28
SON GÜLÜŞ
Bozkırdan sanki bir belâ kasırgası esip geçmişti. Kim bilir kaç bin yıldan beri
doğup batan güneş, hiçbir zaman ışıklarını böyle acıklı bir görünüşün üzerine
serpmemişti. Dünyanın talihi mi değişmişti? Yoksa yeni bir çağ mı başlıyordu?
Savaş alanında on bin Türk cansız yatıyordu. Bunlar Gök Türkeli’nin timsali olan
kağan kurtulsun diye ölmüşler, bu uğurda bir o kadar Çinli’yi de tatlı
canlarından ayırmışlardı. Acaba kağan kurtulup budunun başına geçebilmiş miydi?
Bu tasalı düşünceyi artık bu ölüler düşünemiyordu. Bunu düşünenler, şimdi yaralı
olarak Çinliler’e tutsak olan iki üç bin kişiydi.
Sekiz yerinden delik deşik olmuş olan Kür Şad, ateş dolu gözlerle savaş alanına
bakıyordu. On bin Türkle on bin Çinlinin kanı bozkırı kızartmıştı. Yalancı
Çinlinin tuzağına düşerek yenilmişler, yok olmuşlardı. Kaç yıldır sürüp giden
uğursuzluklar yüzünden koca Gök Türk ordusu bitmiş, kala kala şu kan içindeki
iki üç bin tutsaktan ibaret kalmıştı. Kür Şad’ın gönlünde sonsuz bir acı,
onulmaz bir sızı yanıyordu. Kağan kurtulmuştu. Fakat acaba Gök Türkeli’nin
başına geçip devleti de kurtulabilecek miydi? Çinliler kağan soyundan olduğu
için Kür Şad’ın atını almamışlardı. Yüksekçe bir yerden savaş arkadaşlarına
bakıyordu. Kahraman Bögü Alp, kanlı giyimleriyle, tulgasız kalmış başı ve
sapsarı benziyle bir yiğitlik anıtı gibi duruyordu. Beri yanda bir yüzbaşı,
yerde dişlerini sıkarak sallanıyor, yeniyle alnından akan kanları siliyordu. Bu
yüzbaşının bir bacağı kopmuştu. Dağlanmış sarılmış olmasına rağmen kanı
dinmiyor, yağının yanında inlememek için dişini sıkıyor, acıyla başını sallıyor,
kişi gücünün üstünde emek sarfederek çırpınıp duruyordu.
Onun yanında somurtkan yüzlü Yüzbaşı Sançar kıpırdamadan ayakta duruyor, bir
eliyle göğsüne basıyordu. Eli ve elini bastırdığı yer kan içindeydi.
Kür Şad bakışlarını biraz daha uzağa çevirdi; yanağındaki kılıç yarasından kan
sızan Yüzbaşı Yağmur’un her zaman, hatta savaşta bile gülümseyen gözleri artık
gülümsemiyor, bunlu bakışlarla Yamtar’a bakıyordu. Yüzbaşı Yamtar koca
gövdesiyle toprağın üstünde yatıyor, yüzünü buruşturuyor, ara sıra yavaşça
inliyordu. Alnında ve yanağında derin birer kılıç yarası vardı. Bir kargı sağ
kolunu delmiş, bir kılıç da bacağını parçalamıştı. Bunlar o kadar çok bir şey
değildi. İlle şu göğ-sünü delip küreğinden çıkan ok olmasa... Ok, dağ yüzbaşının
gövdesine saplı duruyordu.
Yamtar’ın yanında Yüzbaşı Üçoğul bağdaş kurmuş, başını önüne eğmiş, dirseklerini
dizlerine dayayarak başını elleri içine almış, öylece duruyordu. Omuzu kan
içindeydi. Çenesinden aşağıya kan sızıyor, bu kana göz yaşları karışıyordu.
Kaftanı parça parça olmuş olan Onbaşı Gök Börü diz çökmüş, eki elini birden sol
gözüne bastırmış, belli olmayan birisine sövüyordu. Gök Börü’nün sol gözü bir
okla kör olmuş, avuçlarına kan doluyordu. Paramparça kaftanının altından gövdesi
görünüyordu. Görünen her yerinde bir yara, en aşağı bir çizik vardı. Ötüken
delisi atından düştükten sonra da dövüşmüş, kılıcı düştükten sonra bıçağına el
tamış, bıçak tutan eline kılıç yedikten sonra yumrukla saldırmış, yediği kılıca
aldırmamış, kargı dürtüşü ona vız gelmiş, fakat yandan gelen bir ok gözünü
çıkarınca dayanamayarak devrilmişti. Geriye kalan tek gözüyle çevresini görecek
hali yoktu. Ne olduğunu bilmiyordu. Gök Türk ordusunun bittiğini, kendisinin
tutsak edildiğini de bilmiyordu. Büyük bir acı duyuyor, söverek acısını
azaltmağa çalışıyordu.
