KARA KAĞAN
On gün sonra Ötüken’de Bağatur Şad’ın kağanlığı kutlanıyordu. Bağatur Şad artık
Kara Kağan adını almıştı. Yüce otağı bezenmiş, süslü bir taht kurulmuştu.
Davullar çalınıyor, borular ötüyor, kımızlar sunuluyordu. Kara Kağan’ın derme
otağı o kadar büyüktü ki, içine yüzlerce kişi alabilirdi. Kağan tahtın üstünde
kutlu yön olan solda oturmuştu. Sağında bir katun oturuyordu. Tahtın biraz
aşağısında solda, sağda şadlar, tiginler, buyruklar, tarkanlar duruyordu. Daha
uzakta alplar, binbaşılar, yüzbaşılar, onbaşılar sıralanıyor, uşaklar durmadan
kımız taşıyordu.
Çuluk Kağan’ın büyük oğlu olan Yaşar Şad’a Kara Kağan tarafından Tulu Han adı
verilmişti. Şu Tigin’e de Kür Şad denilmişti. Bununla beraber Tulu Han’ın solgun
yüzünde sonsuz bir iç sıkıntısının izleri vardı. Çünkü eçisi (amcası) Kara
Kağan’ın yanında oturan Katun, babası Çuluk Kağan’ı ağulayan, kendi üvey anası
İ-çing Katun’du. Kara Kağan, kardeşini ağulayan bu kadını sorguya çekeceğine,
kimsenin anlayamadığı bir sebeple onunla evlenmişti.
Otağın oldukça uzağında, Onbaşı Yamtar kim bilir kaçıncı kımızı içerken yanına
Onbaşı Pars yaklaştı:
- Yamtar, bu işlere ne dersin? Dedi.
Yamtar cevap verdi:
- Bende sana onu soracaktım. Sen ne dersin?
- Kurultay, Yaşar Tigin’i arıktır (Sıska) diye Kağan seçmemiş. Beğler Yaşar
Tigin’in usunu da beğenmiyorlarmış.
- Bunu anladık ama Kara Kağan ne diye ağasını ağulayan katunla evlendi.
- Benim işittiğime göre Türk türesince ağa ölünce karısını ini alır diye.
- Türk türesince Kağan’ı ağulayan cezasız bırakılır mı?
Onbaşıların sözü burada kesildi. Çinli bir uşak kımız sunuyordu. Yamtar, Çinliye
yukarıdan aşağı bir baktıktan sonra:
- Ulan Çinli! Sakın şu sunduğun kımızda da ağu olmasın? dedi. Sonra kendisine
yılık yılık bakan Çinliye boşalttığı çamçağı geri verirken ilave etti. "Yirmi
çamçak içtim. Yirmi defa ölmem gerek. Bir yol ölmeğe benzemez!..
Çinli uşak çekilip gitti. Pars, Yamtar’ı dürterek yavaşça dedi:
- "Bak bak! İyi bak!. Çuluk Kağan’ın oğulları Katun’a nasıl sert bakıyorlar!" Yamtar başını otağa çevirdi.
- Kara Kağan usluluk etti. Çuluk Kağan’ın büyük oğlu Yaşar Tigin’i Tulu Han
yaptı. Onu da doğuda Tunguzlarla Tatarların üstüne Han gönderecek.
- Böylelikle onu başından mı savmak istiyor?
- Kim bilir.
- Ya küçük oğlu?
- O daha küçüktür. Hem Kağan onun da gönlünü aldı. Onu Kür Şad yaptı.
- Peki bizim Yüzbaşı neden bunlu?
- İyi bilmiyorum ama dün yeni bir kızı doğdu. Yüzbaşının şimdiye dek dört çocuğu
oldu, hepsi kız. Belki bundan bunludur.
Yamtar’ın bu sözleri üzerine Onbaşı Pars birden bire durgunlaştı, sustu.
