24
TANRI TÜRKLERE KIZIYOR
Güneş Türkeli’ne yeni bir yaz daha getirmişti. Fakat artık Ötüken Gök Türkler’in
değildi. Sıtarduşlar oraya hakim olmuşlar, hanları da Çur Bilge Kağan adı ile
Gök Türkler’e rakip bir durum almıştı. O korkunç kıtlık geçmiş, ölen ölüp kalan
kalmıştı. Yamtar, Sançar ve Gök Börü kımız içiyorlardı. Yamtar’ın karnı tok,
sırtı pek olduğu için keyfi yerinde idi. Söz dönüp dolaşıp Tulu Han’a geliyordu.
Tulu Han hapisten çıktıktan sonra Kara Kağan’ı tanımamış, Çin’e elçi gönderip
yardım dilemişti. Gök Türk Kağanlığının tahtını dava etmekten bir türlü
caymıyordu. Yamtar:
- "Çin kağanı bu kez Tulu Han’a yardım etmedi" dedi.
Gök Börü:
- "Tulu Han en iyi elçilerini yitirdi de ondan" diye cevap verdi.
Yamtar sordu:
- Bu iyi elçiler kim?
Gök Börü her zaman olduğu gibi sert sert ve öfkeli konuşuyordu:
- Baş elçisi Binbaşı Çamur Beğ’di. Tulu Han hapiste iken onu buğa süstü
(boynuzladı). Bağırsakları dışarı uğrayıp öldü. Bir de onun yardımcısı Onbaşı
Pars vardı.
Yamtar’ın gözleri açıldı:
- Ne Pars mı? Bizim Pars mı?
- Bizim Pars olur mu? Başka Pars. Onu da Yüzbaşı Yağmur Beğ öldürdü.
Yamtar ferahlamıştı. Bu ferahlıkla bir çamçak kımız daha içti. Gök Börü
tamamladı:
- Bir de Çinli Çang-su vardı. Tulu Han Çin’e elçi gönderdikçe dilmaçlığı bu
herif yapardı. Yüzbaşı Yağmur onu da, Gümüş’ü ardından gönderip temizletti.
- İyi olmuş. Şu yüzbaşıyı görürsem ona iki çamçak kımız vereyim.
Yamtar’ın çadırında idiler. Bir yandan kızarmış et yiyorlar, durmadan da kımız
içiyorlardı. Bir aralık Yamtar elini sırtına götürerek sıvazladı. Sonra:
- Uykudan kalksam kış içindeyiz sanırdım. Soğuk mu var, nedir? Bu kadar kımız
içtiğim halde üşüyorum. Yaz günü de böyle üşündüğünü kimseden işitmemişti.
Gök Börü ellerini uğuşturdu:
- Yahşı söz ettin. Benim de ellerim donmuş. Yoksa çok kımız içip esridik mi?
- Esriyen kişiye dünya sıcak gelir. Biz ise neredeyse donacağız.
Hiç söze karışmıyan Sançar’da üşüdüğünü anlamıştı. Yazın bu en sıcak ayında
böyle soğuk nasıl olurdu? Bu işte elbet bir yanlışlık vardı. Sançar bunu anlamak
için kalkıp kapıya yöneldi. Gün batmak üzere idi. Sırtları kapıya dönük olan
Yamtar’la Gök Börü arkalarına soğuk bir rüzgârın değdiğini duyarak başlarını
kapıya çevirirlerken kapının dışındaki gürültüden Sançar’ın yere düştüğünü
anladılar. Arkasından Sançar’ın o ünlü kahkahası ortalığı çınlattı. İki anda bir
an için bakıştıktan sonra fırlayıp kapıdaki keçeyi araladılar. Aman ulu
Tanrı!... Koca Yamtar’ın gözleri yuvasından uğrayıp ağzı açıldı. Yalnız " vay,
vay, vay!..." diye haykırabildi. Deli Gök Börü ise o kadar şaşırmıştı ki
şaşkınlıktan yere yuvarlandı. Yazın ortasında kuşbaşı kar yağıyordu. Kapının
önündeki kardan Sançar’ın ayağı kayarak yere düşmüştü. Bir yandan da katılıyor,
bir yandan da:
- "Bizim çadırda kımız içerken dört ay geçip kış gelmiş de haberimiz olmamış"
diye söyleniyordu. Bu sırada Yamtar’ın beş yaşındaki kızıyla dört yaşındaki oğlu
karların arasında düşe kalka koşarak geliyorlardı. Yamtar onları görünce biraz
toparlanarak sordu:
- Ulan, bu ne?
