BAĞATUR ŞAD
Dört yana salınan ulaklarla bütün çeriler Bağatur Şad’ın ordusunda
toplanmışlardı. Artık geriye dönülüyordu. Çuluk Kağan’ın öz ordusuna, oradan da
yurda göç olacaktı. Yirmi bin atlı kuzeye doğru ağır ağır gidiyorlardı. Yüzbaşı
İşbaca Alp 85 çerisiyle birlikte bu kümenin ortalarında bulunuyordu. Bütün
ordunun ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü Çuluk Kağan’ın İ-çing Katun tarafından
ağulanarak öldüğünü öğrenmişlerdi.
Onbaşı Yamtar’la Onbaşı Pars dizinin arkasında idiler. Yavaş sesle
konuşuyorlardı. Pars diyordu ki:
- Çinli Katun’un yaptığını gördün mü? Çin2in altını üstüne getireceğimizi
anlayınca Kağan’ı ağuladı.
Yamtar şöyle cevap veriyordu:
- Anlayamıyorum. Bu Katun kendi ailesinin gene Çin’de Kağan olmasını istemiyor
mu? Çuluk Kağan Çinlileri tepeleyerek onun istediğini yapacaktı. Öyleyse neden
Kağan’ı ağuladı? Bana kalırsa başka sebepler olsa gerek
- Başka sebep ne olabilir ki?
- Ne olacağını bilmem. Elbette bu kadın sorguya çekilecek. O zaman sebebin ne
olduğunu biz de öğreneceğiz.
- Bu kadının ölmesi gerek. Elbette yay kirişle onun soluğunu tıkılacaklardır.
- Kağan’ı ağulayan kim olursa olsun yay kirişle öldürülemez. Onun kılıçla başını
uçurmalı, yahut okla göğsünü delmeli.
- Bağatur Şad’ın otağına bakan Çinli uşakları gördün mü? Belli etmek
istemiyorlar ama içleri içlerine sığmıyor.
- Bağatur Şad, ağası Çuluk Kağan’ı ağulayan bu karıyı sağ bırakmaz.
- Zaten bu Çinli karılar hep kısır oluyorlar. En soylusu beş tane doğurabiliyor.
İnekler buzağılar. Kısraklar tay doğurur Kancık itten yavru çıkar. Çinlinin
dişisi ise hiç işe yaramaz. Üstelik Kağan’ımızı ağular.
- İşe yaramayan yalnız dişisi mi? Erkeği ne işe yarar?
- Erkeği hiç olmazsa tarla sürüp kumaş dokuyor. Biz akın edince yağma için bize
mal hazırlıyor.
Sular kararırken ordu konakladı. Yaz olduğu için çadırlar yoktu. Bir gece önceki
fırtına pahalıya oturmuştu ama artık onun bir daha gelmeyeceğini biliyorlardı.
Tanrı Çuluk Kağan’ı alarak kızgınlığını gidermişti. Bu gece ortalık güzeldi.
Serin rüzgar esiyor, gökte ince bulutlar geziyor, yandaki ormandan sesler
geliyordu. Bu gece atlar tımar edilmiyor, pusatlar bilenmiyordu. Bu gece
kımızlar içilmiyor, kızarmış etler, kurutlar yenilmiyordu. Bu gece her şey
içinden pazarlıklı idi. Bu gece buyruklar sert verilmiyor, sözler keskin
konuşulmuyordu.
Gece buçuğundan sonra ay battı. Karangu (çok karanlık) ortalığa çöktü. Gönüllere
de karanlık indi. Çerilerin azı uyuyor, çoğu düşünüyordu. Bir Türk’ün ne
düşündüğü yüzünden bilinmez ki. Birden bire bir ses uyuklayan, düşünen çerileri
dalgınlıktan uyandırdı. Bu bir kopuzun sesiydi. Otlara uzanmış olanlar
doğruldular, oturmakta olanlar ayağa kalktı. Ses büyüyordu. Çeriler birer ikişer
sese doğru yürür oldular. Onbaşı Pars, Onbaşı Yamtar’a bakarak:
- Kara Ozan olacak, gene coştu, dedi. Yamtar karşılık verdi:
- Coştu. Bizi de coşturacak!
İki onbaşı ağır adımlarla yürüdüler. Karanlıkta birbirlerini tanımayan birçok
çeriler sese doğru gidiyorlardı. Bunların arasında onbaşılar, yüzbaşılar da
vardı. Hattâ bunların arasında binbaşılar, tümenbaşılar da vardı. Bunların
arasında Tarkanlar, buyruklar, tiginler de vardı. Hattâ Bağatur Şad da bunların
arasında idi. Sesi duyan kalkıyor, yürüyordu.
