1
KIRAÇ ATA
Selenge ırmağı sessiz akıyordu. Ortalıkta bir ölüm sessizliği vardı. Karşıki
tepede seyrek çam ağaçları görünüyor, üstte güneş parlıyordu. Burası Selenge’nin
Baykal gölüne yaklaştığı bir yerdi.
Selenge’nin aktığı yola yönelmiş yorgun bir atlı yavaş yavaş ilerliyor,
gözleriyle durmaksızın ileriyi kolluyordu. Bu, Ötüken’den gelen bir yolcu idi.
Üstünde kılıç, yay ve sadağından başka bir şey yoktu. Durumundan, gidişinden
yüce bir bahadır olduğunu anlaşılıyordu. Fakat kendi de, atı da o kadar yorgundu
ki gün batımına kadar yürüyebilecekleri şüpheliydi.
Irmağın bir dirseğini aşınca birdenbire atlının gözleri parladı. İlerde, solda
yalın bir tepe görünüyor, tepenin üstünde üç sivri kaya sıralanıyordu. Yorgun
yolcu atını mahmuzladı. Üç Kayalar’a doğru dizgin boşalttı. Biraz sonra tepenin
eteğine varmıştı. Burası hiç de uzaktan göründüğü gibi değildi. Pek sarp olduğu
yaklaşınca anlaşılıyordu. Yolcu atından atlayarak kayaların arasından sızan
billur suya eğildi. Kana kana içtikten sonra başını kayalara kaldırdı. Bir zaman
gözleriyle bir şeyler aradıktan sonra tırmanmağa başladı. Yorgun yolcunun yorgun
atı ağır ağır yürüyerek sıska otlarla karnını doyurmağa çalışıyordu.
Yolcu epey tırmanıp yükseldikten sonra bir düzlüğe vardı. Burada, nereye
gideceğini bilemeyerek durdu. Çünkü bu düzlüğün kenarında mağara gibi dört oyuk
bulunuyor ve oyuklardan bir tanesinin de içerde kule gibi yükseldiği
görülüyordu. Yolcu bir müddet yaklaşınca anlaşılıyordu. Yolcu atından atlayarak
kayaların arasından sızan billur suya eğildi. Kana kana içtikten sonra başını
kayalara kaldırdı. Bir zaman gözleriyle bir şeyler aradıktan sonra tırmanmağa
başladı. Yorgun yolcunun yorgun atı ağır ağır yürüyerek sıska otlarla karnını
doyurmağa çalışıyordu.
Yolcu epey tırmanıp yükseldikten sonra bir düzlüğe vardı. Burada, nereye
gideceğini bilemeyerek durdu. Çünkü bu düzlüğün kenarında mağara gibi dört oyuk
bulunuyor ve oyuklardan bir tanesinin de içerde kule gibi yükseldiği
görülüyordu. Yolcu bir müddet oyuklara baktıktan sonra kendisine en yakın olan
sağdakine doğru ilerledi. Bir insanın eğilmeden girebileceği büyüklükteki
kapıdan adımını attı. Fakat öylece kaldı. İçerde, yüksekçe bir yerde çok iri
dört doğan atılmağa hazır bir halde kendisine bakıyorlardı. Zaten buraya
girmekte de bir fayda yoktu. Çünkü bu dört doğanın durduğu yer kapalı bir taş
odadan başka bir şey değildi.
Yolcu geri çekilerek yine düzlüğe çıktı. Aşağıdaki kaynağın okşayıcı
şırıltısından, kayalara çarpan ince rüzgârın üfleyişinden ve kendi ayak
seslerinden başka hiçbir şey işitilmiyordu. Acaba yanlış mı gelmişti?
Bu sefer yine aynı yavaş adımlarla oyuğa doğru ilerledi. Bu oyuk kapkaranlık bir
delikti. Adımını içeri atıp biraz durdu. Sessiz ve karanlıktı. Birdenbire ilerde
iki kor peyda oldu. Sonra bunların yanına iki kor daha geldi. Korlar büyümeğe
başladılar. Yolcunun keskin gözleri de karanlığı delmek ister gibi bakıyordu.
Korlar adım adım kendisine yaklaşırken o da gözlerini karanlığa alıştırmış,
içerdekilerin ne olduğunu anlamıştı: Bunlar büyük iki kurttu. Yolcu gözlerini
oyuktan ayırmayarak adım adım geriledi ve " Doğanlarla kurtlar birlikte
yaşadığına göre burası olacak, yanılmamışım" dedi. Şimdi ne yapmalıydı? Geriye
kalan iki kovuktan iri bir ayı çıkarak homurtularla kendisine doğru yürümeğe
başlamıştı. Ayı ağır ağır yürüyor, yolcu da düzlükte ağır ağır geriliyordu. Bu
yolcunun belinde kılıcı, bıçağı; sırtında da yayı ve sadağı olduğu halde pusata
davranmayıp ayıyı böyle oyalaması tuhaftı. Üstünde bulundukları düzlüğün aşağıya
inilecek yalnız bir tek yeri vardı. Yolcu o tek yerden düzlüğe çıkmış, şimdi ise
oradan oldukça uzaklaşmıştı. Hem de kendisinde, bu aşağı inilecek biricik yere
doğru gitmek için bir teşebbüs yoktu. Bilakis dik kayalara doğru geriliyordu.
