15
ŞEN-KİNG’İN ÖFKESİ
Şen-king sabahleyin uyanıp da Kür Şad’ın çoktan gittiğini öğrenince köpürdü.
Çevresindeki erlere bağırıp çağırdı. Sonra kendi buyruğundaki bin eri alarak Kür
Şad’ın izinden dört nala at sürdü. Fakat nedense başka zaman yıldırım gibi uçan
bu atlılar bu gün aksıyorlardı.
Şen-king hem Kür Şad’a kızıp sövüyor, hem de korkuyordu. Niçin geç kaldın diye
Kür Şad’ın kendisine bir oyun etmesinden çekiniyordu.
Çin beği böyle kuşku içinde at süre süre öğleyi etti. Güneş tepelerine çıktığı
zaman Şen-king bir savaş alanına gelmiş bulunuyordu. Burada bir savaş olduğu,
yerde yatan ölülerden belli idi. İşte yüzlerce Çinli serilmiş yatıyordu.
Aralarında Türkler de bulunuyordu. Şen-king ilk önce alana şöyle bir baktı.
Sonra gözüne yerde bir Türk yaralısı ilişti. Gözleri kapalı, kesik kesik
alıyordu. Çin beği atından atlayarak yaralıya yaklaştı. Yüksek sesle ona sordu:
- Yaralı! Savaş nice oldu? Bizimkiler nerede?
Yaralı Türk yavaş yavaş gözlerini açtı. Şen-king’i görünce başını çevirdi. Sona
gene ona bakarak şöyle dedi:
- Biz sizi yendik. Sizinkiler hep kızıl tamuya gitti.
Çin beği kızardı. Yaralı Türk eri kendisini yağı Çinli sanmıştı. Şen-king bir
şeyler söylemek gerektiğini seziyordu. Dik bir sesle:
- Çeri! Beni tanımadın mı? Ben Kara Kağan binbaşılarından, İ-çing Katun kardeşi
Şen-king beğim, diye bağırdı.
Yaralı yine gözlerini açarak fısıldadı:
- Biz sizi yendik. Git yurdunu kurtar!
Çin beğinin eli kılıcına gitmişti. Başını kaldırıp çerilerine baktı. Kendisine
dikilen bu gözlerde sert bir meydan okuma, bir sövme duyar gibi oldu. Ölmek
üzere olan yaralıyı bırakarak atına atladı. Bin atlısının ardına takarak sürdü.
Köye vardıkları zaman Işbara Alp erleri köyü yağma ediyorlardı. Şen-king bir ara
yağmaya baktı. Işbara Alp’ın çerileri evlere giriyorlar, bulduklarını alıp yedek
atlara yüklüyorlardı. Bir takımı da öteden beriden koyunları topluyor, sürüp
getiriyordu. Çin beği kendi erlerini de yağmadan istifade ettirmek için arkasına
döndü. Düzgün sıralar halinde duran erlerine bağırdı:
- Haydi, siz de yağma edin!
O, buyruk üzerine erlerin sevinçle dağılacaklarını sanmıştı. Kimsenin yerinden
kıpırdamadığını görünce şaşırdı. Yeniden bağırdı:
- Anlamadınız mı? Yağma edin diyorum!
Fakat ortalıkta en küçük bir kıpırdanış bile olmadı. Şen-king öfkelen-mişti. Bu
da ne demek oluyordu? Hangi cüretle kendi buyruğuna karşı geliyorlardı? Bu sefer
öfkeden zangır zangır titreyerek yine bağırdı:
- Size söylüyorum! Yağma edin!
Çin beği nerdeyse kuduracaktı. Yoksa kendisine isyan mı ediyorlardı? İşte
beride, çok iyi tanıdığı Onbaşı Pars bir torbanın içine doldurduğu ulcaları alıp
gelirken kendisinin buyruk verip bağırdığını, erlerinin de aldırış etmediğini
görmüş, gülümsemişti. Şen-king daha çok rezil olmak istemedi. Sıraların en
önünde bulunan yüzbaşılardan birini çağırdı:
- Yüzbaşı, buraya gel!
