Ertesi gün öğleden sonra ok atıcılığı yapılıyordu. Öğleden önce güreşler bitmiş,
İnal Tarkan ile Dokuz Oğuz beği Bilge Tudun öteki güreşçilerin hepsini yenerek
birbiriyle tutuşmuşlar, yenişemeyip denk kalmışlardı. Onbaşı Yamtar ise ilk
güreşte Kırgız pehlivanı Alp Bamsı’yı yenmiş, ikinci güreşte Bilge Tudun’a
yenilmişti. Bilge Tudun pek yavuz pehlivandı amma Onbaşı Yamtar’ın ona çabucak
yenilivermesi Onbaşı Pars’ın canını sıkmıştı. Güreşten sonra Yamtar’a sordu:
- Sen onu yenemesen bile bu kadar tez yenilmezdin. Sana ne oldu? Bir yerin mi
ağrıyor? Sayrı mısın?
- Sayrı değilim. Ağrıyan yerim de yok. Senin anlayacağın doymuyorum. Kişi
savaşa, güreşe, çıkmadan önce üç günlük azığını birden yemezse onun kolunda güç
mü kalır? Gün doğarken yalnız bir çamçak kımız içtim. Boş kursakla yapılan güreş
bu kadar olur. Sonra Dokuz Oğuz beği, bizim Ötüken buğrası (Erkek deve) İnal
Tarkan'ı da yenmesin diye korkmuştum.
Bu sırada davullar çalınıp borular ötmeğe başladı. Nişancılık başlıyordu. Herkes
yerini almak için yürürken gür sesli bir ulak şöyle bağırıyordu:
- Ötüken’in erleri ok atacaklar. Gök Türk Kağan’ına bakan bunca budunların
sayılı erleri ok atacaklar. Gök Türk erleri Tölis, Tarduş çerileri, Dokuz Oğuz
yiğitleri, Karluk bahadırları, Kırgızlar, Bayırkular, Kurıkanlar, Basmıllar,
Kıtaylar, Tabatılar, Otuz Tatarlar, bütün Tiginler, Şadlar, Yabgular, İlteberler,
beğler, buyruklar, tarkanlar, çeriler ok atacaklar! Kara Kağan’ın yüce konuğu
Çin beği Şen-king de ok atacak! Herkes yerine gelsin!...
Aradan çok kısa bir zaman geçti. Koca alan binlerce çeriler ve bahadırlarla
dolmuştu. Ortalıkta bir uğultu vardı. Kağan’ın otağı gene her zamanki gibi bu
uğultudan uzak duruyor, çevresinde hiçbir şey işitilmiyordu. Çerilerin
toplanması bitince Kara Kağan, sağında Katun ve solunda konuk Çin beği Şen-king
olduğu halde göründü. O anda da her yer sustu, herkes diz yere vurdu. Biraz
sonra da beğler, Kağan’ın soluna ve sağına dizildiler. Yerler alındıktan sonra
ulağın gür sesi ortalığı kapladı:
- Ulu Kağan, Ötüken’in erlerini deneşmeğe çağırıyor! Kolunun gücüne, gözünün
keskinliğine güvenen, er meydanına!
Bu gün ortadaki genişlik her günkünden daha büyüktü. Çeriler halkayı biraz daha
geniş tutmuşlardı. Kağan’ın oturduğu yerin sol açığında gez tahtası yükseliyor,
üstünde karaya boyanmış yuvarlaklar çok iyi seçiliyordu. Bu yuvarlakların sayısı
dörttü. İlk atıcılık bu dört yuvarlağı da yukarıdan aşağı sıra ile vurmakla
bağlıyacak, beceremeyenler alandan çekileceklerdi. Kağan’ın sağ açığında
atıcılar buyruğun hemen ardınca toplanmışlardı. Yalnız Kağan’ın sol açığında,
uzakta olan seyirciler okların gez tahtasına nasıl düştüğünü göremeyeceklerdi.
Ulak onlara bağıracaktı ama bu, gözle görmek kadar tatlı olmayacaktı.
Türk türesince konuk kutlu olduğu için Kağan bu deneçlere girmeği dilemiş olan
Şen-king'in ilk oku atmasını buyur etti. Çinli beğ yerinden kalktı. Kendisine
yol açan bahadırların arasından yürüyerek meydana çıktı. Salınışında bir
yelteniş, koluna ve nişancılığına güvenen bir hal vardı. Yerine varınca durdu.