Biraz sonra kayaların sırtına dokunduğunu duydu. Artık gerileyerek yer kalmamış,
ayıyla yüz yüze gelmişti. Ayağa kalkan ayı bir buçuk insan boyunda idi. Yolcu
ile aralarında iki adım ya var ya yoktu. Fakat yolcuda hiçbir telâş yahut korku
görülmüyordu. Kendisine atılmak üzere olan ayıya sessiz ve hareketsiz bakıyordu.
Ayı, kendisinden hiç umulmayan bir hızla bu iki adımlık yoldan yolcunun üzerine
atıldı. Fakat atılmasıyla yaylanmış gibi itilerek geri fırlayıp yere düşmesi bir
oldu. Sırtını kayalara veren yolcu ayının karnına vurduğu tekme ile onu top gibi
geriye atmıştı. Bu yorgun yolcunun yaman bir bahadır olduğu anlaşılıyordu.
Yere düşen ayı acı acı böğürdü yolcu hiç istifini bozmadı. Ayıya:
- "Canın yaktımsa bağışla. Yoksa sen benim canımı çıkaracaktın" dedi.
Bu sırada, üstünde bir kule olan dördüncü kovuktan ak saçlı, ak sakallı bir
ihtiyar çıkarak ayıyı deviren yolcuya baktı. Sonra, ayağa kalkarak yine atılmak
isteyen ayıya bağırdı:
- Evine gir, sesini kes!
Yolcunun şaşkınlıktan açılan gözleri önünde koca ayı bu sözleri anlayarak ve
homurtusunu keserek çıktığı kovuğa girince bahadır yolcu, ihtiyara dönerek:
- "Üç günlük yoldan geliyorum. Kıraç Ata sen misin?" diye sordu.
İhtiyar başıyla evet işareti yaptı. O zaman yabancı elini göğsüne basarak baş
eğip onu selâmladı ve bir iki adım atarak kendisini tanıttı:
- Bana Yüzbaşı Böğü Alp derler. Kara Kağan ordusundanım. Senden bahtımı okumanı
dilemek için geldim. Okur musun? Yoksa şimdiye dek olduğu gibi kendi bildiğim
gibi mi iş göreyim?
İhtiyar, gözlerini Böğü Alp’ın gözlerine dikti. Sonra onun elini tuttu.
Gözlerini hiç kırpmadan ağır ağır şunları söyledi:
- Yüzbaşı Böğü Alp! Otuz iki yaşındasın. Yüce birisini öldürmek istiyorsun...
Dokuz yıla kalmaz, olan olur... Dokuz yıl daha geçer, katı kılıç kullanmak günü
gelir... Ondan ötesini de Gök Tanrı bilir...
İhtiyar, gözlerini Böğü Alp’tan ayırınca genç yüzbaşı bir irkildi. Bir şey
söylemek istiyordu. Fakat ona söz bırakmadan beriki şöyle dedi:
- Bu gece bende konuk kal. Gece yarısı bahtına bakar, sana öğüt veririm. Şimdi
biraz dinlen. Aşağıdaki atını da düşünme, yiyecek bulur. Kimse de ona ilişmez.
Sonra belindeki örme kemerden bir düdük çıkararak dört defa üfledi. Bu keskin
sese içeriden dört doğan karşılık verdi. Oyuklardan birer birer çıkan doğanlar
Kıraç ata’nın tam karşısında durarak kanatlarını açtılar. Böğü Alp bu kuşlara
beğenerek bakıyordu. Kam, sol kolunu ufkî tutunca doğanlardan bir tanesi
sıçradı. İhtiyar "konuğa av kuşları getir" diyerek onu uçurdu. Öteki üç doğanı
da öyle yaptı. Kuşlar ok gibi fırlayıp uzaklaştıktan sonra ikisi, üstü kuleli
kovuğa doğru ilerlediler. Burası öteki kovuklar gibi karanlık değildi. Kulenin
üstünde birkaç delik olduğu için ışık alıyor, merdiven biçiminde olan
kıyısındaki taşlarla da üstüne kadar çıkılıyordu. Kovuğa girince Böğü Alp’ın ilk
gözüne çarpan şey yerdeki büyük bir post ve yığın hayvan kemiği oldu. Bunlar hep
kürek ve aşık kemikleri idi. Kıraç Ata kemiklerin yanındaki çamçağı göstererek:
- "Kımız doludur. İçebildiğin kadar iç" dedi.
Buradaki her şeye şaşan yüzbaşı çamçaktaki kımızı da şimdiye değin tatmadığı bir
biçimde tadına şaşarak dikti. Yarısını içtikten sonra bırakarak:
- "Bu kımız Tanrı kısraklarının sütüyle yapılmış olmalı" dedi.
Bu sırada kamın doğanları birer birer dönüyor, avladıkları kuşları kovuğun önüne
bırakarak çekiliyorlardı.