmüştü. Fakat bu iri yarı ve
çok güçlü bir çeri olduğundan Arık Buka kendisini güçlükle
koruyordu. Onbaşı birkaç defa kendisini boğuşmaktan güç kurtarmıştı.
Arık Buka kan içinde kalmış olduğu halde mandala en yakın kendisi
olduğunu biliyor ve biraz da ileride de yerde bir bıçak bulunduğunu
görüyordu. Bu, kırılmamış uzun bir bıçaktı. Kıtaylardan birinin
olacaktı. Elini ona değdirebilse işi bitirebileceklerdi. Arık Buka
boğuşma arasında çevresine bir göz attı. Dört beş adım ileride
Onbaşı Üç Oğul iki Kıtayla boğuşuyordu. Zavallı Üç Oğul alta
düşmüştü. Âdeta can çekişiyordu. Arık Buka ona haykırdı:
- Üç Oğul! Ayağının ucunda bıçak var. Tepip bana fırlatırsan
kurtulacağız!
Üç Oğul, çevresini görmeden ayağıyla bir iki defa tepti. Bıçak Arık
Buka’ya yanaşmış, o da son bir davranışla onu kavrayabilmişti.
Onbaşı, bıçağı iri Kıtayın karnına saplarken Üç Oğul boğuk boğuk
bağırdı:
- Yetiş! Geberiyorum...
İki Kıtaydan birisi ona sarılarak kollarını yakalamış öteki de
boğazını sıkıyordu.
Arık Buka, Üç Oğul’u düşünecek çağda değildi. Yalnız bir taşla iki
kuş vurmak istedi. Kalkarak kapıya doğru fırlarken Üç Oğul’un
boğazını sıkan Kıtay’ın yüzüne yaman bir tekme savurdu. Bu tekme Üç
Oğul’un gırtlağındaki baskıyı gevşetmiş, ona soluk aldırmıştı. Aynı
zamanda Arık Buka mandala el attı.
Fakat yaralı Kıtay ok kirişte bekliyordu. Hemen gezleyerek okunu
fırlattı. Bu seferki hepsinden daha yaman oldu. Çünkü ok Arık
Buka’nın tam ciğerini delerek göğsünden çıkmıştı. Koca Onbaşı
sarsılarak yere düşerken kendini topladı. Gene kalkarak mandala
sarıldı. Kendisine ok atanı görmüştü. Onbaşıyı vuran onun gene
kalkabileceğini ummadığı için yayına yeniden ok koymakta acele
etmemişti. Göğsü yarıldığı halde kalkıp son bir gayretle mandala
yapıştığını görünce hızla yayına bir ok yerleştirdi. Fakat geç
kalmıştı. Onbaşı mandalı çevirmiş, kapıyı açıyordu. Yaralı Kıtay’ın
fırlattığı ikinci ok Arık Buka’nın göğsüne saplandı.
Koca onbaşı kapıyı açmaktan doğan sevinçle acı acı gülümseyerek
haykırdı:
- Okla kancık oğlu okla!... Arık Buka’yı devirmekle iş biterse bir
de benim için çek!...
Onbaşı sustu. Ayakta gözleri kapanıyordu. Dimdik yere düştü. Yiğit
alnı toprağa kapanarak öylece kaldı.
Dışarıda kapının açılmasını bekleyen Gök Türk atlıları doludizgin
haykırışlarla saldırırken, artık iş işten geçtiğini anlayan Kıtaylar
kaçmaktan başka çıkar yol bulamadılar. Hepsi birden; öldürmeğe,
boğmağa çalıştıkları yorgun onbaşıları bırakarak kaçmağa
davrandılar. Geç kalmışlardı. Yıldırım gibi içeri dalan atlılar bir
saldırışta hepsini devirerek içeri doldular. Birkaçı da yukarı
yönelerek Kür Şad’la Işbara Alp’ın yardımına koştular. Tam çağında
yetişmişlerdi. Çünkü burada kırışa kırışa Kür Şad’la Işbara Alp
yalnız kalmışlardı. Yere serdikleri Çinlilerden arta kalan sekiz on
kişi iki kahramanın işini bitirmeğe uğraşıyorlardı.
Kür Şad son buyrukları vererek binbaşı ile birlikte kapının yanına
indikleri zaman yiğit onbaşı Arık Buka’nın ölüsü çevresinde yorgun
argın oturan altı onbaşıyı birbirlerinin yaralarını bağlarken
buldular.
Gün batarken Türk ordusu dört yerden Çin duvarını aşmış, kapıları
tutmuş ve Çin sınırları içinde çadır kurmuştu.
Kara Kağan’ın otağında beğler toplanmışlardı. Batı Kağanının
başelçisi Kül Er Tigin de konuşmaları dinliyordu. Kısa bir
konuşmadan sonra kararlar verildi: Yarın, tan atmadan yürüyüşe
geçilecek, Tulu Han en doğudan saldıracaktı. Onun batısında Kür
Şad’ın tümeni bulunacak, daha da batıda da Kara Kağan’la Tunga Tigin
yürüyeceklerdi. Yıldırım hızı ile Çin’e saldırılacak, yetişecek
kadar ulca (ganimet) alınırsa Çin ordularının gelmesi beklenmeden
dönülecekti. Yalnız Kür Şad’ın canını sıkan bir şey olmuştu. O da
Kara Kağan’ın Şen-king’i binbaşı yaparak kendi buyruğuna vermesiydi.