Bir çerinin uzattığı yayla oku aldı. Okunu yerleştirip yayı gererek gezledi.
Ortalıkta çıt yoktu. Vızlayarak kayan okun sesini ez uzaklarda kalmış olanlar
bile işitiyordu. Birinci ok tahtaya vardı. Fakat üstteki yuvarlağı bulmadı. Onun
biraz açığına saplandı, kaldı. Ulak, okun yuvarlaktan dört parmak açığa
saplandığını haykırırken sanki ortalık biraz daha sessizleşti. Gözler ikinci
okun yola çıkmasını kolladı. Şen-king aldırış etmiyordu. Bu hal ona pek tabii
görünmüştü. İkinci olarak çerinin uzattığı oku aldı. Yayına yerleştirip
fırlattı. Ok gene tahtaya fakat ikinci yuvarlağa değil, üçüncüye saplandı.
Ortalıkta gene çıt yoktu. Yalnız Çin beği biraz sararmıştı. Üçüncü ok birinci
yuvarlağın bir karış yukarısına değdi. O ana değin, kıpırdamayan, soluk almayan
erlerin arasında gene ses çıkarmadan onları gözleyen Kür Şad yerinden fırladı.
Kağan’ın önüne dinelerek sordu:
- Çinli konuk bizimle niçin eğleniyor?
Katun’un önünde sorulan bu soruya Kağan’ın yerinde bir cevap vermesi
gerekiyordu. Fakat o, daha ağzını açmadan çeriler arasında bir kahkahadır koptu.
Hele arka taraflarda erler dalgalanıyor ve uğultu artıyordu. Kür Şad hızla
döndü. Fakat hali görünce onun da dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme
yayıldı. Kağan’a baktı. O da galiba yavaşça gülümsüyordu.
Çerilerin böyle taşmasına sebep Onbaşı Sançar olmuştu. Genç onbaşının güldüğü
hemen hemen yılda bir kere o da hiç umulmadık haller karşısında görülürdü.
Onbaşının heybetli yüzü daima asık, düşünceli duru, erlerinden ve pusatlarından
başka şeyler onu ilgilendirmezdi. Bugün de gene asık yüzle alana yaklaştı.
Geride kalmış olduğu için atından inmeyerek bekledi. Şen-king’in çıkışını ve
yayını germesini yüreği titreyerek seyretti. Acaba bu yabancı kişi ne denli usta
nişancı idi? Onbaşı Sançar bunu öğrenmeği pek istiyordu. Birinci okun amacını
bulamaması Onbaşının durumunu hiç değiştirmedi. Yalnız göğsünün içindeki
kuşkunun azaldığını gösteren geniş bir soluk aldı. İkinci, üçüncü okların
uçuşunu gözledi. Fakat Kür Şad bu acemiliği alay sanıp da Kağan’a sorarken
atından dördüncü ok, gidip de gez tahtasının dışından geçerek bir Türk çerisinin
börkünü havaya uçurunca Onbaşı artık kendini salıverdi. Kahkahalarla bayılacak,
katılacak gibi gülüyor, atının üzerinden sola doğru eğiliyordu. Çevresindekiler
ve uzaktakiler bir an şaşırmış gözlerle baktılar. Fakat az sonra Onbaşı
Sançar’ın kahkahasını alt eden birçok kahkahalar daha yükseldi. Koca alanı derin
bir uğultu kapladı. Şen-king geri döndü. Bu sefer saygı ile değil, fakat
gülmeden katılmamak için ellerini böğürlerine basarak son derece eğilen erlerin
arasından geçerek yerine vardı. Oturdu. Katun, uzun zamandır Türkler arasında
yaşadığı için onların nasıl ok atıcılar olduğunu biliyordu. Fakat gene
kardeşinin bu işi başaramamasına içerlemiş, dudaklarını ısırıyordu. Kargaşalık
uzun sürmedi. Davulun bir iki gümleyişinden sonra yükselen ulağın sesi atışlara
devam edileceğini bildirdi. Ortadaki erlerin sayısı kırk kadar vardı. Ve kırk
erin attığı 160 ok Şen-king’in şaşkınlıktan açılan gözleri önünde hiç şaşmadan
gitti, amacı buldu. Bu deneç elli adımdan yapılmıştı. Alandan çekilen sadece Çin
beği olmuştu. Erler bu sefer yüzer adımdam gerileyerek aynı denemeyi yapmağa
çağrıldılar. Atışlar sessizlikle yapıldı. İsabetler gene fazlaydı. Fakat bir
kere bile amacı tutturamayan dışarıda kalmağa mecbur olduğundan bu denemeden
arta kalanların sayısı ancak 22 idi. Bundan sonra sınama daha sıkı yapılmak
gerekti: iki er karşılıklı geçerek uzunca bir sopayı birer ucundan tuttular. Bu
sopanın ortasından bir ip sarkıtılmış. İpin ucuna bir yumurta bağlanmıştı.
