25
BOZGUN
Ertesi bahar, Türkeli’ne erkence geldi. Gökten inen türlü belâlarla bitkin hale
gelen bu insanlar biraz doyum olmak için Çin’e akın etmekten başka hiçbir şeyin
fayda vermeyeceğini düşünmekte birliktiler. Kağan ne tasarlıyordu da akın
buyruğunu vermiyor, bunu bir türlü anlayamı-yorlardı. Akın buyruğu geciktikçe
söylentiler, dedikodular artıyor, açık-tan açığa kağan aleyhinde söylenmekten
çekinmeyenler çoğalıyordu.
i-çing Katun, Çinli adamları yoluyla kağan ve kendisi aleyhinde kimlerin
konutluğunu haber alıyordu. Bunların arasında ağabeyinbaşı Bögü Alp’ın da
bulunduğunu işitince bunu önlemek gerektiğini, önlenmezse kötü bir sonuca
varabileceğini düşündü. Bögü Alp’ın gözünü daldan budaktan sakınmaz bir bahadır
olduğunu işitmişti. Üstelik Işbara Han’ın damadı idi. İ-çing Katun, Kara Kağan’a
en sadık beğ olan Uluğ Tarkan’ı çağırtarak buyruklarını vermekte gecikmedi. Bögü
Alp’ı herkes tanıyor-du. Hele Batı Kağanı’na elçi gittikten sonra ünü, sanı
büsbütün yayıl-mıştı. Uluğ Tarkan, binbaşıyı bulduğu zaman sert bir sesle sordu:
- Binbaşı Bögü Alp! Kağan ve Katun aleyhinde söz etmişsin, doğru mu?
- Doğrudur Tarkan!
- Öyleyse, kağanın buyruğunu beklemek üzere seni hapsedeceğim.
- Peki, gidelim!
Tam bu sırada atlı bir ulak gelerek yarın çerinin toplanması için Kara Kağan’ın
verdiği buyruğu bildirip dört nala uzaklaştı. O zaman Bögü Alp işte bir
yanlışlık olacağınız sezerek:
- "Uluğ Tarkan! Buraya gelmek için buyruğu kağandan mı aldın" diye sordu.
- Hayır! Katundan aldım.
- Öyleyse seninle beraber gelmem.
- Neden?
- Kara Kağan savaşa gitmek için beni orduya çağırırken İ-çing Katun beni deliğe
tıkmak için sana buyruk veremez.
- İ-çing Katun bana bu buyruğu verdi
- Verse de değeri yok. Birazdan atıma bindikten sonra İ-çing Katun’un buyruğunu
tanımam.
Uluğ Tarkan çok direnmedi. Çünkü Bögü Alp’ın haklı olduğunu görü-yordu. Dirense
de binbaşının dinlemeyeceğini anlıyor, onunla teke tek dövüşmek gerekeceğini
görüyordu. Bögü Alp’la teke tek dövüştükten sonra da katunun buyruğunun yerine
gelmesi ihtimali pek azdı.
Uluğ Tarkan geri döndü.
Binbaşı bögü Alp bunun ne biçim bir akın olduğunu anlayamıyordu. Işbara Han
ordusu akına gelmemişti. Kür Şad tümeni de yoktu. Tulu Han’a gelince, O Kara
Kağan’la birlikte akın etmek şöyle dursun, ona yağı olmuş, Çin’le dostluğa
girişmişti. Kara Kağan ordusu Çin’e yürürken Tulu Han’ı kendisine çekerek Çin’in
güçlendiği bir çağda Kara Kağan iki tümenlik çeriyle akına çıkıyordu. Üstelik bu
iki tümenden birinin başı da uygunsuz Çinli Şen-king’di.
Yürüyüşün ilk gecesinde, konakladıkları yerde Binbaşı Bögü Alp, Binbaşı Ay
Beğ’le bunları konuşuyordu. Atlarını sonsuz bozkırda otlamağa bırakıp kendileri
yere uzanmışlardı. At uşağı Yumru epey ilerde, borusu belinde olduğu halde
bağdaş kurmuş, kılıcını biliyordu. Bögü Alp dedi ki:
- Ay Beğ! Niçin iki tümenle akın yapıldığını biliyor musun? Işbara Han’la Kür
Şad’ın niçin akında bulunmadığını biliyor musun? Bu akında ne kazanacağımızı,
yahut ne kaybedeceğimizi biliyor musun?