Kara Ozan yere bağdaş kurmuş, kopuzunu söyletiyordu. Çevresinde bir yığının
toplanmakta olduğunu sezmeyecek kadar dalmıştı. Karşısında çok genç bir çeri
oturmuş, Kara Ozan’a bakıyordu. Kara Ozan önce çaldı, sonra da coştu, söylemeğe
başladı. Söylüyor ve çalıyordu. Çevresinde çıt çıkmıyordu. Bu yüzlerce çerinin,
beğlerin yüreği sanki Kara Ozan’ın kopuzundaki tellerde titriyordu. Kara Ozan’ın
parlak sesi bir çığ gibi bozkıra ve gönüllere iniyordu. Kara Ozan deyiş
söylüyordu:
Çuluk Kağan öldü mü?
Türkler başsız kaldı mı?
Korkak Çinli güldü mü?
Parçalanır yürekler!
Kim bize kurdu tuzak?
Tanrı Türklerden uzak!
Kağandır yurda bezek,
Parçalanır yürekler!
Çuluk Kağan yiğitti,
Şimdi uçmağa gitti.
Bunu bize kim etti?
Parçalanır yürekler!
Yıldızımız sönmüştür,
Yağılar sevinmiştir,
Kağan ağulanmıştır,
Parçalanır yürekler! |
Ordu, Kara Ozan’ın deyişindeki ezgiyi kavramıştı. Dörtlüklerin sonunu hep birden
gür sesle söylüyorlar, ağlıyorlardı. Bu her biri kanlı savaş günleri görmüş,
ölümden birkaç yol yakayı sıyırmış savaş erleri, 15 yaşındaki çocuklardan 60
yaşındaki kocalara kadar bu binlerce kişi, titrek seslerle:
- Parçalanır yürekler!...
Diye inledikçe binlerce Bozkurt uluyormuş gibi bozkır inliyor, karşıki ormanın
içindeki Bozkurtlar bu soydaşlara kendi sesleriyle cevap veriyorlardı. Kara Ozan
söylüyordu:
Şimdi bunludur budun,
Kağan bizi tek kodun,
Bunu sen ettin Katun!
Parçalanır yürekler.
Katun, seni asmalı,
Öz yurdunu basmalı,
Yüz bin Çinli kesmeli,
Parçalanır yürekler.
Şimdi gönül sayrıdır,
Kağanından ayrıdır,
Çinli Katun eğridir,
Parçalanır yürekler.
Sayrıya em var deme,
Yaramız gelmez eme,
Kara Ozan inleme,
Parçalanır yürekler… |
Kara Ozan kopuz çalıp ezgisini okurken birdenbire karanlıkta bir ses haykırdı:
- Ozan kes! Gönülleri dağlıyorsun!...
Herkes sağa sola dönerek haykıranın kim olduğunu anlamak istedi. Karanlıkta bir
şey görünmüyordu ki… O zaman Kara Ozan, dört yanında çevrelenen yığının farkına
vardı. Ağır ağır kalktı. Yığının arasına karışarak kayboldu.
Tan atıyordu. Bozkır ağarırken gönüllerdeki karanlığı da alıyor gibi idi.
Bağatur Şad, bütün gece uyumamıştı. Çinli uşakları da uyumamak mecburiyetinde
kalmışlardı. Bu uşaklardan ikisi bir kıyıya çekilmişler, Çince konuşuyorlardı.
Birisi:
- Çuluk Kağan’nın ağulandığı iyi oldu. Yoksa Çin’i altüst edecekti… diyor Öteki:
- Şu İ-çing Katun’un heykelini yapıp tapıncaklara koymalı… diye karşılık
veriyordu.
Sonra yeni Kağan’ın kim olacağını münakaşaya başladılar. Biri dedi ki:
- Çuluk Kağan’ın oğulları iki tanedir: Yaşar Şad’la Şu Tigin. Şu Tigin, daha on
sekiz yaşında, çocuk sayılır. Yaşar Şadi yirmi iki yaşındadır ama benzi sarı,
arık, donuk bir kişidir. Tabii büyük oğul olduğu için o Kağan olacak. O Kağan
olunca da Çin’e gün doğacak. Çünkü o, savaşacak erlerden değildir.
Çinli uşaklar böyle gevezelik ederken biraz beride kendilerini dinliden birisi
olduğu sezmemişlerdi. Dinlemek için oraya uzanmış olduğu anlaşılan bu çerinin
alaca karanlıkta kim olduğu belli olmuyordu. Çinlileri dinlerken bir aralık
doğrulup kılıcına davranacak oldu. Sonra bundan vazgeçmiş olmalı ki yavaşça
oradan çekildi. Çinliler hâlâ konuşuyorlardı.
Bu sırada uzaktan iki atlı yavaşça yaklaştılar. İki yüz adım ilerde durdular.