Yeni Kağan’ın otağı önünde toplanan bu binlerce kişi bol bol kımız içip
esridikleri (şarhoş olmak) halde büyük bir sessizlik içinde idiler. Kağan’dan en
uzakta olanlar bile yavaş sesle konuşuyorlardı. Yalnız davulların, boruların,
zillerin sesleri Ötüken’i dolduruyordu. Gün kararıncaya değin eğlenti
yapılacaktı. Bugün güreşçiler güreşecek, bahadırlar dövüşecek, nişancılar ok
atacak, biniciler yarışacaktı.
Kağan’ın işareti üzerine davullar, borular durdu. Kağan solundaki beğlere
dönerek, Tunga Tigin’e şöyle dedi:
- Tunga Tigin! Bugün sen kılıç oyunu yapacaksın! Bakalım senden özge bahadırlar
var mı? Bu alpların içinde sana denk bir er çıkarsa onu yüceltirim. Hepsini
yenersen sana kendi elimle seçeceğim en iyi atlarımdan dokuzunu vereceğim.
Tunga Tigin, yere diz vurup "Buyruk Kağanındır" dedi. Kara Kağan, bu sefer
karşıya baktı. Gülümsedi. Haykırdı:
- Ötüken’in yenilmez yiğidi, Bozkurt ailesinin kolu bükülmez bahadırı, Gök
Türkler’in yüce beği Tunga Tigin’le boy ölçüşmek isteyen varsa beri gelsin!
Bir an ortalıkta çıt çıkmadı. Tunga Tigin’e kıyışamadıkları belli idi. Sonra
dört kişi çıkarak Kağan’a doğru yürüdüler. Otağa yaklaşınca diz yere vurup
kendilerini tanıttılar.
- Ben Çuluk Kağan’ın savaşta yoldaşı, bilgide eşi Apa Tarkan’ım!
- Ben kılıcı çakından keskin, savaşta yağıya baskın ağaç söken Kül Çur’um!
- Ben, kırk defa Çin’e akın etmiş, üç kardeşi savaşta, dört eçisi uğraşta,
ataları dövüşte, dedeleri kırışta ölmüş Binbaşı Makaraç Alp’ım!
- Ben yüzbaşı Işbara Alp’ım!
İ-çing Katun, Işbara alp’ın kendisini pek kısa tanıttığını görünce Kara Kağan’a
eğildi: "Bu Alp niçin kendini daha uzun tanıtmıyor?" diye sordu. Kağan Işbara
alp’a döndü:
- "Yüce Katun, senin de öteki erler gibi kendini uzun tanıtmanı istiyor" dedi.
Işbara Alp yere diz vurup kalktı. Sonra Katun’a dönerek kendini şöyle tanıttı:
- Ben, attığı ok şaşmayan, attan yere düşmeyen, Çin’e akın ettikte on tümen mal
taşıyan, Çuluk Kağan öldü diye sevinen iki Çinliyi iki okta deviren Yüzbaşı
Işbara Alp’ım!
Bu sözler yıldırım gibi indi. Kür Şad ve Tulu Han Katun’a baktılar. Katun
kızarmış, dudaklarını ısırıyor, kendisini tutmağa çalışıyordu. Kara Kağan’ın
yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Tunga Tigin’e döndü: "Bu erlerin hangisi ile
boy ölçüşmek istersin?" diye sordu. Tunga Tigin baş eğip diz vurdu. "Buyruk
senindir" dedi. Kara Kağan keskin bakışlarını dört erin üzerinde gezdirdi.
Ortalık soluk almıyordu. Ağır ağır şöyle söyledi:
- Tunga Tigin Işbara Alp’la vuruşacaksın!..
Aynı zamanda uzakta Onbaşı Pars, Onbaşı Yamtar’ın omzuna el atıp:
- Korkarım bizim yüzbaşıya bir iş olmasın, dedi.

Tunga Tigin, ilerleyip Işbara Alp’ın karşısına durdu. Üstünde yeni güzel bir
zırh göğüslük vardı. Tulgasında gümüşten bir ay parlıyordu. Işbara Alp’tan daha
uzun, daha iri idi. Çekik yeşil gözleri tatlı sert bakıyordu. Kağan "Hazır
mısınız?" diye sordu. Sonra üç defa el çırptı. Birbirinden on adım uzakta
bulunan iki yiğit yıldırım gibi kılıç çekerek birbirine saldırdılar. Bütün
gözler onlara çevrilmişti. Arkalarda kalanlar atlara binip bakınıyorlardı. İki
bahadır büyük bir ustalıkla kılıç kullanıyorlardı. İndirilen kılıçları ya kendi
kılıçları ile çeliyorlar ya kalkanla durduruyorlardı.