Sanki yazın ortasında kar yağmasından sorumlu olanlar küçük çocuklarmış gibi
koca yüzbaşı onlara bakıyor, onları sorguya çekiyordu. Kız, korkulu ve şaşkın
gözlerle babasına bakıyor, soğuktan titreyip diş-leri birbirine vurarak
söylüyordu:
- Baba! Biz kırda oynarken birdenbire kar yağmağa başladı. Çok üşüyo-ruz baba…
Fakat Sançar’ın kahkahaları bütün sesleri bastırıyor, konuşmağa imkan
vermiyordu. Yamtar ne yapacağını şaşırmıştı. Sançar’ı susturmak için onu atının
sırtına bağlayıp koşturmaktan başka çıkar yol yoktu. Halbuki Sançar’ın atı şimdi
burada değildi. Hem de Sançar’la uğraşırsa çocuk-larla kendisi de donacaktı. Yere
düşmüş olan Gök Börü’yü bir davranış-ta kaldırarak bağırdı:
- Çabuk, Sançar’ı içeri getir!
Kendisi de çocukları yakalayarak içeri girdi. Hemen onları bir keçeye sararak
oturttu. Sırtına kışlık kürkünü geçirdi. Gök Börü’nün içeri getirip bıraktığı,
katılmak üzere olan Sançar’ı kavrayınca Gök Börü’nün sırtına verdi. Savaşta
buyruk veriyormuş gibi buyurdu:
- Çadırın içinde Sançar’ı koştur. Hem sen ısınırsın, hem de o katılıp soluğu
kesilmeden kurtulur. Çabuk davran!
Sırtında Sançar olan Gök Börü çadırın içinde koşarken Yamtar hızla yedek çadır
direklerini çıkarıp kırdı. Kavla tutuşturarak yaktı. Birdenbire gelen kıştan
ölmemek için yapılacak başka iş yoktu. Çocukları ateşin başına getirdi. Sonra
kürkünü çıkarıp yere atarak yorulmuş olan Gök Börü’nün sırtından Sançar’ı aldı.
Ona kürkü giyip ateşin karşısına geçmesini söyledikten sonra kendisi çadırın
içinde Sançar’ı koşturmağa başladı. Yamtar çok güçlü olduğu için çabuk
yorulmayacaktı ama çadır dar olduğu için döne döne koşmak mecburiyeti başını
döndürüyor, koşarken sendeliyordu. Sançar ise gözlerinden yaşlar boşanarak
kah-kahaları atıyor, katılmak derecesine geliyor, bir yandan da: "Yamtar’a
bak!... Kara Kağan’ın aygırlarından daha eşkin koşuyor" diye söyleniyordu. Böyle
tuhaf bir şeyi ilk defa gören çocuklar da gülmeğe, kahkahalar savurmağa
başlamışlardı. Deli Gök Börü ilk önce Sançar’a öfkeli öfkeli bakıyordu.
Çocukların gülüşü ona gerçekten gülünecek bir şey olduğunu hatırlattı. Yamtar’ın
kocaman kürkü içinde kendisinin bir çocuk kadar kalışı da tuhafına gitti. O da
kahkahalarla gülmeğe başladı. Yamtar, hem sendeleyerek koşuyor, hem de alnından
terler damlayarak şöyle diyordu:
- İyi oldu. Kızıştım. Yoksa soğuktan donacaktım. Sizde amma gülüyorsunuz be!...
Gülünecek ne var ki?.. Pek de yok değil ya…
Ve dayanamayarak o da gülmeğe başladı. Kahkahalar atan Sançar sırtında olduğu
halde o da gülüyor, kahkahalar savuruyor, bir yandan da çadırın içinde fır
dolayı dönüyordu.
