18
ONBAŞI
SÜLEMİŞ
Ötüken’de işler yine ters gitmeğe başlamıştı.
Açlık yüz göstermişti. Bu kış en çok sıkıntı
çekenlerden biri Onbaşı Sülemiş’ti. İki küçük
kardeşi, anası, karısı, üç küçük çocuğuyla genç
onbaşı hayli dertte idi. Bir türlü işleri yoluna
girmiyor, açlıktan kurtulamıyordu. Çin yağmalarında
eline geçen ne kadar değerli eşya varsa birer birer
satıyor, karşılığında et, kımız, kurut bulup evini
açlıktan öldürmemeğe çalışıyor, ara sıra da ava
çıkıyordu. Evdeki son kırıntının bitmiş olduğu bir
günde Onbaşı Sülemiş çadırından fırlıyarak yiyecek
bulmak üzere ormana yöneldi. Talihsiz bir gündü.
Akşama kadar ancak bir tavşan avlıyabilmişti. Bunu
evine götürmek üzere dalgın dalgın dönerken
birdenbire karşısına birisi çıktı. Boynunda asılı
olan torbasında yiyecek dolu olduğu anlaşılıyordu:
- "Sen Onbaşı Sülemiş'sin, değil mi?" diye sordu.
- Evet!
- Evinde yiyeceğin yok, değil mi?
- Yok ya.
- Torbam yiyecek dolu. Sana söyliyeceklerimi
yaparsan bu yiyecekleri sana veririm.
Onbaşı Sülemiş bıçağını okşayarak gülümsedi:
- De bakalım. Bunlar nice iştir.
- Kolay işlerdir. Bu yiyeceklerden başka akça da
alacaksın.
Onbaşı Sülemiş’le karşısındaki adam bakıştılar. İyi
giyimli, iyi pusatlı bir bahadırdı.
- Akça senin olsun Ötüken’de mal yok ki akça geçsin.
Şu torbada neler var?
- Kurutla kızarmış et dolu. Küçük bir çamçak da
kımız var.
- İyi. Anlat bakalım, neymiş bu yapacağım iş.
İyi giyimli bahadır, Onbaşı Sülemiş’e biraz
yaklaşarak sesini kıstı:
- Sen Işbara Han tümenindensin değil mi?
- Evet.
- Senden istediğim şu: Işbara Han tümeninde kaç
çeri, kaç onbaşı, kaç yüzbaşı olduğunu öğrenip bana
diyeceksin.
Sülemiş’in gözleri açıldı:
- Bu kadar er sayılır mı be?
- Sen teker teker sayacak değilsin.
- Ya nasıl sayacağım?
- Onbaşılardan, yüzbaşılardan kendi buyruğundaki
erlerin sayısını öğrenceksin.
Sülemiş elini alnına attı. Bir şeyler düşündü. Sonra
karşısındaki adama sordu:
- Sen kimsin? Neden kendin saymıyorsun da bana
saydırmak istiyorsun?
Beriki güldü:
- Kim olduğumu sorma. Bu bilgiyi niçin istediğimi
öğrenmeğe de kalkma. Yalnız bana söyle: Dediğimi
kabul ediyor musun, etmiyor musun?
Sülemiş düşünmeğe başladı. Karşısındaki adamın niçin
bunları öğrenmek istediğini, niçin kendisine bol
keseden yiyecek ve akça vermeğe kalktığını
anlıyamıyordu.
Onun bu kararsızlığını gören karşısındaki adam
yeniden söze girişti:
- Onbaşı Sülemiş! Yüzbaşı olmak ister misin?
- İsterim.
- Öyleyse dediğimi yap.
Sülemiş şaşırdı:
- Bana bak! Işbara Han yahut Kür Şad gibi
konuşuyorsun. Beni yüzbaşı yapmak senin elinde mi?
Hem sen benim adımı nereden biliyorsun? Ben seni
tanımıyorum…
- Ben seni tanıyorum. Kür Şad yahut Işbara Han
değilim ama seni yüzbaşı yaptırabilirim…
- Nasıl yaptırabilirsin?