Ortalıkta kılıç şakırtısından başka bir şey işitilmiyordu. Katun buşkulanmıştı
(heyecanlanmak). Işbara Alp’ın yenilmesini hatta ölmesini istiyordu. Tulu Han’la
Kür Şad akrabaları olan Tunga Tigin’in kazanmasını istemekle beraber Işbara
Alp’ın yenilmesine de bir türlü razı olamıyorlardı. Işbara Alp’ın buyruğundaki
onbaşılar göz kırpmadan bu çarpışmaya bakıyorlar, Kağan ise donukluğunu muhafaza
ediyordu. Ortada sava hızlanıyor, sertleşiyor, çevik adımlarla sıçrayan iki
bahadır Kağan’ın önündeki alanda geri giderek dövüşüyorlardı.
Bir aralık ikisi de birbirine sağlarını dönerek sol elleriyle tuttukları
kalkanları geri aldılar ve korkunç fakat o kadar da güzel ve tatlı bir kılıç
oyununa koyuldular ki ikisi de bir adım ilerleyip gerilemeden havada kılıç
çarpıştırıyordu. Onlar bu yaman inişleri birbirlerinin tulgalarına doğru
yapıyorlar, fakat öteki bunu hemen çeldiği için iki yiğit havada kılıç
döndürüyormuş gibi oluyordu. Kür Şad, göz kesilmiş, bu oyuna bakıyordu. Bu
döğüşe doğrusu doyum olmazdı. Kara Kağan dövüşecek iki yiğidi iyi seçmişti.
Birden ikisi de birer adım atarak birbirlerine yaklaştılar. Kılıçları birbirine
takılı kalmıştı. Göz göze geldiler. Tunga Tigin:
- "Işbara Alp! Seninle dövüştüğüm için övünürüm" dedi. "Sağ ol Tigin" diye
karşılık verdi. Sonra ikisi de birer adım geriye fırlayarak kalkanlarını öne
aldılar. Dövüş yine eski hızı ile sürdü. Daha hiç birisinde yorgunluk
gözükmüyordu, İ-çing Katun sinirlenmeğe başlamıştı. Kağan’a eğilere:
- "Artık yetişmez mi?" diye sordu, Kağan başını çevirmeden cevap verdi:
- "Böyle güzel vuruşan erleri bu kadar çabuk ayırmak yazık değil mi? İyi bak!
Böyle yahşı dövüşü ömründe bir daha göremezsin. Çin’de böyle şeyler yoktur!" Katun sustu.
Başını yine çevirdi. Tam bu sırada Tunga Tigin’in dayanılmaz bir saldırış
yaptığı, Işbara Alp’a ardu ardınca üç kılıç savurduğu, Işbara Alp’ın bu
kılıçları kalkanıyla karşıladığı fakat kalkanın bu yaman vuruşlara dayanamayarak
ikiye ayrılıp yere düştüğü görüldü. Bir anda Katun’un gözleri parladı. Işbara
Alp’ın onbaşıları dudaklarını ısırdılar. Kür Şad’ın gözleri merakla açıldı.
Kağan gülümsedi. Işbara Alp hemen karşısındakine sağını dönerek kılıcı siper
aldı. Herkes Tunga tigin’in yeni ve son bir saldırışını beklerken onunda
kalkanını yere fırlattığını ve "Davran Işbara Alp!" diye bağırdığını gördüler. O
demin ki, herkesi bayıltan kılıç oyunu yine başlamıştı. İki yiğit yaman
dürtüşler de yapmağa başlamışlardı. Bu sefer artık kılıçlar ara sıra hedefi
buluyor fakat tulgalar ve zırhlar buna dayanıyordu. Şimdi Işbara Alp gerilemeğe
başlamıştı. Tunga Tigin durmadan saldırıyor, Işbara Alp boyuna korunuyordu. Biri
ilerliyor, öbürü geriliyordu. Işbara Alp biraz yorulmuş gibiydi. Çekilen çekile
sonunda seyircilerin önüne kadar geldi. Bir adım daha gerilerse yenileceğini
anladı. Tunga Tigin’in son saldırışını çeldikten sonra yaman bir saldırış yaptı.