Yazın en sıcak çağında beş gün, Türkeli karakış varmış gibi soğuktan donup
bunaldı. Hazırlığı olmayanlardan donup ölenler, sayrı düşenler vardı. Herkesi
bir korku bürümüştü. Bu, herhalde Tanrı’nın bir öfkesi olmalıydı. Türkeli’nin en
kocamışları bile yaz ortasında böyle bir ne gör-müşler, ne de kendi atalarından,
dedelerinden işitmişlerdi. Evet, herhalde Tanrı öfkelenmiş, Türkler’e gücenmiş
olacaktı. Herkes bunu düşünüyor, buna bir sebep arıyordu.
Tanrı elbette öfkelenirdi. Kara Kağan bir yerde durmuyor, oradan oraya
göçüyordu. Türkler artık eskisi gibi ölülerini yakmıyorlar, gömüyorlardı. Kağan,
Çinli İ-çing Katun’un sözlerine kanmakla kalmıyor. Şen-king’i Türk beğleri gibi
tümenbaşı yapıyordu. Tulu Han, durumu unutarak ayrı kağanlık kurmak davasının
ardından koşuyordu. Çinlilerden gelen belâ yetmiyormuş gibi kağan şimdi de
Çao-teyen adlı bir Çin bilgininin sözleriyle iş görür olmuştu.
Yamtar o geceyi nasıl atlattığına şaşıyordu. Hem Sançar’ı katılmaktan, hem de
çocuklarla Gök Börü’yü donmaktan kurtarmıştı. Son kıtlıktan sonra kendilerini
yeni yeni toparlamağa çalışırken bu beş günlük don yeniden bir çok hayvanları
öldürmüş, kendilerini yine acınacak duruma sokmuştu. Soğuklar geçmişti ama
budundaki ürküntü geçmemişti. İçlerinde anlaşılmaz bir acı, büyük bir korku
vardı. Onlara gökten belâ yağacakmış gibi geliyordu.
Bir akşam Yüzbaşı Yamtar çocuklarıyla birlikte yemeğini yiyip kalkmıştı ki,
birdenbire çadırın kapısı açıldı. Çıranın sönük ışığı altında Yamtar, Gök
Börü’nün sapsarı benzini seçmekte güçlük çekmedi. Andasında bir olağanüstülük
olduğunu anlıdan Yamtar, "Ne var Gök Börü" diye sorarken karşısındakinin
titremekte olduğunu da gördü. Gök Börü söz söyleyemiyordu. Çeneleri birbirine
çarpıyor ve kıpırdamadan Yamtar’a bakıyordu. Dirliğinde hiçbir şeyden korkmamış
olan bu Ötüken delisini böyle titreden şey ne olabilirdi?

Bugünlerde Tanrı’nın öfkesi üzerlerine yağmakta olduğu için Gök Börü’nün korkusu
yavaş yavaş Yamtar’a da bulaşıyordu. Omuzlarından tutarak onu sarstı: "Söylesene
ne var" diye bağırdı. Gök Börü yine ağzını açmadı; yalnız Yamtar’ı kolundan
tutarak onu çadırın kapısından dışarı çekti. Yine kar ve buz göreceğini sanan,
fakat böyle bir şey görmediği için ferahlayan Yamtar’a göğü gösterdi. Yamtar bir
irkildi; gözlerini uğalayarak yine göğe baktı. Sonra Gök Börü’nün yakasına
yapışarak ve korkudan titreyerek: "Bu da ne?" diye bağırdı. İki anda
birbirlerine sarılarak titremeğe başlamışlardı. Çünkü gökte üç tane ay birden
parlıyordu. Onlar böyle dururken birdenbire uzaktan bir haykırış işittiler.
Sonra bir koşuşma, bir gürültü oldu. Biraz sonra bütün Türkeli ayakta idi.
Bağrışıyorlar, kılıçlarıyla kalkanlarına vurarak gürültü yapıyorlar, göğe ok
fırlatıyorlardı. Yamtar "Durmak olmaz" diyerek Gök Börü’yü çadıra çekip
pusatların durduğu yere götürdü. Çabucak birer sadak takındılar. Birer kılıçla
kalkan alıp dışarı fırladılar. Onlarda kılıçla-rını kalkanlara vurmağa, göğe ok
fırlatmağa başladılar. Kadın, erkek, çoluk, çocuk binlerce kişinin bağrışması
korkunç bir gürültü yapıyor, köpekler uluyarak, atlar kişneyerek, inekler
böğürerek bu gürültüyü arttırıyorlardı.
