21
KITLIK
Üç mevsim daha geçti. Kocalar öldü. Yeni bebekler doğdu. Bebekler yürümeğe,
küçük çocuklar koça binmeğe alıştı. Kısraklar taylandı; inekler buzağıladı.
Ormanda boz kurtların enikleri ava çıkmağa başladı. Yamtar, Sançar ve Üçoğul
yüzbaşı oldu. Başlangıçsız, sonsuz zaman yürüdü. 627 yılının kış ayları geldi.
Karakulan, Tunga Tigin’in buyruğunda bir yüzbaşı olmuştu. Çin’in iç yüzünü iyi
bildiği için bilgisinden Kara Kağan faydalanıyordu. Karakulan’la Üçoğul Çin
başkentinden kaçarken Çin kağanı olan Şemin "Tay-tsong" adını almış, Türklere
sert davranmağa başlamıştı.
O yıl pek sert bastırmıştı. Kişi boyu kar yağıyor, fırtınalar Ötüken’i
inletiyordu.
Üç günden beri ağzına bir lokma koymamış olan Yüzbaşı Yamtar, gün doğmadan ava
çıkıp gün batımına kadar çabaladıktan sonra elleri boş olarak evinde döndüğü
zaman gördüğü şey çok acıklıydı: Karısı açlıktan yatağa serilmiş, bir yaşındaki
oğlu ölüm halinde idi. Ötekiler de perişandılar. Fakat küçük çocuk açlığa
dayanamamıştı.
Yamtar dışarı fırladı. Ne yapıp yiyecek bir şey bulmalıydı. Birkaç adım atmıştı
ki andası Gök Börü ile karşılaştı.
Onbaşı Gök Börü bu sefer öfkeli değil, kızgın hatta delirmiş gibiydi. Yamtar’a
bağırdı:
- Yüzbaşı Yamtar! Bu kepazelik nedir? Bir tek atım, bir tek koyunum kalmadı.
Hepsi öldü. Şimdi de eve küçük kızım açlıktan ölüyor. Sen ne yapıyorsun?
- Yapacak bir şey yok. Bir tek atım kaldı. Onu kesip yiyeceğiz. Gel sana da bir
parça vereyim.
İki anda hızlı adımlarla Yamtar’ın ahırına yöneldiler. Albız alsın! Yamtar’ın
son atı da dün gece ölmüştü. Çare yoktu. Ölü atı parçaladılar. Hemen orda ateş
yakıp kızartmağa koyuldular. Ateş söndükten sonra paylaştıkları kızarmış etleri
yiye yiye çadırlarının yolunu tuttular. Geç kalmışlardı. Çünkü evlerine
girdikleri zaman Yamtar’ın oğlu, Gök Börü’nün kızı ölmüş bulunuyordu.
Yamtar, güçsüz, arık kalmış karısına et yedirerek onu kurtarmağa çabalıyordu. Üç
gündür bir şey yemeyen, ondan önce de uzun zaman ağzına bir iki lokma atan bu
zavallı genç kadının midesi ölmüş at etini kabul etmiyordu. Taze et, kımız
istiyordu. Bu durum karşısında Yamtar çok düşünmedi. Çadırdan fırlayarak Gök
Börü’ye koştu, "ardımdan gel" dedi.
Gece idi. Soğuk derilerini sızlatıyor, yüzlerini donduruyordu. Yüzbaşı Yamtar
iri gövdesiyle karanlıkta bir dev gibi yürüyor, bir yandan da Gök Börü’ye "Biz
Ötüken’in sahipleri açlıktan ölürken tutsak Çinliler bolluk içinde yaşasınlar...
Bu olur mu? Ellerinden güçle yiyecek alacağız. İ-çing Katun’la Şen-king
yetmiyormuş gibi her gün birkaç Çinli beğ yahut bilgin daha çıkıyor. Kara
Kağan’a verdikleri öğütlerle Ötüken’i karmakarışık ediyorlar. Bizim kağan da
onlara inanıyor. Bu olur mu? Ben yüzbaşıyım. Sen hâlâ onbaşısın. Sonra elli
adımdan koca Onbaşı Pars’ı vuramayan Şen-king tümenbaşı... Bu olur mu?" diyordu.
Çinlilerin toplu bir halde oturdukları evlere gelmişlerdi. Yamtar, yaptığını
bilen bir adam durumuyla Çinli evlerinden birine girdi. Bu evde, Ötüken’de
zengin olmuş Çinlilerden biri oturuyor, karısı ve Çinli uşağıyla birlikte bolluk
içinde yaşıyordu. İri bir Türk yüzbaşısıyla bir onbaşının sert bir yüzle içeri
girdiklerini gören Çinlilerin benzi attı. Yamtar kükredi:
- Ulan Çinli tez davran! Ne kadar yiyecek varsa şuraya yığ!
Ev sahibinin şaşkınlığı geçmişti. Kafa tutmak istedi:
- Sizi Kara Kağan’a şikayet ederim. Şen-king benim dostumdur. Sonra...
Çinli sözlerini bitiremedi. Bir şakırtı oldu. Yamtar şimşek gibi bir hızla
kılıcını çekerek savurup Çinlinin başını uçurmuştu.
Karısı ayakta duramayarak yere yığılmıştı. Uşak titreyerek koşuyor, kımızları,
kurutları taze etleri getiriyordu. Yamtar hepsini sırtladıktan sonra:
- "Haydi Gök Börü! Ardımdan gel" dedi.
