20
KARAKULAN
Onbaşı Üçoğul bir aydır Karakulan’ın evinde konuk bulunuyordu. Kara-kulan onun
atlarını iyi bir değerle Çin veliahdına satıp akçasını Üçoğul’a vermişti. Artık
Üçoğul’la Türkçe konuşuyordu. Önce epey güçlük çekmiş, birkaç gün sonra
alışmıştı. Yalnız ara sıra bazı kelimeleri hatır-lamıyor, o zaman bunların yerine
Çincesini söylüyordu.
Karakulan, konuk evinin avlusundaki dövüşte Üçoğul’un kendisine yaptığı yardımı
unutamıyor, bunu ödemek için elinden geleni yapıyor-du. Üçoğul olmasaydı
Karakulan şimdi ölmüş bulunacaktı. Karakulan, Üçoğul’u Çin veiahdinin maiyetine
almak için uğraşmış, fakat red cevabı almıştı. Çin veliahdı, Üçoğul’u kendi
katına kabul etmiş, yaverini kurtardığı için teşekkürler ona güzel bir kılıç,
bir gümüş kakmalı kemer ve bir kese altın akça vermişti. Bu kadar ağırlamadan
sonra da Üçoğul hemen çekip gitmeğe utanıyor, Karakulan ısrar ettiği için onun
evindeki konukluğunu uzatıyordu. Anası Çinli olduğu için Karakulan Türk’ten çok
Çinli’ye benziyordu. Fakat kılıç kullanmakta, ata binmekte, yiğitlikte Çinliye
değil Türk’e yakındı. Gün geçtikçe arkadaşlıkları, yakınlıkları artıyor,
Üçoğul’a Çin sarayındaki dalavereleri anlatıyordu: Çin kağanın üç oğlu vardı.
Biri veliaht Kien-çing idi ki Karakulan bunun yaveriydi. Biri en yiğitleri olan
Şemin’di. Biri de Yüen-kie idi. Üçü de birbirini çekemiyor, fakat Şemin’e karşı
öteki ikisi birlikte hareket ediyorlardı. Hattâ bir defa Şemin’i ağulamışlar,
fakat o kurtulmuştu.
Karakulan bunları anlattıktan sonra Üçoğul’la birlikte şehir dışında ava
çıkıyor, onu sıkmamağa çalışıyordu. Yine bir gün avdan dönerken Üçoğul’a
büsbütün açıldı:
- Onbaşı! Bu kışı Siganfu’da geçirmeni çok istiyorum. Çünkü Çin kağanının üç
oğlu birden birbirlerine karşı gizlice hazırlanıyorlar. Yakında mutlaka
aralarındaki kozu kılıçla paylaşacaklardır. Bu işte senin gibi bir yiğidin
yardımdan faydalanmak istiyorum. Sen aramızda olursan biz onları yeneriz.
Kendisinden yardım istedikleri için Üçoğul "Hayır kalamam" diyemi-yordu. Fakat
gönlü de, burada kalmağa hiç razı değildi:
- "Ötüken’de evim yurdum var. Beni beklerler" diye itiraz etmek istedi. Karakulan bunun da cevabını buldu.
- Ben Ötüken’e haber salıp senin yurduna bildiririm. Akça da gönderirim.
Bu parlak teklif karşısında Üçoğul direnemedi. Ötüken’e gidip gelmiş olduğu için
orasını bilen bir Çinli, yanında iki pusatlı arkadaşı, bir kese akça, bir at
yükü pirinç ve darı olduğu halde Üçoğul’un evine doğru yola çıkarken Üçoğul da
Çin başkentinde bir kış geçirmek üzere Karakulan’ın evine iyice yerleşti.
Karakulan evli değildi. Fakat evinde bir çok genç kadınlar verdı. Üçoğul merak
edip de bunların kim olduğunu o zamana kadar araştırmamıştı. Şimdi bazı
akşamlar, Üçoğul Karakulan’la birlikte yemek yerken bu genç ve güzel Çin kızları
çalgı çalıp şarkı söylüyorlar, oyun oynuyorlardı. Hattâ bu kızların giyimleri de
bir tuhaftı. Kolları, göğüsleri oldukça çıplaktı. Üçoğul şimdiye kadar hiç böyle
şey görmemişti. Karakulan’ın sofrasında kızıl renkli sücü bulunuyor, bunu içince
Üçoğul dünyayı bir tuhaf görüyordu. Hattâ bu kansız cansız, çelimsiz Çin kızları
bile hoşuna gidiyordu. Hele bu kızların bir güzel kokuları vardı ki yanına
yaklaştıkça Üçoğul’un usunu başından alıyordu.
Geceler geçtikçe kızlar Üçoğul’a daha çok yaklaşıyorlar, kendi elleriyle sücü
sunuyorlar yanına oturuyorlar, hattâ onu öpüyorlardı. Bir gün, yine başının
dumanlı olduğu bir çağda Üçoğul da dayanamayarak kızlardan en güzelini öptü.
