27
TUZAĞIN İÇİNDE
Bir ulak, dal uykuya yatmış olan Kür Şad’ı uyandırarak kağanın kendisi-ni
beklemekte olduğunu söylediği zaman güneş doğmuştu. Fakat bütün orduda bir uyku
halsizliği ve sessizliği vardı. Işbara Han ve Börü Tarkan çerilerinin bir gün
önce getirdikleri azık bütün orduya üleştirilmiş, bu sabaha bir lokma yiyecek
kalmamıştı.
Kür Şad otağa girince Bögü Alp’la Şen-king’in gelmiş olduğunu gördü. İşe yaramaz
kalp Şen-king ‘i kağan otağında , Türk kağanlığının en özlü işlerinden konuşacak
kimseler arasında görünce birdenbire tasarladı. Bunu uğursuzluk saydı.
Kara Kağan, Çin elçisine verilecek cevabı konuşmak için toplantıyı kurmuştu. Kür
Şad söz alarak, son savaşı Çinliler kazanmışken, barış yapmanın şerefsizliğini
ileri sürdü. Kağanın kendisine vermiş olduğu yetkiye dayanarak Tulu Han ordusuna
ve batı kağanına haber salıp yardım gelinceye kadar Çin elçisini oyalamak
gerektiğini, bu da kabil olmazsa ellerindeki ordu ile bir savaş daha yapmanın
şart olduğunu keskin sözlerle anlattı.
Batı kağanına haber salış kağan üzerinde bir yıldırım etkisi yaptı.
- "Ondan yardım geleceğini umar mısın" diye sordu.
- Biz gereğini yapmaktan geri kalmayalım da ondan sonrasını Tanrı’ ya bırakalım.
Kağan, bu düşünceye karşı koydu:
- Çinliler barış için elçi yolladılar. Demek ki savaşmağa niyetleri yok. Bu
yorgun argın durumumuzda, uyuyan yılanın kuyruğuna basmakta ne kazancımız var?
- Şerefimizi kazanacağız .
Otağda derin bir sessizlik oldu. Sonra Kür Şad sözlerini şöyle tamamla-dı:
- Yarıya indiğimiz yetmiyormuş gibi bir de Çinliler’e yenilmişiz olarak yurda
dönersek artık Türk ellerinde adımız, sanımız yok olur.Hiç bir boy bizi tanımaz.
Gök Türk kağanlığı kalmaz.
Kağanın, sorucu gözlerle kendisine baktığını gören Böğü Alp da:
- "Kür Şad doğru söylüyor... barış bir çoğumuzun canını kurtarır ama atalardan
kalan ünümüzü öldürür"diyerek Kür Şad’ ı destekledi.
Kara Kağan , Şen–king’e yöneldi:
- "Sen ne düşünüyorsun" diye sordu. Eğri özlü, eğri sözlü Çinli gülümsedi:
- "Doğruyu sen bilirsin kağan" diye cevap verdi.
Bu sırada dışarıda bir at koşması, bir şakırtı işitildi. Sert sesle bir şeyler
konuşuldu. Sonra otağın kapısındaki nöbetçilerden birinin içeri girerek yere diz
vurduğu görüldü:
- Yüce Kağan! Yüzbaşı Yamtar mutlaka seni görmek diliyor.
Kağan bu vakitsiz ziyarette kötü bir haberin saklı olduğunu sezmişti. "Gelsin"
diye buyruk verdi. Biraz sonra koca Yamtar otağın içindeydi. Kağan, gök
Türkler’in en iri gövdeli adamı olan yüzbaşıyı şöyle bir süzdükten sonra:
- "Yüzbaşı Yamtar! Diyeceğin nedir" diye sordu.
Yamtar’ın cevabı otağın içinde bir şaşkınlık havası estirdi:
- Çin elçisi yanındakilerle kaçtı.
Kür Şad’la Bögü Alp bakıştılar. Kağan yine sordu:
- Nöbetçiler görmedi mi?
- Nöbetçiler ağulanmış!
- Sen bu işin nasıl farkına vardın?
- Çok azıkları olduğunu işitmiştim. Biraz istemek için çadırlarına gittim. Kimse
yoktu. Çevrede beş altı atlı Türk erinin yatmakta olduğunu gördüm. Hepsinin
yanında türlü Çin yemekleri vardı. Ağuladıklarını anladım. Yiyecekler çok güzel
olduğu halde ben de yemedim.
Yamtar sözünü bitirmeden dışarıda bir at şakırtısı daha işitildi. Nöbetçiyi
dinlemeden içeriye giren Yüzbaşı Yağmur, kağanı selâmladıktan sonra:
- "Çin ordusu güneyden hızla yaklaşıyor" dedi.

Kağan sert bir dikilişle ayağa kalkarak:
- "Tuğlar kalksın, borular savaş borusunu çalsın" buyruğunu verdi.