Üç ayın birleşmesini boşuna bekleyerek bağırıp yoruldular. Aylar, batıncaya
kadar birleşmedi. Batıp ortalığı karanlığa bıraktıktan sonradır ki bu korkunç ve
coşmuş insanların gönüllerine biraz su serpildi. Çadırlarına çekilip uyudular.
Buna uyudular denemezdi. Yorgunluktan hepsi sızmışlardı.
Fakat bütün Elde uyumayan bir kişi vardı. Binbaşı Bögü Alp sabaha kadar Kıraç
Ata’nın sözlerini düşünmüştü. Bögü Alp’ın beynine işlenmiş olan bu sözler yavaş
yavaş gerçekleşiyordu. Kıraç Ata demişti ki: "Büyük günler geliyor… Kıtlık
olunca ay parçalanacak… Kara Kağan’ı
öldürmeyeceksin… Onu tasa öldürecek… Bir ulu şehirde
toplanmış kırk er görüyorum… Aralarında sen de
varsın… Yağmur yağıyor… Irmağın kıyısında
dövüşüyorsunuz… Budun kurtuluyor… Adınız
unutulmaycak… Bin üç yüz yıllık ölümden sonra
dirileceksiniz… Acunun batımına dek adınız
gönüllerde kalacak…."
İşte kıtlık olduktan sonra ay parçalanmıştı. Demek ki sıra Kara Kağan’ın tasadan
ölmesine gelmişti. Bögü Alp, Kıraç Ata’nın sözlerini, o sözler söylendiği zaman
bu kadar iyi kavgıyamamıştı. Şimdi, işler olduktan sonra, eskiden kavrayamadığı
o sözlerin ne büyük gerçekler olduğunu anlıyor, derin derin düşünüyordu. Bir ulu
şehirde toplanmış olan kırk er caba kimlerdi? Bu ulu şehir neresi olabilirdi?
Hele bin üç yüz yıllık ölümden sonra dirilmek?...
Bögü Alp’ın gönlünde anlaşılmaz bir sıkıntı vardı. Tan yeri ağarmadan çadırından
çıkmış, kırda, bayırda gezinmeğe başlamıştı. Nereye gittiğini kendisi de pek
bilmiyordu. Ne yaptığının da farkında değildi. Bir aralık kendisine geldiği
zaman bir tümseğe yaslanmış olduğunu, güneşin doğmak üzere bulunduğunu gördü.
Birdenbire beyninde şimşek gibi bir düşünce çaktı: Acaba yine Kıraç Ata’ya gitse
nasıl olurdu? Acaba Kıraç Ata sağ mıydı? Bögü Alp gitmeğe karar vermek üzere
idi. Birdenbire gözleri ileriye takıldı. Tuhaf şey!... Topraktan kızıl duman
çıkıyordu. Şimdiye kadar böyle bir şey görmemişti. Yazın kar yağdıktan, gökte üş
ay görüldükten sonra şimdi de yerden kızıl bir buğunun fışkırması ne anlaşılmaz,
ne inanılmaz şeydi.
Güneş yükselirken buğular da artıyor, dumanlaşıyordu. Adımları, Bögü Alp’ı evine
doğru sürüklerken bir çok kişiler de şaşkınlık ve korku ile yeri kaplayan kızıl
dumana bakıyorlar, bir çokları da pusatlanarak çadırlarının kapısında
bekleşiyorlardı. Hiç kimse olan işlerin iç yüzünü anlayamıyordu. Ne kamlar, ne
ozanlar, ne beğler, ne kocamışlar bu işlere bir kulp takamıyorlardı. Herkes
başlarında bir felaketin dolaştığını sezip duruyor, buna karşı bir şey
yapamamanın verdiği tevekkülle boynunu büküp susuyordu. Kış, kıtlık, açlık,
sayrılık Türkeli’ni kasıp kavurmuş, çoğu ölmüş, kişiler ve atlar arık kalmıştı.
Tanrı’nın öfkesi herhalde daha geçmemiş olacak ki şimdi de yaz ortasında don
oluyor, ay üçe bölünüyor, yerden kızıl dumanlar fışkırıyordu.
Tanrı’nın Türkler’e öfkesi daha geçmemişti…