Gök Börü biraz daha içerde kalmıştı. Sonra koşarak Yamtar’a yetişti:
- "Kalanları da ben hakladım. Yoksa İ-çing Katun’a şikâyet edip anamızı
ağlatırlardı" dedi.
Yolda yiyecekleri paylaştılar. Herkes kendi çadırına koştu.
Yamtar, karısını ölümden kurtarmağa çalışıyordu. Fakat evde herkes açtı. Ölmüş
atın etini övütecek kadar sağlam bir işkembesi olan Yamtar’dan başka herkes iyi
yiyecek istiyordu. Kocamış ninesine o kadar aldırmıyordu ama yarın birer yiğit
olarak savaşa girecek olan oğullarına baktıkça içi sızlıyordu. Küçük oğlu
ölmüştü. Emzikli karısı da çok kötü durumda idi. Yamtar bunaldıkça Çinlilere
düşman oluyor, "Tanrı bize Çinliler yüzünden öfkelendiği için böyle yapıyor"
diye düşünüyordu.
Çinlinin evinden topladığı azık hemen hemen bitmişti. Yamtar için biraz bir şey
kalmıştı. Yamtar bu güzelim yiyeceklere baktıkça acıkıyor, acıktıkça da ölmüş
atın kızartmasından atıştırıyordu. Gözünü, ayrın için karısına ayırdığı
çamçaktan bir türlü alamıyordu ki dışardan ayak sesleri işitildi. Kapı açılarak
içeri Sülemiş girdi. Benzi sapsarı isi. Yanan çıranın ışığı yüzüne vurdukça
büsbütün sarı gözüküyordu:
- "Yamtar! Açlıktan ölüyoruz. Evde diri olarak bir karım kaldı. Onun için bana
biraz azık veremez misin?" diye yalvardı. Yamtar düşünmeksizin kımız çamçağına
el attı. Yarısını kendi karısına ayırıp kalanını da Sülemiş’e uzattı. Yumruk
kadar da kurut parçası verdikten sonra:
- "Al, bunları yengeme ver" dedi. Sonra ölmüş atın kızartmasından bir parça
koparıp:
- "Bunu da sen ye" diyerek uzattı.
Ertesi sabah Yüzbaşı Sançar erkenden kalkarak elinde kalan son iki attan birini
kesip güzelce kızarttı. Kendisine irice bir parça ayırdıktan sonra atına
atlayarak andalarının evlerine uğramağa başladı. Önce evi en kalabalık olan
Yamtar’a uğradı. Koca Yamtar sülıyordu. Çünkü o gece hem ninesi, hem
oğullarından biri, hem küçük kardeşi, hem de karısı ölmüşlerdi. "Gök başıma
yıkıldı" diyip ah çekiyor, yanaklarından aşağıya yaşları boşanıyordu. Somurtkan
ve söylemesini bilmeyen Sançar "Kalanları kurtarmağa bak" diyerek ona büyük bir
parça et verdi. Ömrümde hemen hemen daima aç yaşamış olan Yamtar hayatında ilk
defa olarak önünde bol yiyeceği varken aşa el sürmeden duruyordu. Dört yaşındaki
kızıyla üç yaşındaki oğluna et vererek "yiyin" dedi. Sançar çıkıp gittiği zaman
iştahla eti yiyen çocuklarına bakarak bağdaş kurmuş olduğu yerde duruyor, hiç
ses etmiyor, fakat gözlerinden bol ve gür damlalar sanki yağıyordu.
Sançar ondan sonra Onbaşı Sülemiş’in evine uğradı. Sülemiş’in benzi sarı,
gözleri kızarıktı. Acı acı gülümsüyordu. Sançar durumu kavradı: Sülemiş’in
karısı ölmüştü. Sançar söyleyecek söz bulamadı. Oraya bir parça et bırakarak
çıktı.
En sonra Gök Börü’nün evine girdi. Deli onbaşı evinde yoktu. Kocamış anası can
çekişiyordu. Karısı halsiz, yatağında yatıyor, iki çocuğu açlıktan ağlaşıyordu.
Sançar eti getirince iki küçük aç kurt gibi saldırdı.
Genç kadın gülerek doğruldu. İhtiyar nine de ise hiçbir hareket görülmedi.
Yüzbaşı Sançar kendi evine giderken birdenbire atını durdurdu: Yerde birisi
yatıyordu. Yüzü görünmüyordu. Fakat Sançar yere atlayıp başını kaldırınca
tanıdı. Bu Onbaşı Karpak’tı. Sançar ilkönce bunu donmuş sanarak yüzünü karla
uvalamak istedi. Karpak donmuş değildi. Gözlerini açarak Sançar’a bakınca:
"Boşuna uğraşma benim işim bitti" diyebildi.
- Yaralı mısın?
Karpağ’ın bakışları değişti.
- Yara da söz mü? Karımla dört çocuğum öldü. Ben dokuz gündür açım.
Sançar büyük bir emekle onu yerden kaldırarak atına yerleştirdi. Kendisi de
güçlükle binerek evine doğru sürdü. Karpak'ı yatağına yerleştirerek kendisine
ayırdığı etten ince bir parça kesip ona verdi. Fakat Karpak almıyor, gözleri
tuhaf bir şekilde parlıyordu:
- "İ-çing Katun’a müjde ver. Bir Türk onbaşısı daha ölüyor" dedi. Biraz sonra Karpak yoktu.