Ay Beğ acı acı gülümsedi:
- Bunu İ-çing Katun’la Şen-king’e sormalı. Bu kadar açlık çektikten sonra biz,
kadınlarımız ve çocuklarımızla Çin’e yüklenmeliydik.
İki binbaşı kendilerine bir bilmece gibi gelen meseleyi konuşarak hararetli bir
tartışmaya daldılar. İlk önce çok yavaş konuşuyorlardı. Sonra sesleri yükseldi.
Yumru’nun işitebileceği kadar sertleşti. Yumru, basit bir çeri olduğu için akına
giden çerilerin sayısı onu pek ilgilendirmiyordu. On tümenle saldırmak, yahut
iki tümenle akın etmek arasında ayrıntı görmüyordu. O şimdiye kadar karşısında
hep bir tek yağı görmeğe alışmıştı. O bir teki hakladıktan sonra başka tekler de
çıkıyordu ama bundan Yumru’ya bir zarar gelmiyordu. Yağı, isterse yüz tümen
olsun, yüz tümeni birden Yumru’nun karşısına çıkacak değildi ya… Bu yüz tümenin
içindeki herhangi bir tümenden herhangi bir er kendisine gelecek, Yumru’da onu
nasıl olsa tepeleyecekti. Onu tepeledikten sonra ötekiler de gelse aynı şeydi.
Bu binbaşılar da ne diye oturup çeri sayısı yapıyorlardı? Yumru bunları
düşünmeğe vakit bulmadı. Serin gece rüzgârının altında, toprağın üzerinde,
yıldızlara bakarak tatlı ve rahat bir uykuya daldı.
Binbaşılar gece yarısını geçtiğini durmamışlardı. Hatta yavaş yavaş yaklaşıp
arkalarında duran gölgeyi de sezinlememişlerdi. Daha doğrusu bunun farkına
varmışlardı ama, gelip geçecek olan bir gece nöbetçisine bakmağa lüzum
görmemişlerdi.
Fakat gölgenin baş uçlarında dikilip kalması sonunda binbaşıların dikkatini
çekti. Başlarını kaldırıp öfkeyle nöbetçiye bakmalarıyla yerden fırlamaları bir
oldu. Deminden beri nöbetçi diye aldırmadıkları bu gölge Kara Kağan’ın ta
kendisiydi.
İki binbaşı yere diz vurdular. Kağan bunlu bakışlarla onları süzerek "Yanlış
düşünüyorsunuz binbaşılar" dedi. Sonra onların taş gibi sessiz ve hareketsiz
durduklarını görerek sözlerini tamamladı:
- Işbara Han’la Kür Şad’ın bütün çerisini toplasak bir tümen tutmaz. Bunun da
yarısı atsızdır. Kendim de ancak iki tümen çeri çıkarabildim. Işbara Han’la Kür
Şad bozuk düzen çerileri ve arık atlarıyla Türkeli’ni biz yokken herhangi bir
saldırışa karşı koruyacaklardır. Son kıtlık ve açlıkta ne kadar insan, ne kadar
hayvan öldü biliyor musunuz? Bilemezsiniz… Ben, Türk Kağanı Kara Kağan, bu
orduyu donatmak için, binlerce attan kalan bir iki yüz atımı da çerilere
dağıttım. Bindiğim tek eşkin atımdan başka bir şeyim yok.
Kara Kağan bu sözleri söyledikten sonra çabuk ve sert adımlarla uzaklaştı. İki
binbaşının bu işe canları çok sıkılmıştı. Bögü Alp sabaha kadar uyuyamadı.
İki gün sonra Gök Türk ordusu Uyang dağına vardığı zaman öncüler Çinlilerin
göründüğünü bildirdiler. Öncülerle çaşıtların getirdiği bilgiye göre Çin ordusu
iyi giyimli, iyi besili beş altı tümenden mürekkepti. Kara Kağan’ı en çok
düşündüren şey Tulu Han’ın da karşı tarafta olup olmadığı idi. Tulu Han’ın ve
çerilerinden kimsenin Çin ordusunda bulunmayışı Kara Kağan’ın biricik avuncu
oluyordu. Yoksa yorgun ve arık iki tümenle üç kat üstün düşmana karşı çarpışmak
o kadar kolay değildi.
