3
DÖNÜŞ
Böğü Alp, Ötüken’e yorgun argın dönüyordu. Karnı toktu. Yaralı da değildi. Fakat
içinde bir eziklik, yüreğinde isteksizlik duyuyordu. Kıraç Ata’nın sözlerinden
sonra geceleyin uyuduğu zaman düşünde hep korkunç şeyler görmüştü. Şimdi neler
gördüğünü pek iyi hatırlayamıyordu. Fakat içindeki duygu artık gökten belaların
yağacağını ona söylüyor gibiydi. Tan atarken uyandığı zaman Tanrı’ya ısmarladık
demek için Kıraç Ata’yı aramış, fakat bulamamıştı.
Üç sivri kayadan aşağı inince ıslıkla atını çağırmış, at diri bir halde koşarak
gelmişti. Yüzbaşı atına atlayınca dört nala kalkmış, ardına bakmadan Sivri
Kayalar’dan uzaklaşmıştı. İşte artık öğle oluyordu. Selenge’nin kıyısındaki şu
ağaçlığın altında dinlenmek ne kadar hoş olurdu.
Atını ağaçlığa çevirdi. Ağaçların sıklaştığı bir yere gelip indi. Selenge’den su
içip gölgeliğe uzandı. Yorgun at da bir iki ot yolduktan sonra ağaçların
arasında yere çöktü. Yüzbaşı hayretle atına baktı. Demek ki at fena halde
yorgundu. Başını toprağa dayıyor, halsiz gözlerle Böğü Alp’a bakıyordu. Güneş
tepeye çıktığı zaman sıcaklık dayanılmaz bir hal almıştı. Yüzbaşı, güneş
batmadan yola çıkmam diye düşündü. Elinde kala kala bir tek atı kalmıştı. Ona da
bir şey olursa yeryüzünde sipsivri kalacaktı. Nasıl olsa acelesi yoktu.
Geceleyin yola çıkar, ay batıncaya kadar yol alabilir, böylelikle atını yormamış
olurdu. Bu kararı verince uyumanın iyi bir şey olacağı aklına geldi ve uyumağa
çalıştı. Uyuyor mu idi? Dalgın mı, yoksa baygın mı idi, belli değildi. Uzaktan
duyulan tıkırtılarla gözlerini açtı. Akşam oluyordu. Birkaç atlının geldiği
tıkırtılardan anlaşılıyordu. Kulağını yere dayadı. Bir ara dinlendikten sonra
"Buraya doğru geliyorlar" dedi. Atı da başını kaldırmış, kulaklarını dikmişti.
Kalkacak gibi bir durumu vardı. Böğü Alp bir iki ıslıkla atına rahat durmasını
anlatınca başını yere uzattı, öylece kaldı.
Nal sesleri yaklaşıyordu.
Biraz sonra dört atlı Böğü Alp’ın ilerisine kadar gelerek durdular. Yüzbaşı
bunları uzanmış olduğu yerden, yapraklar, otlar arasından görüyordu. Onlar
kendisini görmüyorlardı. Görmeleri için önüne kadar gelmeleri gerekti.
İçlerinden birinin bir yüzbaşı yahut binbaşı olduğu anlaşılıyordu. Bir tanesi de
Çinli idi. Başları olduğu anlaşılan yüzbaşı yahut binbaşı dördüncüsüne dönerek:
"Sen burada bizden ayrılacaksın" dedi. Sonra birbirlerine yaklaşarak bir şeyler
konuştular. Bu gizli konuşma Böğü Alp’ın gözlerini açtı. Bu sonsuz, ıssız
bozkırda bu dört kişi neden gizli konuşuyorlardı? Hele içlerinde bir de Çinli
olunca konuşmadan Yüzbaşı Böğü Alp büsbütün işkillenmişti. Konuşmaz kızışıyordu.
Hepsinden çok söyleyen de Çinli idi. Başkanları olan adamın sert bir işaretinden
sonra Çinlinin de sinirli sinirli "Olmaz, Tulu Han kızar" diye bağırması Böğü
Alp’ın beyninde bir ışık gibi çaktı: Bu dört kişi Tulu Han’ın adamlarıydı. Fakat
aralarındaki Çinliye ne oluyordu? Burada neye böyle konuşuyorlardı?
Birdenbire dört atlıdan üçü atlarını sürdüler. Güneye doğru gitmeğe başladılar.
Sonra yine birdenbire başkaları durup döndü. Böğü Alp’ın biraz ilerisinde atı
üstünde durarak atının yelesini okşayan atlıya bağırdı:
- Onbaşı Pars! Biz ufukta kaybolmadan yola çıkmayacak ve dört ayı geçirmeden de
hanın yanına dönmüş olacaksın!
Adının Onbaşı Pars olduğu anlaşılan atlı yere zıpladı. Diz yere vurarak:
"Buyruk
senindir" diye cevap verdi. Öteki üçü dört nala kalkarak uzaklaştılar. Böğü Alp
yattığı yerden onbaşıya ve atına baktı. Onbaşı iyi giyimli, iyi pusatlı, atı da
güzel ve besili idi. Gülümsedi:
- "Tulu Han ordusu Kara Kağan ordusundan daha giyimli" diye mırıldandı.
Onbaşının torbasında da iyi yiyecek olduğu şişkinliğinden belli idi. Böğü Alp bu
şişkin torbayı görünce acıkır gibi oldu, imrendi. Peki ama bu adamlar ne diye
birbirlerinden ayrılmışlardı? Kötü bir dilekleri mi vardı? Yüzbaşı ufka baktı.
Güneş batıyordu. Tam bu sırada Onbaşı Pars da atını mahmuzlamış, güneye
uçuyordu. Böğü Alp yerinden kalkmadan baktı: Onbaşı dörtnal gidiyor, yiyecek
torbası da eskisinden daha büyüymüş gibi görünüyordu. Yine gülümsedi : "Aç
buzağı ak bulutu ana memesi sanır" dedi.
Gece, Böğü Alp dört nala yol alıyordu. İnce ay bozkırı oldukça aydınlatıyor,
yolu gösteriyordu. Rüzgâr da onun yardımcısı idi. Yüzbaşı keskin gözleriyle hep
ilerisini kollayarak uçuyor, bir yandan da şu Onbaşı Pars’tan biraz yiyecek
istemediği için, kendi kendisine için için yanıyordu. Sonra aklına Kıraç Ata’nın
sözleri geldi: Kıtlık olunca ay parçalanacak dememiş miydi? Öyle ise en iyisi
kendini şimdiden açlığa alıştırmaktı. Açlığa alışırsa kıtlıkta fazla sıkıntı
çekmezdi. Fakat sonra yine güldü: "Bizim budunun boğazı tok olduğu zaman var mı?
Biz hep böyle açız, hep böyle yoksuluz" diye düşündü. Sonra yine aklına akşam
gördüğü dört atlı geldi. Aralarındaki Çinli içini bulandırdı. "Sakın Tulu Han
Çin’e Kara Kağan’dan elçi göndermesin" diye söylendi. Bütün Türkler
biliyorlardı. Kağan da onlardan kuşkulanıyor, İ-çing Katun’a bağlı bulunuyordu.
Acaba Tulu Han, kağan olmayı mı tasarlıyordu? Bu dört atlının yanında bir de
Çinli olmasaydı Böğü Alp bu işe hiç aldırış etmeyecekti. Fakat ara yerde Çinli
olunca işte muhakkak dalavere ver demekti. Onun için üç atlının gidişini, Onbaşı
Pars’ın geride kalışını hiç beğenmemişti.