Fakat Kür Şad bunun da kolayını buldu: Geceleyin kendi buyruğundaki
binbaşılara ulak yollayarak gece yarısı yola çıkılacağını bildirdi.
Yalnız Şen-king’e ulak gitmemişti. Uzun yürüyüşlerle yorulmuş olan
Şen-king geceleyin çadırında derin derin uyurken Kür Şad tümenini
almış, Çin’in içine dalmıştı.
Kür Şad’ın öncüsü Işbara Alp’tı. O da onbaşı Pars’ı ileri
çıkarmıştı. Pars dünkü boğuşmada ufak tefek yaralar, bereler almış
olmakla beraber gene onbaşıların en sağlamı idi. Kendi buyruğundaki
on erle karanlıkları kollayarak, tetikte ilerliyordu. Gün ağarırken
uzaktan Çinlileri gördüler. Pars’ın şimdilik yapacak başka işi
yoktu. Geri dönerek, beş yüz adım geriden gelen Işbara Alp’a
Çinlilerin göründüğünü bildirdi. Binbaşı boru çaldırarak çerisini
yayarken Çinliler de Gök Türkleri görmüşler, savaşa
hazırlanmışlardı.
Işbara Alp’ın bin kişisi iki sıra halinde dizilmişti. Binbaşı ortada
ve önde bulunuyordu. At uşağı boruyu öttürünce bin kişi birden
korkunç savaş haykırışlarıyla Çinlilere doğru at saldılar. Daha üç
yüz adımdan ok çekerek yaklaşan bu çeriler pek yaman geliyorlardı.
Fakat birdenbire ne oldu, bilinmez... Çinlilere elli adım kala
durdular. Biraz daha ok yağdırdıktan sonra hızla yüzgeri ettiler. O
ne? Türkler kaçıyordu.
Çinlilerin başbuğu bu fırsatı kaçırmak istemedi. Verdiği buyrukla
Gök Türklerin ardına düştü. Türkler hem kaçıyorlar, hem de artlarına
ok çekiyorlardı. Bu ok çekişler o kadar düzgündü ki kendilerini
kovalayan Çinlileri yaban ördeği gibi vurup attan düşüyordu.
Birden, gene nasıl olduğunu anlaşılmadan keskin bir boru daha öttü.
Borunun ötmesiyle Türklerin yüzgeri etmesi bir oldu. Çin başbuğu
sağa sola bakınca sarıldıklarını anladı. Türkler kaçıyor gibi
görünerek Çinlileri arkalarına düşürmüşler, ortaları fazla koşarak
Çinlileri arkalarına düşürmüşler, ortaları fazla Çinlileri içeri
almış, iki kıskacın iki ağzı gibi Çinlileri kıstıracak durumu
hazırlamıştı. Şimdi Türkler yüzgeri edince Çinliler bu kıskacın
işinde kalmış oluyorlardı. Çin başbuğu kuşatıldıklarını görünce
"budalaca aldandık!" diye bağırdı. Sonra çerilerine kılıç çektirdi.
Okla iş görseler Türklerin kendilerini bitireceklerini biliyordu.
Belki kılıçla bu kuşağın bir yerini yarıp geçebilirlerdi.
Çinlilerin kılıç çektiğini görünce Işbara Alp bağırdı:
- Kılıç çek!...
Bu buyruk Yüzbaşılar ve onbaşılar tarafından söylene söylene en
uzaktaki çerilerin kulağına kadar gitti. Sonra buyruk vermeğe lüzum
görmeyen Binbaşı dört nala Çinlilere at sürdü.
Yıldırım gibi kılıç çekmiş olan Gök Türk atlıları da onun gibi
keyifli bir nesne idi. Çinliler de aşağı yukarı kendileri kadar
olduğu için teke tek dövüşüyorlar ve bu çarpışmayı at üzerinde
yapıyorlardı.
Savaş uzun sürmedi. Biraz sonra Çinlilerin hepsi yere serilmiş,
başbuğları da yaralı olarak tutsak edilmişti.
Çinlilerin çabucak yok edildiğini gören Işbara Alp artık ulca
toplamak çağı geldiğini anlayarak kılıcı ile ilerdeki köyü gösterdi.
- Haydi köyü yağma edeceğiz. Dolu dizgin!...
Gök Türk çerileri yıldırım gibi köye saldırdılar. Zaten beride savaş
başlarken sonunun ne olacağını kestiren köydeki Çinliler atlara
atlayarak kaçmışlardı. Atı olmayanlar da tabana kuvvet koşuyorlardı.
Gök Türkler köye girerken orada hemen hemen kimse kalmamıştı. Zaten
çerilerin de onlara baktığı yoktu. Onlar koyun, davar, mal
topluyorlardı.