Sopayı tutan iki er onu biraz kıpırdatıyorlardı, böylece de yumurta
sallanıyordu. Denemeye girenler elli adımdan bu yumurtayı vurmak zorunda idiler.
Yumurta vuruldukça yenisi bağlanıyordu. Şimdi Şen-king adeta yerinde duramaz
olmuştu. Yanında getirdiği, bu oyunları seyretmeleri için kendilerine ön
sıralarda yer verilmiş olan Çin subaylarının yüzüne haklı olarak bakamıyor, çok
sinirli görünüyordu. Katun da aynı durumda idi. Hem onun, kardeşinin
yenilmesinden başka bir kederi daha vardı. İşte Işbara Alp, her fırsatta
kendisine saygısızlık gösteren Tunga Tigin’le baş başa çarpışarak erliğinin
herkese bir daha tanıtan ve bu yüzden binbaşı olan genç kahraman şimdi atışlarda
da büyük bir fütursuzluk göstererek yayını geriyor, okunu fırlatıyordu. Fakat bu
ok hiç şaşmadan istenilen yere gidiyor, saplandığı tahtayla birlikte her
defasında Katun’un yüreğini de deliyordu. Şen-king bir çocuk acemiliği
gösterdiği zaman Işbara Alp herkes gibi gülmemiş, hatta Kağan ve Kür Şad gibi
dudaklarında bir gülümseme bile belirmemişti. Yalnız gözlerinin ucuyla Katun’a
bir bakmış sonra ululukla başını çevirmişti. Bu Katun’u kızdırmış, köpürtmüştü.
Ama bir yolunu beklemek gerekti. Şimdi gözleriyle atıcıları kovalıyor, Işbara
Alp sadağından ne zaman bir ok çekse onun şaşması için Tanrı’ya yalvarıyordu.
Faka işte meydanda yalnız iki kişi kalmıştı: sallanmakta ve uzaklaşmakta olan
yumurtaları aynı soğukkanlılık ve öğünmemezlikle vuran Kür Şad ve Işbara Alp...
Erlerin ikisi de aynı ustalıkta olduğu için başka bir deneme yapıldı. Bu defa
havaya atılan yumurtaları inmeğe başlamadan önce vuracaklardı. Oklar vınladı.
Yumurtalar beraberce delindi. İki yiğit de sanki bundan kıvanç duyuyorlardı.
Birbirlerinin kazanmasını aynı yürekten istek ve hoş görüyorlardı. En sonunda
kenarları birer arşın kadar görünen iki büyük tahta getirildi. Kür Şad ve Işbara
Alp ellişer okla bu tahtalara "TÜRK" sözünü yazacaklardı. Yazıyı kim daha önce
bitirirse birinci olarak o kutlanacaktı. Kimsede ses yoktu. Çeriler artık
soluklarını bile tutmuş gibiydiler. Davulun gümleyen sesiyle birlikte yarış
başladı. İki yiğidin sadaklarından okları çekmeleri yaya yerleştirmeleri ve
amacı gezleyip oku bırakmaları o kadar çabuklukla oluyordu ki, onların bu
hareketlerini birer birer takip etmek adeta mümkün değildi. Saniyeler geçiyor,
her iki tahtada kelime şekillenmeğe başlıyor, fakat kimin kazanacağı bir türlü
anlaşılmıyordu. Şen-king artık oturmuyordu. Ayağa kalkmış, yumrukları sıkılı,
soluğu kesik, öylece bakıyordu. Çalık bulunduğu yerden zeki gözlerinin keskin
bakışlarını bir Işbara Alp’a, bir Kür Şad’a bir de Şen-king’e götürüyor, en
heyecanlı anlarda bile onun bu halini görünce gülmekten kendisini alamıyordu.