Sonra birdenbire aklına bir şey gelmiş gibi kaşları çatıldı. Karakulan’a sert
bir sesle ve Türkçe olarak sordu:
- Karakulan! Bu kızlar kim? Bunlar evli mi?
- Hayır, niçin sordun?
- Niçin mi? bunlar evliyse Ötüken’de beni öldürürler be!
- Öldürürler mi? neden?
- Türk Türesini bilmiyor musun? evli kadına ilişen öldürülür.
Karakulan gülümsedi:
- Ötüken’den pek küçükken çıktım için Türk Türesini bilmiyorum. Ama bu kadınlara
sen güçle bir şey yapmıyorsun ki... Onlar kendileri seni öpüyorlar.
Üçoğul acı acı gülümsedi:
- Onbaşı Karabudak’a öyle yapmışlardı. Ama yargucular dinlemediler.
Sustular... Üçoğul’un gözleri bunlandı. Belirsiz bir yere bakarak:
- "Zavallı Karabudak! Hem de bayağı kişiler gibi oka tutularak öldürüldü" dedi.
- Ya nasıl öldürülecekti?
- Bilmiyor musun? öyle ya... Elbette bilmezsin. Türk Türesince soy kişiler
öldürülürken kanları toprağa akıtılmaz. Yay kirişiyle boğularak öldürülür.
Karabudak’ı böyle öldürmediler. O benim kayın eçemdir. Oğlumun adı da
Karabudak...
Çin kızları saz çalıp şarkı okurken Üçoğul bir tas sücü daha içip bir yemiş daha
yedi:
- Karakulan! Bu kızlar nedir?
- Bunların hepsi kırnaktır. (Cariye)
Üçoğul kırnağın ne olduğunu eskiden işitmişti. Daha çok düşünmeğe lüzum görmedi.
İşte Çin şehrinde, onlar gibi sücü içinde başı dönmüş, kendisinden geçmişti.
Yanında kendisine kannış yapan ince yüzlü kızı tutup kendisine doğru çekti.
Karakulan kahkahalarla gülüyordu. Türkçe olarak:
- "Üçoğul! Yalnız Türk kağanları bu Çin güzellerinden zevk alacak değiller ya.
Biz de kendimize göre birer kağanız" dedi. Onun da kucağında bir Çin güzeli
vardı.
Üçoğul’un sevgiyle kendisine doğru çektiği Çin güzeli yaman bir Çin güzeliydi.
Onbaşı ertesi sabah ayılıp uyandığı zaman onu kendi odasında bulmuştu. Oraya ne
zaman, nasıl geldiğini hiç hatırlamıyordu. Bu işe böylece devam ediyor ve Çin
güzeli Onbaşı Üçoğul’a sahip çıkıyordu. Sanki onun karısıydı. Artık her gece
onunla beraber kalıyor, ona bakıyor, bir kadının kocasına gösterdiği bütün özeni
ona gösteriyordu. Üçoğul da ondan hoşlanmağa başlamıştı. Ötüken’deki karısını
düşünüyordu. Karabudağ’ın bu güz elması yanaklı, ala gözlü, boylu, çevik, pars
bakışlı singili yanında bu Çin güzeli pek sönük kalıyordu. Ama bunda da
anlaşılmaz, çekici bir şey vardı ki Üçoğul’u büyülüyordu. Ya hele o kokusu... En
güzel çiçeklerde bile olmayan bu kokuyu duydukça Üçoğul’un hep başı dönüyordu.
Sonra onun çelimsiz, arık, güçsüz oluşu da Üçoğul’a bir tuhaf geliyordu.
Ötüken’deki, o taşı sıksa suyunu çıkaracak olan kadın nerde, buradaki nazik,
korkak kadın nerde idi? Fakat bütün bunlara rağmen bundan hoşlanıyor, ayrılmak
istemiyordu. Karakulan’a nereden de söz vermişti? Kışı burada geçirmek için söz
vermese şimdi Ötüken’de olacak; başına bu Çinli güzel belâ kesilmeyecekti.
Karakulan çok sevinçli gözüküyordu: "Çin kadınları Türk kadınlarına benzemez ama
bunların da kendilerine göre güzelliği vardır" diyor, sonra gülmekten katılarak
: "Kişi her gün en güzel yemekleri yese bıkar, tatsız yemeklere can atar" diye
sözünü bitiriyordu.
Karakulan hiç de kötü kişi değildi ama ahlâkı değişmişti. Ötüken yasasını hiç
bilmiyordu. Bu Çin’de de başka türlü yapmak galiba kabil değildi.
Bazan Üçoğul’a Çin veliahdının sarayında kalacağını söyleyerek eve gelmiyor, o
zaman Üçoğul evin sahibi oluyordu. Çinli uşakların başı kendisine büyük saygı
göstererek yine çalgı düzenini hazırlıyor, aşçıya güzel yemekler yaptırıyor,
onun gününü gün ediyordu. Üçoğul’un sevgilisi artık onu öteki kızlardan
kıskanmağa başlamıştı. Üçoğul ı-onlardan birine gülümseyerek baksa ağlıyordu.
