12
ALMILA
Ötüken’in en güzel kızı olan Almıla bir çok gönülleri kendisine bağla-mıştı. Hele
Onbaşı Pars’la birlikte Çinlilerle çarpışarak bir Çinliyi öldürdüğü duyulalıdan
beri ünü artmış, gönülleri çoğalmıştı. Artık tümenbaşı olan Şen-king de gönlünü
ona kaptıranlar arasında idi. İ-çing Katun’a dayanarak Ötüken’de borusunu
öttüren bu Çinliyi Türklerden kimse sevmediği halde kağan, anlaşılmaz bir
direnme ile onu tutmakta devam ediyordu. Şen-king, Almıla ile evlenmeği aklına
koymuştu. Işbara Alp’ın Ötüken’de çok sevildiğini, hatta uzaktan kağan ailesine
mensup olduğunu öğrenmiş, Almıla’ya karşı duyduğu sevgi artmıştı. Fakat
Ötüken’deki işler Çin’de olduğu gibi yürümüyordu. Almıla soylu bir aileden
olmasa bile onu evlenmek için razı etmek gerekiyordu. Kaldı ki hem Binbaşı
Işbara Alp’ın kızı kolay kolay erkek beğenmeyecek olan yiğit bir kızdı.
Şen-king’in yanında, Çin’den getirdiği üç subaydan ancak bir tanesi kalmıştı.
Şen-king kendisini Türklere ısındırmak için yanına bir iki Türk subayı almak
istemiş ise de, başaramamıştı. Bütün bu işler Almıla’nın gözüne girmek için
yapılıyordu. Fakat Almıla’nın gülmez yüzü Şen-king’e bakmıyor, yalnız Onbaşı
Pars’ı gördüğü zaman biraz gülümsüyordu. Şen-king gönlünü öyle kaptırmıştı ki
neredeyse kendinden geçecekti.
Sonunda bu işin kendisini bitireceğini anlayarak kızkardeşi İ-çing Katuna
başvurup yol göstermesini diledi. İ-çing Katun her şeyden önce bu evlenmeden
kendi ailesine bir fayda gelir mi, ailesi yine Çin’de kağanlık tahtına çıkar mı
diye düşündü. Şen-king, Almıla ile evlenirse Işbara Alp’ın da yardımını elde
edecekleri muhakkaktı. İ-çing Katun Türk göreneğince Şen-king’in üç gece üst
üste Almıla’nın çadırına girerek onunla konuşmasını, kendisiyle evlenmeğe
kandırmasını öğütledi. Şen-king böyle bir Türk göreneği olduğunu bilmiyordu.
- "Çadırına girersem bana bir şey demezler mi?" diye sordu.
- Demezler. Zaten geç vakit gireceksin.
- Almıla beni istemiyor. Çadırına alır mı?
- Türk göreneği böyledir. Kız seni istemese de bir şey demez. Sen tatlı dille
kızın gönlünü kazanmağa çalışacaksın.
- Ya kazanamazsam?
- Üç gece üst üste gidip kazanmağa uğraşırsın. Kazanamazsan artık dördüncü gece
gidemezsin.
- Bu Türkler çok tuhaf!
- Şunu da sakın unutma: Geceleyin karanlıkta çok ciddi olacaksın. Sakın albıza
uyup taşkınlık etmeğe kalkma, öldürürler.
Şen-king’in benzi attı. Türklerin işine bir türlü akıl erdiremiyordu.
Böyle olduğu halde o gece korkarak, yüreği çarparak Almıla’nın çadırına girdi.
Anası ve kardeşleriyle birlikte Almıla’nın yattığı çadıra girmek Şen-king’in
sinirlerini bozmuştu. Karanlıkta Almıla’nın nerede olduğunu göremiyor, zangır
zangır titriyordu. Gözleri karanlığa alıştıktan sonra Almıla’yı seçti. Kalın bir
keçenin üzerinde yatıyordu. Baş ucunda bir bıçak vardı. Bu bıçak Şen-king’in
subayını öldüren bıçaktı. Onu görünce Şen-king’in bacakları titremeğe başladı.
Dikkatle Almıla’nın yüzüne bakınca onun da uyanmış olup kendisine bakmakta
olduğunu gördü. Yavaşça "Almıla" diyebildi. Almıla yerinden kalkmadan "Ne
istiyorsun" diye sordu. Şen-king heyecanla Almıla’nın yanına diz çökmüştü.