Tunga Tigin bundan ancak bir adım geri fırlamakla korunabilmişti. Yüzbaşının
ikinci saldırışı daha yaman oldu. Kılıcı dayanılmaz bir inişle Tunga Tigin’in
tulgasını bulmuş, tulga bağları koparak yere düşmüştü. Tunga Tigin’in burnundan
kan geliyordu. Bunu görünce Katun’un gözleri bulandı. İşte Işbara Alp oyunu
kazanıyordu. Bir kılıç vuruşu daha başı açık kalmış olan Tunga Tigin’i
öldürebilirdi. Fakat Katun yanıldı. Işbara Alp bir adım geri çekildi. Bir
hamlede tulgasını başından çıkarıp yere attı ve "Davran Tunga Tigin!" diye
saldırdı. Savaş sanki yeni başlamıştı. Uzun saçları uçuşuyor, yüzlerinde,
alınlarında ince çizgiler beliriyor, bu çizgilerden kan sızıyordu.
Kağan’ın Çinli uşaklarından dört tanesi otağın arkasında idiler. Otağın önünde
olan kılıç oyununu göremiyorlar, görmek için bir yol arıyorlardı. Bu dört
uşaktan biri tutsak bir Çin subayı idi. O hepsinden çok görmeğe istekli
bulunuyor, sağa sola gidip geliyordu. Çinlilerden biri arkadaşlarına dedi ki:
- Otağın şuradan eteğini kaldırıp baksak nasıl olur? Önümüz hep düzgün olduğu,
dövüşenler yerde savaştığı için görebiliriz.
Bu teklif kabul olundu. Dört Çinli birden yere uzandılar. Bir iki uğraşmadan
sonra otağın eteklerinden bir yeri kaldırmışlar, bir iki yüz adım ilerdeki
dövüşü görüyorlardı. Eski Çin subayı dövüşenleri tenkit ediyor, yanındakilere
öte beri öğretiyordu:
- Boşuna gelmişiz. İkisi de acemi. Hiçbir şey bilmiyorlar. Bu kadar dangalaklık
olur mu? Karşısındakinin tulgası düşünce kendi tulgasını da başından çıkarıp
attı. Türkler buna yiğitlik derler ama bu düpedüz hımbıllıktır. O kılıç bende
olsaydı gösterirdim.
Savaş öyle uzamış, o denli kızışmıştı ki bütün seyircilerin yürekleri davul gibi
vurmağa başlamıştı. Savaşı göremeyenler bin türlü yol arıyorlardı. Birkaç kişi
bir kağnı getirip üzerine at çıkarmışlar, kendileri de atın üzerine binmişlerdi.
Birkaç kişi bir devenin üstüne çıkmışlar, savaşa bakıyorlardı. At uşağı Çalık
ise öteye beriye gidiyor, bir delik bulup kılıç oyununu göremiyordu. Fakat, o
bıkıp bezmeden, usanıp yorulmadan koşuyor, gidiyor, geliyor yer arıyordu. Yer
ararken otağın arkasına değin sokulduğunu sezmemişti. Oraya varıp da dört
kişinin yere yatarak bir yere baktıklarını görünce bunların savaşı
seyrettiklerini anladı. Yürüdü. Yatıp bakanların Çinli olduğunu anlamadan o da
yattı.
Yaşasın! Otağın kapısı boydan boya açık olduğu için buradan dövüş görünüyordu.
Biraz uzakta idiler amma olanları görüyorlardı ya... Çinliler o kadar
dalmışlardı ki yanlarına birisi mi geldi, yoksa içlerinden biri yer mi
değiştirdi, anlayamadılar. Dövüş uzayıp gidiyordu. Işbara Alp’ın alnında, Tunga
Tigin’in şakağında birer büyücek yara vardı. Öteki ince yaralardan artık hiç
birinin beti benzi gözükmüyordu.