Yüzbaşı Yağmur otağdan dışarı fırlarken Yüzbaşı Selçik kağanın karşısında yere
diz vurdu ve öfkeli bir sesle:
- " Çinliler doğudan da, batıdan da gerimize doğru sarkıyorlar!" dedi.
Kür Şad’la Bögü Alp bir daha bakıştılar. Binbaşı: "Dün geceki ateşin ne demek
olduğu anlaşıldı" diye mırıldandı.
Kağan herkesin kendi yerine geçmesini söyledikten sonra otağdan fırlamıştı.
Borular çalıyor, Gök Türkler koşuşarak atlarına atlıyorlardı. Kür Şad’ın yaptığı
düzenle ordu savaş durumuna giriyordu. Fakat atlarına binecek zamanı ancak
bulabilmişlerdi. Çin elçisinin gece ateşle verdiği işaret üzerine Çin ordusu
hızla yürüyerek kağanı sarmış, Çin elçisi Türk ordusunda bulunduğu için bir
saldırışa ihtimal vermeyen kağanı gafil avlamıştı.
Kür Şad, Gök Türk ordusunun en sağlam ve yıpranmamış erleri olan Işbara Han ve
Börü Tarkan çerisini kendi buyruğuna alarak güneyden gelen Çinliler’e
saldırırken Bögü Alp da kendi bini ile geriden gelen Çin tümenine at tepti.
Kuşatılmış oldukların için manevra yapacak zamanları yoktu. Çek geçmeden iki
ordu göğüs göğüse geldi. Şimdi yalnız kılıçlarla kargılar işliyordu.
Yağı, kağanın üç tuğuna doğru saldırıyor, onu tutsak etmek istiyordu. Kağan,
çevresindeki at uşaklarıyla birlikte yaklaşan Çinliler’e ok yağdırıyor, Kür Şad
ve Bögü Alp göğüs göğüse kılıç savaşı yapıyordu.
İlkönce Çinliler, Gök Türk ordusunu sarmış oldukları halde, başarılı bir iş
göremediler. Öğleye kadar böylece boğuşuldu. Fakat öğleden sonra, Türkler
büsbütün azalınca durum değişmeğe başladı. Kür Şad’la Bögü Alp yavaş yavaş
gerileyip kağanın çevresine yaklaştılar. Yorgunluktan ölü gibiydiler. Zaten çoğu
yaralı ve aç olan bu çeriler birer birer attan düşüyorlar, edebi bozkırı
kanlarıyla süsleyerek can verip gidiyorlardı. Savaş alanında kılıçlarla
kargıların kalkanlara, tulgalara çarparken, er gövdesine girerken çıkardığı
sesler korkunç bir ahenk yapıyor, bu ahenge savaş uranları, sövmeler,
yaralıların iniltisi de karışıyordu.
Binlerce Türk’le Çinli’nin yattığı alanda şimdi akşam oluyordu. Kılıçlarla bir
çok yara alan, yüzü kan içinde kalan Kür Şad çevresine çabuk bir göz attı. Ancak
iki üç bin kişi kalmışlardı. Kağan iyice kuşatılmış, kendini korumağa
çalışıyordu. Dar bir yere sıkışmışlardı. Çevrelerini sarmış olan Çinliler kum
gibi kaynaşıyordu. Kür Şad, kağanı kurtarmak gerektiğini düşündü. Bögü Alp’ı
görmek için bakındı. Binbaşı görünürlerde yoktu. Çok düşünecek zaman kalmamıştı.
Hızla kağana doğru at sürerek yaklaşırken gözüne Yumru ilişti. Ona "Toplan
borusu çal!" buyruğunu verdi. Yumru toplan borusunu çalarken Kür Şad kağanın
yanına gelmiş, ona:
- "Kağan! Biz yağıyı oyalarken sen de onları yarıp yurda ulaş. Çinlileri
aldatmak için tuğların burada kalsın" diyordu.
Orada gözüne yüzbaşı Selçik’le Yamtar ilişmişti. Onlarla yanlarındaki birkaç
çeriye buyruk verdi. Kağanı ortaya alarak Çin çerisini yarmağa, kağana yol
açmaya başladılar. Kür Şad uzaktan onlara yardım ediyor, şaşmaz oklarıyla
önlerine çıkan Çinlileri deviriyordu. Biraz sonra yardımını kesti. Çünkü yanında
kalan birkaç yüz çeriyle Çinlileri tutmağa, oyalamağa mecbur olduğunu biliyordu.
Yumru da kağanın yanında idi. Gök Türkler’in en iri erleri olan Yamtar’la Yumru
kılıçlarını yaman vuruşlarla Çinliler’in başına indiriyorlar, vurdukları
Çinliler ses çıkarmadan cansız, düşüyorlardı. Yüzbaşı Selçik kargı kullanıyor,
kağan da elinde yayı olduğu halde Selçik’e yardım ediyor, Çinlileri birer birer
avlıyordu. Üç dört at uşağı kağanın arkasında bulunuyorlar, geriye ok çekerek
yağıyı yaklaştırmamağa uğraşıyorlardı.