Biraz daha ilerde, Bögü Alp’ın at uşağı Yumru, ölmüş bir yüzbaşının göğsüne
başına dayamış, korkunç gözlerle göğe bakıyor, kesik kesik inliyordu. Onun
yanında, yaralara yüzü tanınmaz bir hale gelmiş olan bir çeri, yere uzanmış,
yaraları sızladıkça ıslık çalarak başını kaldırıyor, sonra yine sırt üstü
yatıyordu.
Kür Şad’ın keskin bakışları yarasız bir er aradı. Yoktu. Hafif yaralılar
ağırlara yardım edeceklerdi. Başka hiçbir çare yoktu. On bin ölüyü birer birer
tanımağa imkân yoktu ama Şen-king’in ölmediği de muhakkaktı. Acı acı gülümsedi.
Her halde bu kırgından sağ ve sağlam olarak kurtulan tek kişi Şen-king’di.
Kendileri can pazarında iken o korkak Çinli kim bilir nasıl yolunu bulup
sıvışmıştı.
Çevrelerini kargılı, yaylı Çin çerileri çevirmişti. Bunlar tetikte, yaralı
Türkleri kolluyorlardı. Daha uzakta asıl büyük Çin ordusu düzene girmeğe
çalışıyor, yaralılarını kaldırıyordu.
Kür Şad atından güçlükle indi. Güçlükle yürüyerek Yamtar’a yaklaştı. Hafif
yaralı bir eri çağırarak onun yardımıyla Yamtar’ın göğsüne saplı oku güçlükle
çıkardı. Soluğu kesilmiş, Yamtar ise bayılmıştı. Ağır yaralıların kimisi ölüyor,
kanı dinmeyen bazıları ölüm haline geliyordu. Kür Şad bir iki sağlamca eri
çağırarak ölülerin kaftanlarından yırttığı parçaları onlara kavla yaktırıp
Yamtar'’n göğsünden çıkan oku kızdırdı. Bununla Yamtar’dan bağlıyarak
çevresindeki yaralıların yaralarını dağlamağa başladı.
Gün batımına bir kargı boyu kalmıştı. Tutsaklar Çin atlılarının ortasında güneye
doğru yürümeğe başladılar. Bekçilik eden Çin çerilerinin sağın-da, solunda asıl
Çin ordusu yığın halinde gidiyordu. Kür Şad’ın dağlamalarıyla birçok yaralı
ölümden kurtulmuş, verdiği buyruklarla da hafif yaralılar ağır yaralıların
koluna girmişti. Kür Şad’dan başka hepsi yayan gidiyordu. Aç, susuz olarak;
yaraları sızlaya sızlaya Çin’e kadar hep böyle yaya gideceklerdi. Çin ordusunun
yarısı Türkeli’ne baskın vermek üzere ayrılmıştı. Kür Şad yurtta kalan
kocamışlarla, kadınların, çocukların ne olacağını düşünüyor, içinden onları
kurtarması için Türk Tanrısı’na yalvarıyordu.
Birdenbire gözleri Bögü Alp’a ilişti. Bitkin durumda olduğu halde sırtında
birisini taşıyordu: Bu, bacağı kopmuş olan yüzbaşı idi. Kür Şad atından indi.
Bögü Alp’la bakıştılar. Söz söylemiyorlar, bakışlarla konuşuyorlardı. Yüzbaşıyı
ata bindirdiler. Kesik bacağından hâlâ kan akıyor, yüzü gitgide beyazlaşıyordu.
Sağlam kalan gözüyle de ortalığı iyi göremeyen Ötüken delisi, başka bir çerinin
koluna tutunarak yürüyordu.
Koca Yamtar tek başına sürükleniyor, neler çektiğini de Tanrı ile kendisi
biliyordu. Biraz geri kalanları Çinliler kargı ile saçıyorlardı. Yola çıkalı çok
olmadığı halde aralarında sekiz on kişi böylece eksilmişti.