Çinlilerden biri eski subaya sordu: "Bu herifler kudurdular mı? Hala
dövüşüyorlar!" Çince söylenen bu sözleri işitince Çalığın yüzü bir değişiş
değişti ki. Fakat seyrettiği dövüşen tadı onu karşı koymaktan alı koydu. Eski
Çin subayı cevap verdi:
- Bu Türkler ussuz kişilerdir. Yaban domuzu gibi dövüşürler amma ustalık yoktur.
Ben olsaydım şimdiye dek şu Işbara Alp adındaki şu dangalağı yere sererdim!
Çalık, yılan sokmuş gibi yerden fırladı. Eski Çin subayının beline bir tekme
indirerek haykırdı:
- Ulan itoğlu it1 ne dedin, bir daha söyle!
Dört Çinli birden ayağa kalktılar. Çince konuştuklarını anlıdan bu Türk’ün
nereden çıktığını anlayamamışlar, şaşırmışlardı. Çinli, işin sarpa sardığını
görünce kurnazlık yapmak istedi:
- Bana bak! Senin bayağı bir çeri olduğun anlaşılıyor. Biz Kara Kağan’ın at
uşaklarıyız. Haydi var çekil buradan! Dedi.
- Kara Kağan’ın at uşağı değil, eniştesi olsan gene Çinlisin. Sen Gök Türkler’e
nice söver, yüce Işbara Alp için kötü söz söylersin?
Çinli şaşırmıştı. Bununla beraber dört kişi oldukları için pek korkmuyordu.
Yalnız gözü Çalığın kılıcına ilişince içi bulandı:
- Kabadayı! Kılıcım var diye güveniyorsun. Benim de kılıcım olsaydı sana bu
sözleri söyletmezdim.
Çalık bir davranışta kılıcını kılıç kayışıyla çıkarıp yere attı.:
- Haydi bakalım, bende kılıçsızım, ama kancıklık yok. Ercesine iş pişireceğiz,
dedi ve Çinliler saldırdı.
Otağın önünde binlerce gözün gördüğü bir dövüş olurken otağın ardında da
Tanrı’dan başka kimsenin görmediği başka bir dövüş başladı. Beş kişi alt alta ,
üst üste boğuşup dövüşüyorlardı. Çinliler dövüşmek isteğinde değildiler. Fakat
işte bu azgın çeri onları zorla dövüşe sürüklemiş, artık ok yaydan çıkmıştı.
Çalık, karşısında yalnız eski Çin subayı varmış gibi durmadan onu pataklıyor,
öteki üçü de Çalığı yumrukluyordu.
Tunga Tigin’le Işbara Alp artık yorulmuşlardı. Fakat hiç biri yüz döndürmüyordu.
İ-çing Katun artık yerinde duramaz olmuştu. Dövüşçülerden çok başkalarına
bakıyordu. Bir aralık nedense başını arkaya çevirerek otağın içine göz gezdirdi.
Gözleri şaşkınlıkla açıldı. İkide bir gözlerini İ-çing Katun’a Tulu Han onun bu
şaşkınlığını görünce o da otağın arkasına baktı. Burada bir şeyler oluyordu.
Otağın eteği bir yerinden kaldırılmış, onun üstü ara sıra sallanıyordu.
Yakışıksız bir iş oluyor, bunu da İ-çing Katun yaptırıyor diye düşündü. Kür
Şad’a eğilerek:
- Otağın ardında yakışıksız bir iş oluyor. Kimseye belli etmeden git, anla dedi.