- Tulu Han’ın buyruğuna girersen hemen yüzbaşı
olursun. Ama dediğim gibi Işbara Han tümeninin
sayısını bana bildireceksin.
Sülemiş, durumu kavramıştı. Birden yüzü değişti:
- Sen Tulu Han’ın buyruğundasın değil mi?
- Evet!
Bir ara ikisi de sustular. Yabancı adam
gülümsüyordu:
- Onbaşı Sülemiş dedi, Tulu Han yakında Türk kağanı
olacak. Barış yapmak için Çin’e gittiği zaman Çin
kağanı onu kendi tahtına oturtarak yan yana konuştu.
Onu Kara Kağan’la denk tuttuğunu söyledi. Onbaşı
Sülemiş! Gözlerini dört aç! Kara Kağan Türk budununu
uçuruma götürüyor. Hem kağanlık Çuluk Kağan’dan
sonra Tulu Han’ın hakkı idi. Kara Kağan katunun
elinde oyuncaktır. Bizi ancak Tulu Han kurtarabilir.
- Dediklerini kabul ediyorum. Üç gün sonra sana
istediğin bilgiyi getireceğim.
- İyi. Ondan sonra birlikte Tulu Han’ın ordusuna
gideceğiz. Üç gün sonra seni yine burada, bu vakit
bekliyeceğim. Atlar hazır olacak. Çoluk çocuğunu da
birlikte getir…
- Olur.
Bilinmiyen adam yiyecek dolu torbasını Sülemiş’e
uzattı. Bir kese de akça verdi. Ayrıldılar.
***
Üç gün sonra Onbaşı Sülemiş ormanın kıyısında
buluşacakları yere gidiyordu. Onda kavşıta giden
değil, yağıyı gözliyen adamın durumu vardı.
Bakışlarıyla ileriyi ve yanları kolluyordu. Ormana
yaklaşırken çok uzaktan birkaç atlı gözüne ilişti.
Sülemiş, savaş uranı bağırmak üzere idi ki bir ok
vızlıyarak kulağının dibinden geçti. O zaman genç
onbaşı atı üstünde dikilerek geriye baktı ve savaş
uranıyla haykırdı. Aynı anda aynı bağırışların
işitilmesinden sonra öteden beriden atlılar dört
nala saldırdılar. İkinci ve üçüncü oklar da
onbaşının yanına düştü. O da sadağa el atmış,
karşıya ok çekmeğe başlamıştı. Çok uzaktan
oklaşıyorlardı. Geriden gelenler yaklaştıktan sonra
Sülemiş onlarla birlikte ormana doğru saldırdı.
Ormandakiler kalabalık saldırışı görünce artlarına
ok çekerek kaçmağa başlamışlardı. Orman onları
koruyordu. Akşamın basmağa başlıyan karanlığı da
kaçanların işlerine yarıyordu. Tek tük oklar
atılıyor, fakat uzaklık ve karanlık bunların hedefe
varmasına engel oluyordu.
Nihayet kaçanlar kurtuldu. Kovalıyanlar yalnız bir
at yakalıyabilmişlerdi. Işbara Han bu atın iyi
koşumlu ve bakımlı durumuna bakarak:
- "Bu at Çin kağanının ahırından çıkmışa benziyor"
dedi. Bögü Alp cevap verdi:
- "Tulu Han’ın da Çin kağanından farkı yok. Çerileri
Çin beğleri gibi doyumlu ve giyimlidir"
Yamtar, atın üzerine bir göz attı. Atın üzerinde bir
torba, torbanın içinde de yiyecek var mı diye
bakıyordu.
Karanlıkta dönerlerken Bögü Alp , Kıraç Ata’nın
kendisine söylediği hatırlıyordu. Dokuz yıla kalmaz,
olan olur; Dokuz yıl daha geçer, katı kılıç
kullanmak günü gelir. Kıtlık olunca ay parçalanacak.
Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum.
Aralarında sen de varsın. Yağmur yağıyor. Irmağın
kıyısında dövüşüyorsunuz. Budun kurtuluyor. Adınız
unutulmıyacak. 1300 yıllık ölümden sonra
dirileceksiniz. Acunun batımına dek adınız
gönüllerde kalacak…