Gözleri karanlığa büsbütün alışmış olduğu için onun ışıl ışıl gözlerini görüyor,
ne diyeceğini şaşırıyordu. Çadırdakilerin hepsi uyanıp durumu gördükten sonra
yeniden gözlerini kapamışlardı.
Şen-king tan atıncaya kadar Almıla’ya yalvardı. Fakat yumuşamak bilmiyordu.
Kendisi için bir tehlike olmadığını gördükten sonra Şen-king’e biraz güven
gelmiş olduğu halde Almıla’nın gözleri kendisine baktıkça şaşıyor, yeniden
titremeğe başlıyordu. İ-çing Katun, güzel sözler söyleyerek kızın gönlünü
almasını söylemişti. Halbuki o ne söyleyeceğini bilmiyor, yalnız yalvarıyor,
yalvarıyor, sonra ağlıyor, fakat yanındaki kız bir dünya güzeli olduğu için
Şen-king bundan da büyük bir bahtiyarlık duyuyordu.
Almıla hep yatıyordu. Çin beği yalvardıkça
"Sende gönlüm yok" diye kestirip
atıyor, "Seni almak için ne yapayım" diye sordukça Boşuna uğraşma" diye cevap
veriyordu. Şen-king’in gönlü umutsuzlukla dolmuştu: Almıla’nın kendisinden
tiksindiğini anlamıştı. Katunun kardeşi, bir Çin tigini ve Türk ordusunda
tümanbaşı olduğu halde bu kız kendisini istemiyordu. Fakat Türk göreneğine
uyarak onu çadırından kovmuyor, onunla konuşuyordu.
Sabah oluyordu. Ortalık ağarmağa başlamıştı. Şimdi Almıla’yı daha iyi
görebiliyordu. Hey ulu Tanrı! Bu ne güzellik, ne göz kamaştırıcı yakışıklılıktı!
İnsan onun gözlerine bakamıyor, yanında bulunmaktan heyecana düşerek titriyordu!
Şen-king ona baktıkça eriyeceğini sanıyordu. Beynine gelen bir şüpheyi açığa
vurmaktan kendisi alıkoyamadı:
- Yoksa başka birinde gönlün mü var?
Almıla bu soruya cevap vermeyerek sert sert baktı. Çin beğinin yüreği
titremişti. Kendisini toplayarak ilave etti:
- Söyle de her kimse onun hakkından geleyim!
Şen-king bu sözleri ta gönlünden duyarak, içinden gelerek söylüyordu. Almıla
yine başını çevirerek baktı. Fakat bu sefer keskin değil, gülümseyerek
bakıyordu. Bu gülümseyiş Şen-king’i bitirdi. Ağlamaklı oldu. Ne söyleyeceğini
şaşırdı. Almıla’nın gülümseyişi geçmişti. Fakat gözlerinin içinde hâlâ bir
gülümseme var gibiydi. Yavaşça: "Tanyer ağardı" dedi. Şen-king anlamıştı. Bitkin
bir halde çadırdan çıktı.
Bundan sonra üst üstte iki gece daha Almıla’nın çadırına girdi. Fakat gönlünü
edemedi. Büyük bir umutsuzluk içinde İ-çing Katun’a giderek olanı biteni anlatıp
ondan yardım istedi. Şen-king derin bir aşka tutulduğunu anlıyor, gözü
Almıla’dan başka bir şey görmüyordu. Onun uğrunda her şeye katlanabilecekti.
Tümenbaşılıktan, günün birinde Çin kağanı olmak hülyasından vazgeçecekti. Ama
Almıla’dan dünya yıkılsa vazgeçemeyeceğini İ-çing Katun’a anlatıyordu. Katun ise
bu işi başka bakımdan görüyordu. Ona göre, kendi kardeşinin Almıla ile evlenmesi
kurduğu planların gerçekleşmesine yardım edecekti. Çünkü Işbara Alp ile akraba
olacaklar, kağan soyundan olan Işbara Alp’ın bahadırlığından, nüfuzundan
faydalanacaklardı.
İ-çing Katun kendi nüfuzunu kullanmağa karar verdi: Bir gün bir ulak Işbara
Alp’ın çadırına gelerek Katun’un Almıla’yı kendi katına çağırdığını bildirdi.