Biri eliyle ötekine Çinlileri gösterdi. Karanlıkta iki yüz adım uzaktan bu iki
Çinli ancak birer yuvarlak gibi görünüyordu. İkinci atlı sadağından iki ok
çekti. İnanılmaz bir çabuklukla ikisini de atarak iki Çinliyi devirdi. Sonra iki
atlı uzaklaştılar. Bu işler o denli çabuk olmuştu ki, kimse görmemişti.
Ortalık ışıyınca ölü Çinlileri buldular. Bağatur Şad, at uşaklarından ikisinin
öldürüldüğünü görünce kaşlarını çattı. Toplan borusu çalmış, Bağatur Şad’ın tuğu
kalkmış, Şad ata binmişti. Çıkarttığı ulaklar iki at uşağını öldüreni gören olup
olmadığını haykırarak soruyorlardı. Birkaç dakikada 20,000 kişi Bağatur Şad’ın
iki at uşağının öldürüldüğünü öğrenmişti. Ulaklar bağırıp yerlerine dönünce
Işbara Alp atını dört nala sürerek Bağatur Şad’ın önüne geldi. Atından atlayıp
diz yere vurarak selamladı. Bağatur Şad sordu:
- Yüzbaşı Işbara Alp! İki at uşağını kim öldürdü biliyor musun?
- Biliyorum Şad.
- De bakalım kimdir?
- Ben!
Bağatur Şad’ın yüzü değişti.
- Bunu niçin yaptın?
Işbara Alp ağır, tok ve soğuk konuşuyordu:
- Çuluk Kağan öldü diye seviniyorlardı.
Bağatur Şad başını eğdi. Biraz düşündü. Sonra Işbara Alp’a sordu:
- Sevindiklerini nereden anladın? Sen Çin dili bilir misin?
- Çin dili bilmem. At uşağı Çalık bilir. Çin’de üç yıl tutsak kalıp öğrenmiştir.
Konuştuklarını bana o deyiverdi.
- Işbara Alp! Bunun sonu nedir bilir misin?
- Çuluk Kağan’a sövenleri yok ettiğim için binbaşı olmak. Senin adamlarını
öldürdüğüm için birkaç sopa yemektir.
Bağatur Şad’la Işbara Alp’ın konuşmasını dinlidenler bu ikisine öyle bir
dalmışlardı ki çok genç bir atlının yavaş yavaş yaklaşıp bu konuşmaları pek
yakından özenerek dinlediğini görmüyorlardı. Bağatur Şad gene söyledi.
Dedi ki:
- Işbara Alp! Yanılıyorsun. Çinli at uşaklarını bana sormadan öldürmek için sana
buyruk veren oldu mu?
Işbara Alp bu sorguya karşılık vermeden, yavaş yavaş oraya sokulup konuşmaları
dinliden genç atlı söze karıştı:
- Belki olmuştur Bağatur Şad!
Bağatur Şad, Işbara Alp, beğler ve çeriler başlarını çevirdiler. Bu sözleri
söyleyen, Çuluk Kağan’ın küçük oğlu Şu Tigin’di. Orada hemen bir canlanma oldu.
Beğler ve çeriler Tigin’i diz vurarak selamladılar. Bağatur Şad atından inerek
Tigin’e doğru yürüdü. O da bir sıçrayışta atından inerek Şad’a doğru ilerledi.
Bağatur Şad gülümseyerek:
- Hoş geldin yığanım! Dedi.
Herkes Işbara Alp’a Çinlileri öldürmek buyruğunu verenin Şu Tigin olduğunu
sanmıştı. Çuluk Kağan’ın ordusundan Bağatur Şad’a gelen Şu Tigin önce etrafına
bakındı. Işbara Alp’ı süzdü, beğlere baktı. Bir ara gözleri Bağatur Şad’ın Çinli
uşaklarına değdi. Bakışları sertti. Daha on sekiz yaşında olduğu halde iri yarı,
güçlü, yaman bir yiğitti. Sonra Bağatur Şad’a yöneldi..
- Şad, kutlu olsun. Kurultay seni seçti, Kağan oldun, dedi.
Bu söz ortaya yıldırım gibi düştü. Sevindiler mi, yerindiler mi, şaşırdılar mı
belli değildi. Bağatur Şad’ın yüzü birden ciddileşti. Yanındakilerden birkaçı
belli belirsiz gülümser gibi oldu. Şu Tigin ile Işbara Alp birbirlerin
gönüllerini gözlerinden okumak ister gibi göz göze gelmişler bakışıyorlardı.
Sonra Şu Tigin’in buyruğu ortalığı kımıldattı:
- Davullar çalsın, Bağatur Şad, Kağan olmuştur!
Bu sözler ağızdan ağza yenilenerek bütün orduya yayıldı. Birkaç dakikada yirmi
bin atlı Bağatur Şad’ın kağan seçildiğini öğrenmişlerdi.