Kür Şad biraz daha durduktan sonra çıktı. Kendisine yol veren seyircilerin
arasından geçerek otağın ardına geldi. Burada yakışıksız bir iş değil, yakışıklı
bir iş oluyordu: Ağzı burnu kan içinde bir Çinli yuvarlanmış, toparlanmağa
uğraşıyor, üç Çinli at uşağı da bir çeriyle dövüşüyorlardı. Kür Şad bu dövüşü
ötekinden daha seyre değer buldu. Yaklaşırsa dövüşü bırakırlar diye de
yaklaşmadı. Çünkü dövüşün sonu da yaklaşıyordu. Çinliler güzel birer kötek
yiyorlardı. Bir aralık yere yuvarlanan Çinlilerden birinin gözleri Çalığın
kılıcına takıldı. Yılan gibi sürünerek kılıcı aldı. Kınından çıkararak
kendileriyle dövüşen Türk çerisinin başına vurmak için kaldırıp yürüdü. Kür Şad
bunların hepsini görüyordu. İşe kancıklık karıştığını görünce karışmak çağının
geldiğini anladı. Yayına bir ok sürüp gezledi. Çinli kılıcı indirirken oku
fırlattı. Ok Çinlinin eline saplanmış, Çinli yaygarayı basmıştı. Bu ok ve
Çinlinin bağırması döğüşü durdurdu. Çalık Kür Şad’ı görünce selamladı. Çinliler
de onu Türk göreneğince diz yere vurarak selamlamak istediler. Fakat o kadar
yorulmuşlardı ve öyle beceriksizdiler ki yere düşer gibi gülünç hareketler
yaptılar. Asıl dayağı yiyen Çinli yani eski subay, Kür Şad’a dert yanacak oldu.
Kür Şad sözünü kesti.
- Siz erce dövüşmeyi bilmiyorsunuz. Erce dövüş teke tek olur. Haydi diyelim
dördünüz bir adama bedel olduğunuz için hep birden geldiniz. Peki kılıçsız bir
ere neden kılıç çekiyorsunuz? Görülüyor ki, bu er sizinle savaşmak için kılıcını
çıkarmış. Onun çıkardığı kılıcı ona çekerek kancıklık etmek ne gerek?
Sonra Çalığa dönerek sordu:
- Sen kimsin?
Çalık cevap verdi:
- Bana Çalık derler. Yüzbaşı Işbara Alp’ın at uşağıyım.
Kür Şad, Işbara Alp adını işitince geri döndü. Seyrini yarıda bıraktığı dövüşü
görmeğe gitti. Çinliler hemen uzaklaşmağa baktılar. Çünkü Çalık kılıcını takmış,
dövüşe yeniden hazır bir durum almıştı. Fakat Çalık artık onlara bakmıyor, Kür
Şad’ın ardına koyularak dövüşleri seyredecek yer aramağa gidiyordu. Kür Şad eski
yerine gelince Tulu Han’a kısaca olanı biteni anlattı. Sonra Kara Kağan’ın
önünde diz yere vurarak şöyle dedi:
- Kağan! Bu iki er denktir. Buyruk ver ayrılsınlar. Yoksa öteki oyunları
yapamayacağız.
Kağan gözlerini dövüşçülere dikerek cevap verdi:
- Doğru söylüyorsun Kür Şad, onları ayır!
Kür Şad kılıcını çekerek ikisinin arasına girdi.Kılıcıyla kılıçlarını ayırarak:
- Kağan buyurdu. "Savaş bitmiştir. Denksiniz". Dedi.
İki er Kağan’ ı selamladılar. Kağan Işbara Alp’ a baktı:
- Işbara Alp! Gök Türkler’in yenilmez bahadırı Tunga Tigin’le denk kaldın. Seni
Binbaşı yapıyorum. Dedi. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Bu sözler üzerine Işbara
Alp’ın onbaşıları gülümsediler.
Kür Şad sevinçliydi. Çünkü Işbara Alp uzaktan akrabaları idi. Şimdi güreşler
başlıyordu. Gür sesli ulak bağırdı:
- Güreşecek sayılı erler kimler gelsinler!
Sekiz yerden sekiz er birden çıkarak otağa doğru yürüdüler. Kağanı selamlayıp
kendilerini tanıttılar.
- Ben Ötüken’in buğrası, katı demir bilekli, kara aslan yürekli, sırtına yer
değmeyen, kimseye baş eğmeyen İnal Tarkan’ım!
- Ben barış olsa erdemli, yoksul görse yardımlı, vursa buğa deviren, göğe ağaç
savuran Tinesi Oğlu’yum!
