19
ONBAŞI ÜÇOĞUL
Işbara Han’ın onbaşılarından Üçoğul, açıkgöz bir onbaşıydı. Çinle barış olduğu
zaman sınıra gidip alış veriş yapar, hattâ daha içerlere bile giderek kendisine
kazanç sağlardı. Tulu Han elçi olarak Çin’e gidip Kara Kağan adına barış
yaptıktan sonra sınırda alış veriş başlamış, bir çok Türkler, teker teker, yahut
küme küme sınıra giderek alış verişe başlamışlardı. Ati sığır, koyun, kürk
satıyorlar, pirinç, darı, kumaş alıyorlardı. Üçoğul birkaç kere Çin’e gidip
geldiği için biraz Çince de biliyordu.
Arkadaşı Karabudak’ın kız kardeşiyle evlendikten sonra bir oğlu olmuş, verdiği
söz gereğince adını Karabudak koymuştu. Başında çok kalabalık olmadığı için
geçim darlığı çekmiyordu. Çin'le barış yapılıp sınır açılınca satılacak iki atla
beş koyunu önüne katarak sınıra ulaşmıştı.
Burada yer yer pazarlar kurulmuştu. Hararetli bir alış veriş yapılıyordu.
Satılık malı olan Türkler mallarını dizip bekliyorlar, bir Çinli kendilerine
yaklaşıp alış veriş teklif bekliyorlar, bir Çinli kendilerine yaklaşıp alış
veriş teklif edince pazarlığa başlıyorlardı. Üçoğul atlarıyla koyunlarını bir
arada serbest bırakıp önlerine biraz kuru ot verdikten sonra kendisi at üzerinde
yemeğini yemeğe başladı. Alıcı Çinliler yavaş yavaş on-başının yanına gelerek
koyunlarını, atlarını gözden geçirmeğe başladı-lar. Birbirleriyle çabuk çabuk bir
şeyler konuşuyorlardı. Üçoğul bu konuşmalardan pek bir şey anlamıyordu.
Epey bekledikten sonra koyunlara bir alıcı çıktı. Bir Çinli beş koyuna beş gümüş
akça verdi. Üçoğul beş koyun için üç torba pirinç istiyordu. Çinli direniyor,
pirinç olmadığı için akça verdiğini, bu akça ile dört torba pirinç bile
alabileceğini söylüyordu. Onbaşının akça yerine pirinç istemekten şaşmadığını
görünce yanına iyice sokularak arsız arsız sırıttı:
- "Sen uslu bir Türk’e benziyorsun. Sözümü iyi dinle: Bu akçaları alarak
koyunları bana sat. Sonra doğru Siganfu’ya giderek iki atını da orada sat.
İstediğin kadar pirinç alıp yurduna dön" dedi.
Bu düşünce Üçoğul’a pek yumuşak geldi:
- "Peki Çinli! Senin dediğin olsun" diyerek koyunları Çinliye verip beş gümüş
akçayı aldı. Bu satıştan pek sevinçli olan Çinli göz kırparak:
- "Şimdi doğru Siganfu’ya… Ama kılıcını burada bir yere bırak. Seni kılıçla
içeri bırakmazlar" dedi. Sonra da yılışarak: "Çünkü Türkler yaramaz olur" diye
ekledi.
Artık Onbaşı Üçoğul için Çin’in başkentine yönelmekten başka iş kalmıyordu. İki
atı yedeğine alarak atını yorgaya kaldırdı.
Ertesi akşam Üçoğul Siganfu’ya giriyordu. Keçeye sardığı kılıcını satılık
atlardan birinin sırtına yerleştirmişti. Şehir kapısından girerken Çin karakolu
kendisini kısa bir sorguya çekmiş, iki tanı satmak için geldiğini öğrenince bir
akça toprak bastı vergisi alarak onu içeri koyuvermişti. Üçoğul önce kendisine
bir konuk evi arayıp bulmuş, atlarını ahıra çekerek sırtındaki keçeyi alıp
odasına getirmişti. Açık havaya alışmış olan onbaşıyla atlarına bu dar sokaklı
Çin şehri ve ahır sıkıntı veriyordu ama yapılacak başka bir şey yoktu.
Akşam karanlığında Üçoğul, konuk evinin geniş avlusunda tahta bir sedire oturup
kendisine yiyecek ısmarladı. Birkaç konuk daha vardı. Herkes birbiriyle
konuşarak yemek yiyordu. Biraz sonra içeriye, kılığından subay olduğu anlaşılan
biri, arkasından iki kişi olduğu halde girip konuk evi sahibine buyruklar verdi.
O içeri girince Üçoğuldan başka herkes ayağa kalkıp onu Çin göreneğince
selâmladı. Ev sahibi bu yeni gelene çok saygı gösteriyor, onunla hep "beğimiz"
diye konuşuyordu. Bu Çin beği, Üçoğul’a şöyle bir baktıktan sonra beride bir
yere oturup yanındakilerle birlikte yemek yemeğe başladı. Üçoğul ısmarladığı
yemeği bekliyor, fakat bu yemek bir türlü gelmiyordu. Çünkü konuk evi sahibi ile
iki yamağı boyuna yeni gelen Çin beğine hizmet ediyordu. Onbaşının canı
sıkılmıştı. Yanından geçen yamağı kolundan yakalayarak kendine çekti:
- "Bana bak yamak! Benden sonra gelenlerin yemeğini getirdin. Benimki ne oldu?"
diye sert bir sesle sordu.