Almıla niçin çağrıldığını aşağı yukarı anlamıştı. Katun’un otağına gidip yere
diz vurduğu zaman İ-çing Katun onu gülerek karşıladı. Fakat isteğe girmeden önce
bir çok sorular sordu. Sonra Almıla’nın güzelliğini övdükten sonra birdenbire
ciddileşerek kendisini, kardeşi Şen-king’e almak istediğini söyledi. Güzel
Almıla hiç tereddütsüz: "Ben onu istemiyorum" diye cevap verdi. Bu sert cevap
üzerine Katun biraz duraksadı:
- "Katunun kardeşi olan bir beğ, bir tümenbaşı reddolunur mu?" diye sordu.
Katun kendi mevkiinin ağırlığı ile Almıla’yı alt edeceğini sanıyordu. Halbuki o:
- "Ben de Işbara Alp’ın kızıyım" diye cevap verdi.
İ-çing Katun’un kaşları çatıldı. Kardeşinin maiyetindeki Çinli subaylardan
birini öldüren bu kıza bir ders vermek gerekiyordu:
- "Ben sana buyruk veriyorum. Şen-king ile evleneceksin" dedi.
Almıla yere diz vurdu:
- Buyruk senindir. Ama benim de şartım var. Ben, benden oğlak kapan, yarışta
beni geçen erle evleneceğim. Türk Türesine göre bir kız böyle bir şart
koşabilir.
İ-çing Katun öfke ile baktı. Işbara Alp’ın kızı kendisine akıl öğretiyordu.
Ortaya Tür Türesini atmakla kendini kıskıvrak bağladığını anlamıştı. Katun
türeye aykırı söz söyleyemez, buyruk veremezdi. Fakat ne de olsa katunluk gücü
örselenmişti. Çuluk Kağan’ı ağulayıp öldüren, Kara Kağan üzerinde bu kadar sözü
olan kendisine karşı şu genç kızın kafa tutması onu öfkelendiriyordu. Neylesin
ki yapacak başka bir şey de yoktu:
-"Peki! At yarıştırıp oğlak kapışırsınız" diye sözünü bitirdi.
İ-çing Katun, oğlak kapmacada Şen-king’in Türklerle boy ölçüşemeye-ceğini
biliyordu. Bu oyunda bir erkeğin, kendisini istemeyen kızın elinden oğlağı
kapmasının çok güç olduğunu da biliyordu. Çünkü kız istemediği erkeğin yüzüne
kırbaçla vurabilirdi. Almıla gibi güçlü ve bahadır bir kızı bu yarışta, daha
doğrusu vuruşta elde etmek her ere nasip olur işlerden değildi. Katun bunu
önlemek için Ötüken’de korkunç bir söylenti yayıyordu: Almıla Şen-king’le
evlenecek, başka birisi oğlağı kaparsa katun tarafından öldürülecek diye… Bu
söylentiyi en çok Çinliler yayıyor, gizli gizli herkese fısıldıyor, Almıla’nın
da gönlü olanlar her şeyi işitmişlerdi. Gözleri yılmak şöyle dursun, Şen-king’in
adını işitince kan beyinlerine sıçramıştı. Onbaşı Pars’tan başkası bunun yalan
olduğunu bilmiyordu. Yalnız Pars, Işbara Alp’ın buyruğu ile onun otağına bakmağa
memur olduğundan olup biteni öğrenmiş, Şen-king’e olan yağılığı artmıştı.
Oğlak kapma günü Ötüken için sayılı bir gün olmuştu. Almıla ile evlenmek
isteyenler yüz kişiden çoktular. Bir kızı isteyenlerin bu kadar kalabalık olduğu
şimdiye dek görülmemişti. Almıla’yı almak isteyenlerin çoğu yüzbaşı ve
onbaşılardı. İçlerinde en büyük rütbelisi tümenbaşı Şen-king’di. Fakat o da bu
kadar Türk atlısı arasında ne yapacağını şaşırmış, heyecandan benzi sararmıştı.
Yalnız rütbesine ve katunun kardeşi olmasına güveniyordu. Fakat İ-çing Katun’un
ortaya attığı kor-kunç söylentiye rağmen bunca yiğidin Almıla’yı istemekten
çekinmeyişi onun umutlarını kırmıştı.
Atlılar saf halinde alana dizildiler. Diziliş rütbe sırasına göre olduğundan
Şen-king en başta bulunuyordu. Yanında iki binbaşı vardı. Sonra yüzba-şılarla
onbaşılar geliyordu. Onbaşı Pars sonlara doğru idi. Şen-king’in atı kağan
ahırından çıkmış iyi bir at olduğu için Almıla’ya çabuk yetişeceğini umuyordu.