Onbaşı kendi kendine "Bu yere batası Çin benim de ahlâkımı bozdu" diye
söyleniyor, bir iki ay sonra Ötüken’e gidince bunlardan kurtulacağını düşünerek
kendisini avutuyordu.
Kış geçip bahar gelmişti. Üçoğul nerdeyse Ötüken’e dönecekti. Bir gün Karakulan
kendisine yaklaştı:
- Üçoğul! Çin kağanı üç oğlu arasındaki çekememezliğe bir son vermek üzere üçünü
de yarın için saraya çağırdı. Yarın sarayda kan gövdeyi götürecek. Belki de
veliaht Çin tahtına geçecek. Bu dövüşte bize yardım edeceksin, değil mi?" diye
sordu.
Üçoğul zaten bu dövüşe karışmak için burada bekliyordu. "Elbet" diye cevap
verdi. Karakulan sevincinden onun boynuna sarıldı. Yapılacak işleri anlattı. O
gece saz faslını yapmadan erken yattılar.
Ertesi günü her şey hazırdı. Karakulan, Üçoğul’a bir yayla sadak vermiş,
Üçoğul’u aralarına karışmıştı. Üç yüz savaşçı veliahtla birlikte sarayın
avlusuna gelip durmuşlar, sonra veliaht yanına yaverini alarak içeri girmişti.
Üçoğul bekliyordu. Yaya dövüşmek pek tatlı olmayacaktı ama hiç yoktan yine iyi
idi.
Çin kağanının öteki oğulları da saraya kendi çerileriyle gelmişlerdi. Neredeyse
burada kavga şenliği bağlıyacaktı.
Onbaşı Üçoğul birdenbire Karakulan’ın koşarak geldiğini gördü. Yaver, yaklaşınca
Türkçe olarak : "Üçoğul ardımdan gel" diye haykırdı. Ok gibi fırlayan Üçoğul ona
yetişirken, Karakulan, koşu arasında durumu anlattı:
- Şemin tetik davrandı. Veliahdı de, Yüen-kie’yi de uzaktan okla öldürdü.
Üçoğul, yaveri omzundan tutarak durdurdu:
- Nereye gidiyorsun? Öyleyse vuruşalım.
- Veliaht öldükten sonra vuruşmak para etmez. Bizim çeriler artık vuruşmaz.
- Biz ikimiz gidip vuramaz mıyız? Veliahdın öcünü alamaz mıyız?
Karakulan, Üçoğul’un kolundan çekerek yeniden koşmağa başladı:
- Sarayda binlerce çeri var. İkimiz ne yapabiliriz?
Karakulan’ın yanında koşmakta olan Üçoğul sordu:
- Şimdi nereye gidiyoruz?
- Canımızı kurtarmağa...
- Avluda bıraktığımız çeriler nolacak?
- Onlara bir şey olmaz. Onlar hemen Şemin’in çerileri olup ardımıza düşecekler.
Üçoğul sert bir küfür savurarak koşmakta devam etti. Yaverin evine gidiyorlardı.
Sarayda olup bitenden kimsenin haberi olmadığı için herkes yavere saygı ile yol
açıyordu.
Nihayet Karakulan’ın evine vardılar. Uşaklara buyruk vererek Üçoğul’la
Karakulan’ın binek atları, iki de yedek at hazırlandı. Büyük bir çabuklukla
pusat ve azıklarını aldılar. Karakulan birkaç kese altını da yanına almayı
unutmadı. Şaşkınlıkla kendisine bakan baş uşağa birkaç güne kadar geleceklerini,
kendisi gelinceye kadar evi bildiği gibi çevirmesini söyleyerek atına atladı.
Üçoğul da öyle yaptı. Şehrin sokaklarından dört nala geçerek kapısına geldiler.
Veliahdın yaveri burada tanındığı için bir şey sorulmadı. Kapıdan çıktılar.
Kurtulmuşlardı.
O zaman Üçoğul’un aklına yaverin evinde bıraktığı Çinli sevgilisi geldi.
Karakulan’a onların ne olacağını sordu. Beriki büyük bir kayıtsızlıkla:
- Evimi zaptedecekler. İçindekiler ya Şemin’in sarayına, yahut onun yaverinin
evine gidecek...
Üçoğul az kalsın ağlayacaktı:
- O kız beni seviyordu. Onu ne diye birlikte almadık?
Karabudak güldü:
- Siganfu kızını Ötüken kızı mı sandın? O seni unuttu bile. Belki şimdi yeni
sevgilisiyle baş başadır.
Üçoğul bir küfür daha savurarak atını mahmuzladı. Sonra birdenbire aklına bir
şey gelmiş gibi sordu:
- Sen nereye gidiyorsun?
- Ötüken’e... Anayurduma... toprak ana vefasız oğullarını da bağrına basmaktan
çekinmez...