Üçoğul’un demir bilekle yakalayıp kendisine çektiği yamak korkudan titremeğe
başlamıştı. Yavaş sesle: Bu yüce beğ, Çin veliahdı Kien-çing’in yaveridir" dedi.
Onbaşı sesini yükseltti:
- Yaverse bana ne! Ben daha önce gelip yemek ısmarladım. Bu yemek hemen gelecek,
anladın mı?
Bu sözleri söyledikten sonra hızla ittiği yamak birkaç adım fırladıktan sonra
yere kapaklandı. Çinli yaver, Üçoğul’un pürüzlü bir Çince ile söylediği sözleri
işitip onun Türk olduğunu anlamıştı. Yaverin kendisi de Çinli anadan doğmuş bir
Türk’tü. Pek küçük yaşta Çin’e gelmiş olduğu için Türkçe’yi konuşamaz olmuştu.
Yalnız biraz anlardı. Türlüğünü de unutmuş değildi. Karşısındakini görüp güçlü
bir bahadır olduğunu anlayınca hoşuna gitmişti. Onbaşıya dönerek:
- "Yiğit! Sen kimsin?" diye sordu.
- Işbara Han tümeninden Onbaşı Üçoğul!
Işbara Han adı üzerine yaver doğruldu. Işbara Han’ı Çinliler bilirlerdi.
- Burada ne arıyorsun?
- At satmağa geldim.
- Kaç atın var?
- İki.
Yaver ilgilenmişti. Türk atlarına Çin’e herkes alıcı çıkardı:
- Şu atları getir de bir görelim.
Üçoğul ahura seğirtti. Satılık atlarını çözüp çıkarmak üzere iken demin yere
savurduğu yamak telâşla ahırın kapısında gözüktü. Soluk soluğa "Aman bahadır!
Sakın buradan çıkma! Şimdi Prens Şemin’in adamları da konuk evine geldiler. Her
halde bir dövüş çıkar" dedi.
Onbaşı pek de bir şey anlamamıştı:
- "Ulan, ne diyorsun? Dövüş olan yerden kaçılır mı?" diye cevap verdi. Yamak
ellerini ovuşturuyordu:
- Ah bahadır ah! Sen bilmezsin. Çin kağanının üç oğlu birbirine öyle düşmandır
ki, adamları birbirlerini her gördükleri yerde öldürürler.
Üçoğul dinlemeden atlarıyla birlikte avluya geldi. Yine subay kılıklı birisiyle
arkasında üç adamı demin kendisiyle konuşan yaverin karşısında duruyorlardı.
Üçoğul bir Türk onbaşısı olduğu için burada bir dövüşün başlamak üzere olduğunu
anlamıştı. Hiç şüphesiz bu dövüşte seyirci kalamazdı. İki taraftan birini tutmak
gerekti. Tutmak gerekince de az önce konuştuğu yaverin yanını tutmak doğru
olurdu. Hem onlar dörde karşı üç kişiydiler. Üstelik yaver kendisiyle arkadaşça
konuşmuştu. Üçoğul fazla düşünmeğe lüzum görmeden odasına seğirtti. Keçesini
hızla açarak kılıcını çıkaraıp kuşandı. Sonra avluya koştu. Savaş başlamıştı.
Şemin’in subayı ile üç çerisi saldırmışlardı. Üçoğul yirmi adımlık yolu
koşuncaya kadar Kien-çing’in yaveri, iki çerisi yıkıldığı için tek başına
kalmıştı. Üçoğul, yaverin yanına gelince durum değişti. Birkaç denemeden sonra
ilk vuruşuyla birini, biraz sonra ikincisini devirdi. Çin veliahdının yaveri bu
beklenmedik yardımdan çok sevindiği için savaş naraları atarak vuruşuyordu.
Avludakiler darmadağın olmuşlardı. Kimi kaçmış, kimi bir kıyıya ilişmiş, dövüşü
seyrediyordu. Fakat bu çarpışma uzun sürmedi. Üçoğul, acemi bir çeri olan
karşısındaki Çinli birkaç kılıç tokuşturduktan sonra Türkvari bir kılıç savurdu.
Bu savuruşla Çinlinin başı gövdesinden ayrılıp yere düşmüştü. Karşı tarafta tek
başına kalan ve Çin veliahdının yaveriyle vuruşan Çin subayı, Üçoğul’un da kendi
karşısına geldiğini görünce kaçmaktan başka çıkar yol bulamadı. Büyük bir hızla
koşarak avlunun kapısından kayboldu.
Çin veliahdının yaveri, güler yüzle Üçoğul’a döndü:
- Yiğit! Artık Türk değilim desen de inanmam. Adın nedir?
- Üçoğul!
- Benim adım da Karakulan’dır ben de Türk’üm. Ama yıllardır konuşma-ya konuşmaya Türkçe’yi unuttum. Anlıyorum da konuşamıyorum. Şimdi benim konuğumsun. Artık bu
geceyi burada geçirmene razı olamam. Benim evime gideceğiz. Atlarını da Çin
veliahdına satıp iyi akça alırsın. Buralarda satarsan seni aldatırlar…
Biraz sonra Üçoğul, Karakulan’ın evinde, atlarını onun ahırına çekmiş ve
dirliğinde görmediği, göremeyeceği bir yemek yemiş olduğu halde, güzel bir
yatakta uyuyor, Ötüken’de durup dinlenmeden geçen yirmi beş yıllık bir dirliğin
yirmi beş yıllık yorgunluğunu çıkarıyordu.