Fakat mesele oğlağı onun elinden almakta idi. Şen-king bu işe girişirken
karşısındakini bir kız olarak görüyor, kız diyince de aklına çelimsiz ve nazik
Çin kızları geliyordu. Türk kızlarının, hele Almıla gibi boylu boslu, güçlü
kuvvetli ve yılmaz bir kızın elinden oğlak kapmak, hele bunu Almıla istemediği
halde yapmak… Bunları düşündükçe Şen-king’in içine baygınlık geliyordu. Alanda
çıt çıkmıyor-du. Şen-king’e öyle geliyordu ki bu sessizliği bozan şey yalnız
kendi yüreğinin çarpıntısıdır.
Biraz sonra güzel Almıla gözüktü. Kır bir ata binmiş kucağına kesilmiş bir oğlak
almış olduğu halde alana doğru at sürüyordu. Bütün bakışlar ona çevrildi. Bu
bakışlarda anlatılmaz acayip bir sertlik, korkunç bir anlam vardı. Almıla’yı
sevenlerin bakışlarındaki bu sertlik ona değil, onu haksızlıkla kendilerinden
koparmak isteyen değersiz Şen-king’e ve Şen-king ablası, yani İ-çing Katuna’a
karşı idi.
Almıla, atlıların önünden geçerek bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, ken-disini
bekleyenlere dikkatle bakıyordu. Şen-king’den başka herkes bırakmış, dünya
güzeline bakarken Çinli beğ dizginleri sıkı kavramış olduğu halde tetikte
duruyordu. Almıla, atlıların önünden, onlarla yirmi otuz adım aralığı olarak
yeniden geçiyordu. Onbaşı Pars’ın önünden geçerken gözlerinin içinden
gülümsemesi, bu gülümsemeyi görenlerin içini sızlatıp yakmıştı. Onlar Onbaşı
Pars’ın beğenildiğini, istendiğini anlamışlardı. Fakat sonuna kadar çekişmekten
caymayacaklardı.
Bu aralık kimsenin beklemediği bir şey oldu: Almıla at sürerek dizinin başına
geldiği zaman bir davul gümledi ve tetikte duran Şen-king’in, Almıla’ya doğru
hızla at koşturduğu görüldü. Davul vakitsiz gümlemişti. Almıla, atlıların
önünden dokuz defa geçmeden ve kaçmağa başlama-dan önce davul vuramaz, atlılar
onu kovalayamazdı. Almıla’nın Şen-king’e yakın olduğu bir anda davulun
gümlemesinde bir düzenbazlık olduğu muhakkaktı. Nitekim davula bakanlar, onun
başında kağanın at uşaklarından bir Çinlinin bulunduğunu görmüşler, bu işin
içinde katun tarafından hazırlanmış bir kurnazlık olduğunu anlamışlardı.
Almıla da şaşıranlar arasında idi. Fakat Şen-king’in kendisine doğru hızla
yaklaştığını görünce atını yüz geri ettirip dört nala kaçmağa başladı. Artık
düzen, türe, yasa kalmamıştı. Göz göre göre Almıla’yı Çinli’ye kaptıracak
değillerdi ya… Hepsi birden atlarını mahmuzlayarak fırladılar. Koca alanı bir at
takırtısıdır kapladı. Bütün atlılar birden aynı hedefe doğru koştukları için
biraz sonra sıkışıp daraldılar. Bunun önüne geçmek için bazıları öteki atlıların
dışından büyük bir kavis çizmeğe başladılar. Onbaşı Pars ise önündeki atlıları
sürüp yararak doğru Almıla’ya koşuyordu.
Almıla, kucağındaki oğlakla hızını alamamış olduğu için önceleri çok hızlı
gidemedi. En iyi ata binip herkesten önce fırlamış olan Şen-king ise ona epey
yaklaştı. Almıla ile aralarında sekiz on adımlık bir açıklık kalmıştı. Bu da
yavaş yavaş kapanıyordu. Almıla ardına baktı: Çinli beğ kendisine yaklaşırken
ötekiler de ona yaklaşıyorlardı. Gözleriyle arkasını bir süzdü: Onbaşı Pars’ı
görmüştü. Göz göze geldikleri zaman sanki ikisinin gözlerinden birer gizli ışık
çıktı ve bu ışıklar ok gibi giderek ötekinin yüreğine yerleşti.