- Ben taşı sıksa tuz eden, az iş edip öz eden, güçlü erler arısı, Kara Kağan’ın
çerisi, yüce Karluk beğiyim. Adıma Ay Doğmuş derler!
- Ben, Kırgızların arslanı, Gökmen Eli kaplanı, tipi olsa at süren, yer deprense
dik duran, kılıç vursa taş yaran Alp Bamsı’yım!
- Ben, Dokuz Oğuz güçlüsü, yetmiş yağı öçlüsü, yedi kızın dileği, Selenge’nin
ulağı, kara yelle yarışan, boz ayıyla vuruşan, dokuz alpla güreşen Bilge
Tudun’um!
- Ben, Işbara Alp yoldaşı, on dört erin kardeşi, tok kayaya yaslanan çılgın suda
ıslanan, yirmi eri taşıyan Onbaşı Yamtar’ım!
- Ben, Basmıl Eli Doğan’ı, yüce erler yamanı, fiske vursa kan döken, haykırdıkta
dağ çöken, kayaların kayası, yenilmez güç eyesi (sahibi) Saçlı Beğ’im!
İ-çing Katun, Yamtar’ın sözlerini duysaydı gene kızacaktı. Fakat bunu işitmemiş
Bilge tudun’a bakıyordu. Yedi kızın dileği olan Dokuz Oğuz Beği İ-çing Katun’un
şimdiye dek gördüğü erlerin en yakışıklısı idi.
Bu sırada gerilerde bir kaynaşıp kıpırdanma oldu. Kara Kağan’ın beğlerinden
birisi öne geçerek Kağan’ın karşısına geldi. Eğilerek bir şeyler söyledi. Kağan,
Katun’a dönerek onunla biraz konuştu. İ-çing Katun’un yüzü gülüyordu. Kağan
karşısındaki beğe buyruk verdi. Beğ çabucak geri dönerek halkı yardı, geldiği
yere gitti. Pek az sonra arkasında birkaç Çinli olduğu halde aynı yoldan geri
döndü. Bunlardan biri ötekilerin önünde yürüyor ve kılığından bir Çin beği
olduğu anlaşılıyordu. Çin beği Kağan’ın karşısına gelince diz çöküp onu
selamladı. Sonra Katun’u selamladı. Katun, yerinden kalkarak elinden tutup onu
kaldırdı. Yanına oturttu. Kara Kağan ise hiç kıpırdamamış, yüzünde bir çizgi
bile değişmemişti. Biraz sonra ulaklar, Kara Kağan’ın yüce konuğu, İ-çing
Katun’un kardeşi Şen-king geldiği için güreşlerin yarına kaldığını bildiriyordu.
Geceleyin, birbirinden ayrılmaz iki can yoldaşı, Onbaşı Pars’la Onbaşı Yamtar
oturmuş konuşuyorlardı. Söz o günkü güreşlere gelince Yamtar şöyle dedi:
- Çin beği geldi diye güreşler yarına bırakıldı. Çin beği demi güreşecek?
Dinlensin diye mi böyle yapıldı? O güreşirse ben onunla tutuşmak isterim.
- Çin beğleri güreşmez. Katun kardeşiyle konuşup, Kağan’a dilmaçlık(tercümanlık)
etsin diye güreşler bırakıldı. Çünkü Çin beği Şen-king Çin’den kaçıp da
gelmiştir. Kağan Çin işlerini ondan öğrenmek ister. Amma Tanrı vere de onlar
Kağan’ı kötü yola sürükleyemeseler.
- Çin beğinin yanında üç kişi daha vardı. Onlar at uşağı mı?
- Onlar Çin beğinin yoldaşları olan Çin subaylarıdır. Çinliler yılana benzer ama
şu Çin beği’nin yüzü hiç hoşuma gitmedi.
- Öyleyse herifin yüzüne iyi bak. İştahın eksilir de az yersin. Koyunumuz,
davarımız azalırken en doğru yol az yemektir. Benim yirmi tane koyunum kaldı.
Kısraklarımın ikisini kurt parçaladı. Bir ineğim vardı, yardan yuvarlandı.
Yakında akın olmazsa işimiz bitiktir!...