Yüzbaşı at sürüp geldi.
- Neden buyruğuma kulak asmıyorsunuz? Niçin yağma etmiyorsunuz?
- Yağma hakkımız yok!
- Neden?
- Köyü Binbaşı Işbara Alp almıştır. Hak onundur.
- Ben size buyruk veriyorum.
- Olmaz; türeye uymaz.
Şen-king türe sözünü işitince durdu. Türk türesinin ne yaman şey olduğunu, ona
baş eğmeyen kişi Kağan olsa ve büyük bir kahraman olup Türklere zaferler
kazandırmış bulunsa bile gene ezeceklerini Şen-king iyi biliyordu. Onun için
yüzbaşı “Türeye uymaz” deyince sözü kesmişti. Şimdi artık ne yapacağını pek
bilmiyordu. Yüzbaşıya kendisi gelinceye kadar beklemelerini söyleyerek köye
girdi.
Işbara Alp’ı arıyordu. Kür Şad kendisine buyruk vermeden çekildiği için ne
yapması gerektiğini Işbara Alp’tan soracaktı. Hem de durumu bilmiyordu. Kür Şad
ortada görünmüyordu. Bunları öğrenecekti.
Köyün içinde atı ile yavaş gidiyordu. Evlere çeriler giriyorlar, işlerine
yarılan ne bulurlarsa alıp çıkıyorlardı. Burası büyücek ve oldukça zengin bir
köy, hattâ bir kasaba idi.
Şen-king giderken küçük bir meydana rastladı. Burada birkaç çeri ayak üzerinde
konuşuyorlardı. Bir ötekine yüksek sesle bir şeyler anlatıyor, öbürleri
dinliyordu. Anlatan şöyle diyordu:
- Herif açık gözün biri imiş. Bizim aldığımız köyü kendi çerilerine yağma
ettirmek istiyordu. Daha Türk Türesini öğrenememiş. Çin aklı... Çeriliğe
yatışmaz ama çaşıtlık olursa ona erer.
Şen-king kendisinden bahsolunduğunu anlamıştı. Arkası kendisine dönük olan
çeriye doğru at sürdü. Kırbacı ile başına vuracaktı. Fakat bu çeri at sesini
işitince geri döndü. O zaman Çin beği duraksadı. Çünkü bu, Onbaşı Pars’tı.
Şen-king bağırdı:
- Onbaşı! Çizmeden yukarı çıkma!
- Çizmeyi aştığım yok. Senin beceriksizliğini söylüyorum.
- İleri gitme...
- Zaten gitmiyorum. Yerimde duruyorum.
- Sana haddini bildiririm.
- Kılıçla mı?
- Neyle olduğunu sonra görürsün!
Şen-king bu sözü söyleyerek uzaklaştı. Pars’ın yanındakiler de gülerek birer
birer gidiyorlardı. Pars, aklına bir şey gelmiş gibi birden dönerek gitmekle
olan Çin beğine bağırdı:
- Yoksa Kür Şad’ın kamçısı ile mi?
Şen-king bunu işitince atını durdurdu. Kan beynine sıçramıştı. Yayına bir ok
yerleştirerek gezledi. Yeniden arkasına dönüp önündeki torba ile uğraşmakta olan
Pars’a fırlattı. Ok vınlayarak uçtu ve Onbaşının tam bir karış sağında toprağa
saplandı. Pars ağır ağır başını çevirip oku kimin attığını aramağa koyulurken
keskin, şakrak bir kahkaha köyü çınlattı. Bu kahkahayı işitince hemen evlerden
bir çok çeriler fırlayarak olanı biteni anlamak istediler. Sançar kıyıda, atının
üstünde yana doğru eğiliyor, Şen-king’e bakarak katılacak gibi gülüyor, hem de
söyleniyordu.
- Ulan herif hâlâ ok atmasını öğrenememişsin be... Elli adımdan Pars’ı vuramadı.