Bir aralık Kür Şad irkildi. Fatih ve akıncı olarak gittikleri Çin’e şimdi tutsak
olarak götürülmek birdenbire yüreğine bir ağırlık verdi. Az kalsın yeri göğü
inleten bir haykırışla bağıracaktı. Yüzü kızardı. Bögü Alp söz söylemeseydi
belki kendinden geçecekti. Binbaşı, at üstündeki yüzbaşıyı göstererek : "Öldü.
Bunu bırakıp yaşılan birisini bindirelim" diyordu. Bacağı kesilmiş olan
yüzbaşıyı indirip yere uzattılar. Kür Şad ata binmeğe en çok muhtaç birisini
aramak için başını arkaya çevirmişti ki ortalığı çınlatan bir kahkaha önce
tutsakları, onların ardından da Çinliler’i durdurdu: Yüzbaşı Sançar o ünlü
kahkahasını savuruyor, yaralı göğsüne bastıra bastıra kanlara bulanmış olan
ellerini böğürlerine dayayarak sendeliyordu. Başka zamanda olsaydı Sançar’ın
kahkahası bütün orduya da bulaşır, onları da kahkahalarla güldürürdü. Fakat
şimdi gülmüyorlar, gülemiyorlar, içlerinde ince bir telin koptuğunu
duyuyorlardı. Bütün tutsakların içine işleyen bu kahkaha iki kişiyi ürpertmişti.
Sançar’ın nadası olan Yüzbaşı Yamtar’la Onbaşı Gök Börü o kahkaha atarken her
zaman yaptıkları gibi artık onu atının sırtına bağlıyarak koşturamayacaklarını
anlayınca birdenbire içleri burkulmuştu. Gök Börü’nün tek gözü şimdi çevresini
iyi görüyor, katılan Sançar’ı görüyor, yaya giden savaş arkadaşlarını görüyordu.
Çevrelerindeki pusatlı Çinliler onun bütün delilik damarlarını kabarmıştı.
Bozkırda gürleyip yayılan bir sesle "Sançar! Sançar! " diye bağırdı. Sançar
aldırmıyor, gülmekten yere diz çökmüş olduğu halde en gür, en şakrak
kahkahalarla gülerek haykırıyordu:
- Tanrının işine bak. Tavşan sürüsü Bozkurtlar’ı tutsak etmiş götürüyor. Islak
kargalar doğanları yendi be...
Yamtar, Kür Şad’ın boş atını gözüne kestirerek Sançar’ı bindirmek için izin
almak için yaklaşırken kahkahalar arasında şu sözler tutsakların kulaklarında,
beyinlerinde, yüreklerinde çınlıyordu:
- Gök Türkler’e bak!... Hepsi atsız kalmış... Bir tek atta da bacağı kopuk
yüzbaşı gidiyordu... Türkeli’ni bırakıp Siganfu’ya devlet kurmağa gidiyoruz
diyeceğim ama içimizde Kara Kağan yok...
Sançar’ın kahkahaları üzerine bütün tutsakların, bütün Çin ordusunun durması
Çinliler arasında bir kaynaşma yapmıştı. Çin muhafızlarının başbuğu eliyle
Sançar’ı göstererek bir şeyler söyledikten sonra birkaç Çinlinin Sançar’a doğru
koştuğu görüldü. Fakat beriki hiç oralı değildi:
- "Öküz kadar Yamtar’ı keçi kadar Çinli tutsak etmiş, götürüyor" diye katılarak
bağırıyor, gözlerinden yaşlar akıyordu.
Çinliler’in Sançar’a doğru kötü bir istekle geldikleri belliydi. En öndeki,
kargısıyla dürtüş yapmak üzereydi. Sançar’ın yanında duran Yumru kargıyı eliyle
tutarak "Tekdur" diye bağırdı. Zavallı Yumru arkadan gelen ikinci Çinli’nin
başına vurduğu bir vuruşla sendelerken öteki sert bir dürtüşle Sançar’ı
kargılamıştı. Sançar yere kapaklandı. Fakat kahkahası kesilmedi:
- Yüzbaşı Sançar’a bak! Uyuz Çinli kendisini sançıyor da koca Gök Türk bir şey
yapamıyor...
Sançar bunları söylerken gülüyor, gülüyor, katılıyordu. Başka bir Çinli onun
hâlâ susmadığını görünce kılıcını Sançar’ın başına çaldı. Sançar bir daha
kapaklandıktan sonra dizleri üstünde yine doğruldu. Yine gülüyor, kahkahalarla
bağırıyordu:
- Ulan, kılıç öyle mi çalınır? Biz bu uyuz itlere mi yenildik be? Yazıklar
olsun...