Güneş batmış, kağanla yanındakiler epey ilerlemişti. Çinliler kendilerini
yarmağa uğraşan şu birkaç kişinin arasında kağanın da bulunduğunu bilselerdi
başka türlü yaparlardı. Fakat Kür Şad, kağanın üç tuğunu kaldırarak savaştığı
için onlar kağanı tutmak umudu ile asıl oraya saldırıyorlar, çeri harcamaktan
çekinmiyorlardı.
Ortalık biraz daha karardı. Yumru ve at uşaklarından ikisi yaralanıp düştü.
Kağanın oku bitmiş, kılıcı kırılmış, kargısı bir Çinli’nin göğsünde kalmıştı.
Belindeki bıçaktan başka pusatı yoktu. Yamtar kan ter içinde bir Çinli’yi daha
hakladıktan sonra Çinliler’in hemen hemen yarılmış olduğunu gördü ve : "Davran
Kara Kağan" diye haykırdı. Bu haykırış çevrelerindeki Çinliler arasında bir
dalgalanma yaptı. Herhalde içlerinde Türkçe bilenler vardı ki, bir şeyler
bağırmağa, daha sert saldırmağa başladılar. Ne söyledikleri anlaşılmıyordu ama
Yüzbaşı Selçik "Kieli Han! Kieli Han!" naralarından Çinlilerin, kağanın burada
bulunduğunu sezdikten anladı. Çünkü şu it suratlı Çinliler, Kara Kağan demeğe
dilleri dönmediği için kağana "Kieli Han" derlerdi. Yüzbaşı Selçik, kağanın
tehlikede olduğunu görünce onu kurtarmak için başka yol da yoktu. Ah bu kötü
yalan ah!... Dedesi yalan söylediği için Tanrının öfkesi uğrayıp ölmüş, babası
da bütün dirliğinde bir yol yalan söylediği için Çuluk Kağan’ın buyruğuyla
öldürülmüştü. Ne kötü talih ki şimdi de kendisi yalan söyleyecek ve yalan
söylediği için Çinliler tarafından öldürecekti. Yüzbaşı Selçik:
- "Evet, Kara Kağan benim! Tanımadınız mı it Çinliler?" diye bağırdı. Sonra
atını yüzgeri ettirerek onlara daldı. Çinliler arasında yeniden bir kaynaşma ve
haykırışma oldu. Yüzbaşının üzerine hırsla saldırdılar. Selçik, Yağma boyundan
olduğu için çok yakışıklı idi. Çinliler bu yüzden kağanlığı ona yakıştırmış
olacaklar ki yakalamak için saldırıyorlar, fakat baş edemiyorlardı. Çinlilerin
bu yanlışından faydalanan kağan, ardında Yüzbaşı Yamtar’la bir at uşağı olduğu
halde onları yarmış, kuzeye doğru at sürüyordu. Arkalarına sekiz on Çinli
düşmüştü ama kağan olduğunu bilmedikleri için işi sıkı tutmuyorlardı.
Yüzbaşı Selçik bir yandan Çinlilerle vuruşurken bir yandan da haykırıyor,
Çinliler sövüyor, onlarla alay ediyordu. Fakat bu alay uzun sürmedi. Önce atı
vuruldu. kendisini sağlam olarak ele geçirmek isteyen Çinliler onun yaya kaldığı
halde dövüşe devam ettiğini ve sağlam denecek durumda bulunmayıp yaralar içinde
kana bulanmış olduğunu görünce ölüsünü tutmak için saldırdılar. Selçik bitkin,
kan içinde, gücü kesilmiş olarak toprağa düşerken aklına yurttaki oğlu geldi:
"Dedem, babam ve benim gibi acaba oğlum da yalan söyleyerek mi ölecek" diye
düşündü. Bu düşünce Yüzbaşı Selçiğin son düşüncesiydi.
Kara Kağan, Sekçik'in kazandırdığı zamanla Çinlileri yararak at sürerken
Çinliler durumu kavramışlar, aldandıklarını anlayarak ardından at koşturmağa
başlamışlardı. Kağanın atı bütün Türkeli’nde eşi olmayan yaman bir eşkin attı.
Onunla hiçbir at yarışamazdı. Yamtar koşamayacağını biliyordu. Sadağında ok
kalmamıştı. Yanlarında yarışan at uşağına oku olup olmadığını sordu. Onda da
yoktu. O zaman kağana şöyle dedi:
- Kara Kağan! Biz yağıyı biraz daha oyalarken sen yurda ulaş, kağanı sağ oldukça
Gök Türkeli yıkılmaz!...
Sonra at uşağına buyruk vererek geri döndü. Artık iyice kararan bozkırda ikisi
birden, kendilerini kovalıdan Çinlilerin içine daldılar...