Bögü Alp Türk ordusunun sağ kanadında geriye, yedek olarak konulmuştu. Oldukça
yüksek yamaçtan bütün savaş alanına bakan bir yerde, binbaşı Çin ordusunun
yürüyüş ve dizilişini dikkatle gözden geçiriyordu. Yağı üç sıra halinde sıkışık
düzenle ilerliyordu. Öncü çıkarmamıştı. Kağan, tam orda üç tuğunu dikmiş ve
Binbaşı Ay Beğ’i öncü olarak saldırışa yürütmüştü.
Ay Beğ, buyruğundaki bin kişiyle yorgaya kalktı. Sonra hızlandı. Yağıya beş yüz
adım kala keskin bir boru alanda çınladı. O zaman dört nala kalktıkları görüldü.
Savaş haykırışlarıyla Çinlilere doğru at teperlerken bir yandan da ok
yağdırıyorlardı. İki yüz adım kalaya kadar böyle yarıştılar. Sonra bir boru daha
öttü. Ay Beğ bininin birden geriye dönerek kaçmağa başladığını Bögü Alp’ın
gözüne çarptı. Bu yapmacıktan kaçış tam sırasında yapılıyordu. Çünkü ilk
sıradaki iki Çin tümeni Ay Beğ’i sarmak üzere sağdan soldan ileri atılmıştı. Ay
Beğ tuzağa düşmemişti. Boru ile bütün çerisini sağa çektikten sonra yeniden yüz
geri edip Çin tümenlerinden birine saldırdı. Kağan bu manevrayı beğenmiş, soldan
ilerliden Çin tümenine karşı da başka bir bin çıkarmıştı.
Ay Beğ şimdi Bögü Alp’ın bin adım kadar yakında dövüşüyordu. Karga sürüsüne
doğan girer gibi yağıya dalmış, onları darmadağın etmişti. Soğukkanlılıkla
yüksek bir yerden savaşı seyreden Bögü Alp yavaşça: "Kağan haklı" diye
mırıldandı. Çünkü Türk atları her zamanki yıldırım hızıyla koşamıyor, Türk
okları her zamanki şaşmaz uçuşlarla Çinli göğüsleri delemiyordu. Bin adım
uzaklıktan bile Türk atlarının Çin atlarına göre ne kadar arıklamış olduğu
seçiliyordu.
Ay Beğ yeniden sıyrılmış, geriye doğru kaçıyor, arkaya atılan oklarla Çinlileri
hırpalamağa çalışıyordu. Bu sırada Bögü Alp’ın gözleri yakındaki Ay Beğ’den
ayrılarak kağan yönüne çevrildi. Kağanın üç tuğunun havaya kalkmış ve iki
ordunun bütün varlıklarıyla birbirine girmiş olduğunu gördü.
Kendisi kağandan buyruk almadıkça buradan kımıldamayacaktı. Fakat Çinlilerin beş
tümenle kağana karşı saldırmaları, onun da buna karşı durması artık kendisine
buyruk veremeyeceğini gösteriyordu. Tekrar Ay Beğ’e baktı. Albız alsın!... Ay
Beğ kılıç çekip Çinli’ye saldırırken ok yiyip devrilmiş, yarıya inmiş olan bini
hızla çekilmeğe başlamıştı. Bögü Alp, biraz gerisinde duran Yumru’ya: "Saldır
borusu çal!" diye bağırdıktan sonra yayına el attı. Boru çınlarken Bögü Alp’ın
bin atlısı yıldırım gibi fırladılar. Bögü Alp, Ay Beğ’in kalan atlılarını da
kendisine katarak dolu dizgin saldırdı. Kararını vermişti. Yapsa da, yapmasa da
kararından dönmeyecekti.