Acaba dokuz adımdan öküzü vurabilir mi?...
Bu sözler ve Pars’ın yanında saplı duran ok, elli adım ötede kudurmuş gibi
bakarak atının üstünde duran Şen-king çerilere meseleyi anlatmıştı. Sançar’ın
kahkahasını işittikleri her zamanda olduğu gibi hepsi birden katılarak gülmeğe
başladılar.
Sançar atının yelesine kapanmış, gülüyor ara sıra başını kaldırarak çevresine
bakıyor, gözlerinden şıpır şıpır yaş akıyor, sonra gene atın üzerine eğiliyordu.
Şen-king, Ötüken’de ok attığı gündekinden daha fena olmuştu. Çünkü o zaman ancak
bir konuktu. Şimdi ise Gök Türk ordusunda binbaşı olduğu halde gene kendisini
saymıyorlar, gülüyorlardı.
Dört çevreyi uğuldatan bu gülme birdenbire kesilince Çin beği başını kaldırdı.
Işbara Alp’ın ortada görünüşü herkesi susturmuştu. Yalnız bir kişi, atından
aşağı yuvarlanmış olan Sançar hâlâ kırılasıya gülüyordu. Binbaşı sağa sola
bakındı. İki onbaşı koşarak bir kucaklayışta Sançar’ı atına bindirip yelesine
bağladılar. Sonra atı kırbaçlayarak koşturdular. Sançar gülmeğe başladı mı başka
çaresi bulunmazdı. Her zaman böyle yaparlardı.
Şen-king, bu fırsattan istifade ederek Binbaşı Işbara Alp’a soracağı şeyleri
sormak istedi. Atını ona doğru sürmek isterken bir şakırtıdır koptu. Köyün
ilerisinden Kür Şad, arkasından birkaç binbaşı ve yüzbaşı olduğu halde gözüktü.
Dolu dizgin geliyorlardı. O denli hızlı geliyorlardı ki Çin beği kendisini
çiğneyecekler sanarak korktu, kıyıya çekildi. Halbuki dört nala gelen o atlılar
daha kendisine varmadan, Işbara Alp’ın önünde zınk diye durdular. Kür Şad yüksek
sesle şunları söyledi:
- Işbara Alp! Çin Kağanından elçi geldi. Bizimle barış yapmak için birçok mal,
darı, kumaş, akça, hayvan veriyor. Kara Kağan razı oldu. Geriye dönüyoruz.
Şen-king bu sözleri işitince başından aşağı kaynar su giymiş gibi oldu. O ne
umuyordu, ne çıkmıştı? Demek ki Kara Kağan Çin’i alarak kendi ailesini Çin
tahtına geçirmeği hiç tasarlamamıştı. Çin beği bunları düşünürken Kür Şad ona
döndü. Şöyle dedi:
- Senin çerilerin bir şey yağma edemediler. Ötüken’e elleri boş dönecek değiller
ya! Köyün dışında onlar için biraz mal bıraktırdım. Hemen yağmalat!
Şen-king kendi buyruğundaki çerilere bu yağma buyruğunu verdiği zaman onları pek
isteksiz buldu. Hattâ yüzbaşılardan biri yerinden bile kıpırdamadı. Çin beği ona
niçin gitmediğini sorunca şu cevabı verdi:
- Yağma, kılıç hakkı olmalı. Biz kılıcımızla bir iş görmedik ki.
Yüzbaşı bu sözleri söyleyerek ıslık çalmağa, atını okşamağa başladı. Şen-king bu
gün bütün aksiliklerin kendine geldiğini düşünerek dişlerini sıktı. Yüzbaşının
yanından uzaklaştı.
Ertesi günü bütün Gök Türk ordusu Çin’den aldıkları bol ulca ile karınları tok
ve keyifleri yerinde olduğu halde Ötüken’e dönüyordu. Koca ordunun içinde
halinden memnun olmayan iki kişi vardı. Bunlardan biri Çin beği Şen-king’di.
İkincisinin kim olduğunu okuyucular ilerde öğreneceklerdi.