Birden ortalığı keskin haykırışlar kapladı. İki üç gündür süren şenliklerde her
kazananı aynı sessizlikle karşılayan ve yalnız içlerinde kutlayan çeriler, çok
kısa bir farkla üstün gelen Kür Şad’ı çılgınca alkışlıyor, "Yaşa!" diye
haykırıyorlardı. Onun Işbara Alp’a karşı da olsa üstün gelmesi, Çuluk Kağan’ın
öcünü alacak bir yiğidin aralarında yaşadığını gösteriyor ve yüreklerinden gelen
bu taşkın sevinci saklayamamalarına sebep oluyordu. Kür Şad’a elini uzatan
Işbara Alp’ın gözlerinde de bir zafer parıltısı vardı. O da sanki kendi kazanmış
gibi sevinçli idi. Ötüken’in bu kendisinden üst gelen keskin nişancısını yanık
yüzünde ışıldıysan sert bakışlarını yumuşatan bir sevinç içinde kutluyor,
Kağan’ın buyruğuyla bir çerinin koşup getirdiği kımız çamçağını ona kendi eliyle
sunuyordu
Gün kararıyordu. Bütün yarışlar, koşular, oyunlar bitmişti. Şimdi söz
ozanlarındı. Kara Ozan’la Çuçu karşılıklı kopuz çalıp deyiş söyleyeceklerdi.
Kağan’ın otağını çevreleyen halka daralmıştı. Önce Kara Ozan geldi. Kağan’ı
selamlayıp bağdaş kurdu. Arkasından Çuçu geldi O da Kağan’ı selamlayıp Kara
Ozan’ın karşısına oturdu. Sonra ağır ağır, yavaş yavaş kopuzlar inlemeğe
başladı. Bütün Türk budunu saygılı bir sessizlik içinde dinliyorlardı. İlk
deyişi Kara Ozan söylüyordu:
Ötüken’in erleri
Bilir benim gücümü.
Kopuzumun mızrabı
Aratmaz kılıcımı.
Kara Ozan! Seninle
Aşık atan Çuçu mu? |
Çuçu bu meydan okuyuşa hiç irkilmeden hemen cevap verdi:
Seni böyle söyleten
Kımız mıdır, sücü mü?
Böyle yaman söylersen
Sende komam öcümü.
Deyişin kılıcımdan
Daha öldürücü mü?
Seni basan şaşkınlık
Ağu gibi acı mı? |
Kara Ozan öfkelenir gibi oldu:
Ötüken erlerinin
Acunda çıkmaz eşi.
Ötüken’in kızları
Gökte ayın on beşi.
Yürekleri kan eder
Gözlerinin ateşi.
O şaşkınlık dediğin
Çinli konuğun işi... |
İ-çing Katun’dan Kara Ozan’ın sözlerini Çince olarak dinliden Şen-king
iğnelenmiş hibi yerinden sıçradı. Fakat Kağan’ın ve bütün Türkler’in taş gibi
sessizliğini görünce durdu. Katun da öfkelenmişti. İşte bir ozan yüce bir beğ
olan kardeşi ile açıkça alay ediyordu. Kağan’a eğilerek:
- Bu bayağı kişinin yüce konuğu kınamasına göz yumacak mısın? Dedi
Kağan aynı taş hareketsizliği içinde cevap verdi:
- Ozanların sözü kutludur, kesilmez!...
Kara Kağan o kadar soğuk söylüyordu ki Katun ileriye gitmekten çekindi. Zaten
şimdi Çuçu almış, bakalım neler söylüyordu:
Çinli beğin attığı
Boşa gittiyse nola?
Çinli bu... Sağa atsa
Ok gider, düşer sola.
Neylesin Ulu Tanrı
Güç vermeyince kola.
Kavuşsun Kara Kağan
Kür Şad gibi oğula. |
Kür Şad’ın adı geçince budun arasında bir çalkalanma oldu. Çinli beğ ise üzerine
yağdırılan bu kınamaların altında kendinden geçmiş gibi idi. İ-çing Katun bu
deyişleri Çinceye çevirerek kendisine anlattıkça kuduruyordu. O denli köpürmüştü
ki istemeyerek kılıcına el attı. Kara Ozan onun elini kılıcına attığını
görmüştü. Şimdi kopuzla cevap veriyordu:
Kılıcına el atma,
Şimdi deyiş çağıdır.