Çinlilere doğru at koştururken ilk önce ok yağdırarak onların önde bulunanlarını
sapır sapır yere döktü. Sonra boru ile çerisini toplayarak yapabildikleri en
hızlı koşu ile Çin ordusunun ardına sürdü. Bunu yapmak için büyük bir kavis
çizmek ve Çinlilerden daha çok yol almak gerekiyordu. Ne olacağını anlamayan
Çinlilerin kısa bir anlık şaşkınlığından faydalanarak yıldırım gibi ilerledi.
Çinliler durumu kavramışlar, kısa yoldan Bögü Alp’ı önlemeğe girişmişlerdi. O
zaman binbaşının sesi gürledi:
- Yüzbaşı Yağlakar!...
Savaş ve at gürültüleri arasında yine o kadar sert bir ses karşılık verdi:
- Buyur!
Bögü Alp, kendi arkalarından gelen ve kendisinin, Çin ordusu gerisine düşmesini
çalışan Çin atlılarını kılıçla göstererek buyruğunu verdi:
- Ben yağının ardına erişinceye kadar bu gelen Çinlileri oyala!
- Buyruk senindir.
Yüzbaşı Yağlaklar üç yaşında Ötüken’e getirilmiş bir Kırgız’dı. Kaç yıldır, bir
fırsat bulup Kömen Dağı’nı aşarak atasının yurduna gitmeği, baba ocağını görmeği
tasarlıyor, fakat her yıl bir engel çıkıyordu. Bu buyruğu alınca artık Kögmen’i
aşmak umutlarını bırakmak gerektiğini anladı. Çünkü kendi yüz atlısıyla bir
tümen Çinliyi oyalamak pek yakında Uçmağa varmak demekti. Fakat pek yakında
öleceğini düşünmek onu asla yüksündürmedi. Koca Kırgız yüzbaşı, içinde dirliğe
veda etmenin garipliği de çınlayan çok gür ve heybetli bir sesle erlerini
çabucak çevresine topladıktan sonra yüz kişiyle on bin Çinliye daldı. Yağlakar,
her kılıç vuruşta bir Çinli deviriyor ve : "Al! Kögmen Dağı aşkına..." diye
bağırıyordu erleri de coşmuşlardı. Onlar da Çinlileri ikiye biçen vuruşla-rını "Ötüken aşkına",
"Kara Kağan aşkına", "İ-çing Katun aşkına", Şen-king aşkına"
diye bağırarak yapıyorlar, bir yandan da güneş görmüş kar gibi eriyorlardı.
Yüzbaşı Yağlakar gerçekten Kögmen’e gidecekmiş gibi ilerliyor. Neredeyse Çin
tümenini baştan başa yarıp geçecekti. Fakat atı vuruldu ve kendisini yerde
buldu. Pek yakından atılan bir ok böğrüne saplandı. Dünya âlem gözüne karanlık
oldu. Yüzlerce at üzerinden geçti. Fakat yiğit Kırgız ve yüz eri Bögü Alp’a
istediği zamanı kazandırmıştı. Binbaşı, koyun sürüsüne kurt girer gibi Çin
ordusuna ardından dalmıştı. Pek tuhaf savaş oluyordu. Beş Çin tümeni Kara
Kağan’ın iki tümenini geriye doğru sürerken Bögü Alp da bu beş tümeni kovalıyor,
onun ardından da kendisini kovalıdan Çin tümeni geliyordu.
Bögü Alp o gün yırtınırcasına dövüştü. Ok ve kılıçla yaralar aldı. Çok Çinliyi
tatlı canından ayırdı. Yiğit erlerinden yüzlercesini feda etti. Fakat bozgunun
önüne geçemedi. Binbaşı, Çinlilere verdirdiği büyük kayıplar dolayısıyla
bozgunun, yok olma derecesine gelmesini önlemiş olmakla avunabilirdi. Nitekim
Çinliler Türk ordusunun ardından gelememişler, kendileri de rahatça büyük çölü
geçebilmişlerdi. Fakat avunamıyordu. Yüzbaşılarının hepsi, onbaşılarının çoğu
savaş alanında yatıyordu. Bögü Alp’ın bini, üç yüz kişi kalmış, Kara Kağan’ın
iki tümeni de çölü geçtiği zaman yarıya inmişti.