Almıla telâş etmiyordu. Şen-king yetişmiş, sağ gerisinden kendisiyle aynı hizaya
girmeğe çalışıyordu. Sonunda bu işi başardı. Şimdi sıra oğlağı kapmağa gelmişti.
Geridekilerin en önde olanları ise daha onlardan on beş adım kadar uzakta
idiler. Onbaşı Pars, gözlerini keskin bakışlarla ikisine dikmiş, ha bire at
koşturuyordu. Nihayet heyecanlı an geldi: Şen-king oğlağı kapmak için Almıla’nın
atına doğru eğildi. Fakat eğilmesiyle geriye çekilip kendi atına kapanması bir
oldu. Almıla kırbacıyla onun yüzüne sert bir vuruş vurmuş, neye uğradığını
bilme-yen Şen-king de can acısıyla atının yelesine kapanmıştı. Bununla Almı-la’yı
kaybetmiş oluyordu. Çünkü hiç idare edemediği atı onu yarış alanından dışarı
çıkarmış, meydanı öbürlerine bırakmıştı.
Binbaşı Ay Beğle, Onbaşı Pars, Almıla’ya çok yakındılar. Ay Beğ Almıla ile
Pasr’ın arasında bulunuyor, Pars’ı yanaştırmamağa çalışıyordu. Diğer bütün
atlılar sağa, sola geçerek Almıla’nın önüne çıkmağa çalışıyorlardı. Çok çevik
olan Ay Bağ, Almıla’ya yaklaşarak oğlağa el attı. Şimdi ikisi yan yana
koşuyorlar, oğlağı çekiştiriyorlardı. Ay Beğ, yavaş yavaş oğlağı alır gibi
oluyordu. Fakat Almıla bırakmadı. Kırbacıyla onun eline vurmağa başladı. Birinci
vuruşta oğlak Almıla’nın elinden kağılmaktan kurtuldu. İkinci vuruşta Ay Beğ’in
eli kan içinde kalarak baskısını gevşetti. Üçüncü, dördüncü vuruşlardan sonra
oğlağı bıraktı. Pars bir iki adım geride ve yine Ay Beğ’in solunda idi. Almıla
çevresini çabuk bir bakışla süzdükten sonra birdenbire atını şahlandırarak geri
dönüp dört nala sürdü. Bütün atlılar da aynı şeyi yaptılar. Şimdi geldikleri
yere doğru bir koşu başlamıştı. Almıla’nın biraz sağ gerisinden Ay Beğ gidiyor,
Pars da onu sağ gerisinden kovalıyordu. Almıla’nın solundakiler biraz daha
geride kalmışlardı. Bu yüzden Almıla atını sola doğru çarkettiriyordu. Onbaşı
Pars artık öfkelenmeğe başlamıştı. Kaşları çatıktı. Çünkü tehlikeli kararını
ver-mişti. Bunun için emektar atına güveniyordu. Atını delice mahmuzla-yarak son
hızını verdi ve Ay Beğ’in atına yaklaşırken onu birdenbire sıçrattı. Bu yaman
bir sıçrayıştı. At inanılmaz bir şekilde hoplayarak Ay Beğ’in üzerinden aştı ve
Almıla’nın yanına düşerek koşuya devam etti. Şimdi Almıla ile yan yana
gidiyorlardı. Pars oğlağa el attı. Almıla hiç aldırmıyor, yalnız atını daha çok
hızlandırıyordu. Biraz sonra oğlak Onbaşı Pars’ın kucağında idi. Koşuya
başladıkları yere kadar yan yana geldiler. Bütün atlılar artlarında idi. Yalnız
Şen-king ortadan kaybol-muştu.
Almıla ile bütün atlılar atlarından indiler. Pars, Almıla’yı iki omzundan
tutarak kendine doğru çekti. Yanaklarından öperek:
- "Nişanımız kutlu olsun, Işbara Alp’ın kızı" dedi.
Binbaşı Ay Beğ gülümsüyordu. Kanıyan elini göstererek:
- "Almıla! Beni elsiz koyacaktın" dedi.
Şakacı bir yüzbaşı söze karıştı:
- Almıla’yı alamadığım için yerinsem bile, onun kamçısını yemediğim için
sevinirim. Onbaşı Pars’ın çekeceği var!
Sonra hepsi birden Almıla’nın, Onbaşı Pars’ın şerefine haykırdılar, uğur ve kut
dilediler.