Gök Börü ile Yamtar, Sançar’ın çevresindeki Çinliler’e saldırmak üzere bir
fırladılar. Bögü Alp bir eliyle birini, bir eliyle de ötekini tutarak durdurdu:
"Çok geç" dedi.
Bu sırada Çinliler’den biri sadağından ok çekmiş, Sançar’ı arkadan vuruyordu.
Sançar sırtından oku yiyince kahkahası bir an için kesti. Kaşları çatılarak
dimdik ayağa kalktı. Sonra yine sendeleyerek kahkahalar atmağa, ortalığı
çınlatmağa devam etti:
- Yüzbaşı Sançar sırtından ok yedi yiyecekler. Vuran da şu it eniği kılıklı
Çinli...

Sançar bunları söyleyerek birkaç adım attı. Sonra sendeleyerek dizleri üstünde
çöktü. Gülmesini kesmemişti. Sesi hâlâ o gür sesti. Bu sefer başka bir Çinli
karşıdan ok çekerek göğsünden vurdu. Yüzbaşı yine ayağa fırladı. Yine gülüyordu:
- Çinli’nin de yiğidi varmış be! Hem de bizim tümenbaşı Şen-king’den daha keskin
nişancı... Kara Kağan seni görse tarkan yapardı...
Son olarak omzuyla boynu arasına bir kılıç vuruşu yiyen Sançar yan üstü yere
düşmüştü. Göğsüne ve sırtına saplanan oklar onu böyle yan üstü tutuyordu. Üçüncü
oku böğrüne yedikten sonra artık bir daha kalkamadı. Fakat kahkahaları hâlâ
çınlıyor, yalnız her an biraz daha yavaşlıyor, zayıflıyor, sönüyordu. Çinliler
nöbetleşe kılıç ve kargı ile vuruyorlar, Sançar güldükçe öfkelerinden kuduracak
hale geliyorlardı.
Bu alaylı kahkahalar yavaş yavaş kesildi, bitti. Bozkırı derin bir sessizlik
kapladı. Sonra tek ata Yamtar bindirilmiş olduğu ve Gök Börü’nün kolunda Bögü
Alp olduğu halde tutsak kafilesi güneye doğru akıp gitti.
Bozkıra gece inmişti. Gökte parlak bir ay, havada serin bir rüzgâr vardı.
Yüzbaşı Sançar’ın oklarla delik deşik, kılıç ve kargılarla paramparça olmuş
gövdesi toprak ananın göğsünde yatıyordu. Yattığı yer kıpkızıl olmuştu. Güneye
dönük olan yüzü hâlâ gülümsüyordu. Bu gülümseyen yüzde Çinlilerle alay eden,
kendi kötü talihlerini yeren, Kara Kağan’a kızan bir anlam vardı. Bu
kahkahaların çınladığı yerden çok uzak bir yerde, kahkahaların göğe yükseldiği
zamandan çok zaman sonra, bir yazıcı, Gök Türkler’in torunlarına bildirinceye
kadar bu kahkahalar, bu şanlı alay ve şanlı ölüm unutulup gidecekti.
Gece, tutsaklar ufukta bile görünmez olduktan çok sonra, gökten melekler
indiler. Ötüken’in, bu somurttuğu zaman söz etmeyen, güldüğü zaman dört yanı
çınlatan hem asık yüzlü, hem şakrak yiğidinin, kahraman Yüzbaşı Sançar’ın
topraktan yaratılmış gövdesini toprağa bırakarak çelikten ve ateşten yaratılmış
ruhunu göğe yükselttiler. Şeref ve zafer ilahileri söyleyerek Uçmağa ilettiler.
Yüzbaşı Sançar Uçmağa varalı on üç yüz yıldan çok oldu. Onun düştüğü meçhul
yerde, ay ışıklı yaz gecelerinde hâlâ ıstıraplı kahkahalar ve şeref ilahileri
işitilir. Bu ilahiler rüzgârın çıkardığı sestir. Onu herkes işitir. Fakat o
ıstıraplı kahkahaları herkes duyamaz. Onun yankılarını uzak, yakın ellerden,
ancak içinde Tanrı Dağı’nın odu yanan gönüller sezer. Bu ıstıraplı kahkahalar
Yüzbaşı Sançar’ın soyu, onun düştüğü yerde zafer töreni yapıncaya kadar
yıllarca, belki yüzyıllarca sürüp gidecek.