Ortalıkta dolaşan
Ak kımız çamçağıdır.
Yad elde oturanlar
Bil ki yurt kaçağıdır.
Senin kılıç dediğin
Türk’ün oyuncağıdır. |
Çinli beğe yılgınlık gelmişti. Katun öçlü gözlerle bakıyordu. Fakat onlara
aldıran yoktu. Şimdi söz gene Çuçu’ya gelmişti:
Ötüken kızlarının
Gözleri gönül yarar.
Onları gündüz güneş,
Gece ay sarar.
Çinli meydan okusa
Bunda şaşılacak ne var?
Keçi esrik olunca
Dövüşmeğe kurt arar. |
Çinli beğ, içine baygınlık geldiğini anlıyor, fakat yerinden kıpırdaya-mıyordu.
Gece olmuştu. Artık İ-çing Katun da kendisine dilmaçlık etmediği için
söylenenleri anlamıyordu. Fakat her sözde kınandığını sanıyor, içi öç
duygularıyla dolup taşıyordu. Halbuki şimdi Kara Ozan’la Çuçu karşılıklı Kür
Şad’ı övüyorlardı. Biri bir dört söylüyor, öteki başka bir dörtlükle buna cevap
veriyordu:
Ötüken’de arslanlar var.
Kür Şad onlardan biridir.
Çok yiğitler vardır ama
Kür Şad erlerin eridir.
Kür Şad’ı doğuran ana,
Ne emzirmiş acap ona?
Erlik, ululuktan yana
Tanrı Kür Şad’dan geridir.
Acunda var nice çeri
Kimi üstün, kimi geri
Kür Şad adlı Gök Türk eri
Anadan doğma çeridir.
Kılıcı yıldırım çeler,
Attığı ok demir deler,
Ölüm gelse Kür Şad güler
On sekiz yıldan beridir.
Yiğitlik en ileri,
Kalacak on bin yıl diri
Gök Türkler’in gönülleri
Şimdi Kür Şad’ın yeridir. |
Davullar eğlencenin bittiğini bildiriyordu. Herkes yerli yerine, çadırına
gidiyordu. Şen-king ve Katun öfkeyle düşünüyor gibiydiler. Çin beği ablasının
yanına sokularak Çince:
- Onlara göstereceğim. Bir Çin beği ile eğlenmenin ne demek olduğunu
anlayacaklar, dedi. Katun albız (şeytan) gibi gülümsedi:
- Tez canlı olma! Her işin bir çağı vardır, diye karşılık verdi.
Sonra Çin beği üç subayı ile birlikte kendisine ayrılan çadırlara yöneldi.
Geceleyin Kür Şad’ın çadırının kapısı açılarak Tulu Han girdi
- Kür Şad, dedi. Yarın çok erkenden yola çıkacağım. Kağan Tatarlarla Tunduzlar’ı
idare etmenin güç olduğunu söyledi. Çok çabuk varmam gerek. Bana bir diyeceğin
var mı?
Kür Şad ayağa kalktı. Yavaş yavaş Tulu Han’a doğru yürüdü:
- Benim sana bir diyeceğim yok. Senin bana diyeceğin var mı?
Tulu Han solgun yüzüne başka bir anlam veren gözleriyle Kür Şad’a derin derin
bakıyordu. Yüreğinde bir sızısı olduğu belliydi. Yavaş yavaş şunları söyledi:
- Çinli Katun Kağan’ı kendisine uydurmasın diye korkuyorum. Çinli beğ de
geldikten sonra Kağan’ı kandırıp aldamağa (iğfal etmek) uğraşacaklardır. Eçim
Kağan umduğum kadar uslu çıkmadı. Sana şunu demek isterim ki yurdumuzdaki bütün
Çinlilere göz kulak ol.
Kür Şad irkildi:
- Ben bütün Çinlilerin çaşıt (ajan) olduğunu bilirim. Bana güven! İşin olursa
tezden ulak göndermeği unutma.
İki kardeş birbirlerine bakıştılar. Daha söylenmemiş sözler var gibiydi. Sonra
Tulu Han birdenbire:
- Hoşça kal, ben gidiyorum diyerek döndü. Kür Şad:
- Yolun, uğurun açık olsun! Diye karşılık verdi.