10
YAKARIŞ
Yamtar, verilen kararı, ertesi gece Gök Börü’ye bildirdiği zaman Gök
Börü bağdaş kurmuş olduğu yerden fırlayarak andasının boynuna
sarılmış, onu öpmüştü. O gece Yamtar’ın kılavuzluğu ile Gök Börü ve
yedi öğrendi Kür Şad’ın katına giderek and içmişlerdi. Şimdi
ihtilâlciler on sekiz kişiydi. Pusat talimlerine hız vermişlerdi.
Herkes eksiğini, gediğini kapatmağa çalışıyordu. Yamtar’la Yumru
ertesi gün Kür Şad’ın buyruğuyla dağa çıkarak bütün gün iri ve ağır
kaya parçalarını alıp hızla başka kayalara çarpmak idmanını
yapmışlardı.
İkinci günün akşamı kırk bir kişi olmuşlardı. Bögü Alp bu sayıyı Kür
Şad’dan öğrenince ürperdi. Yine Kıraç Ata’nın sözlerini
hatırlamıştı:
- Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum... Aralarında sen de
varsın.
O gece Yamtar eve çok geç döndü. Gök Börü’nün karanlık odasından
hafif bir ses geliyordu. Yamtar, pencereden giren ay ışığının biraz
aydınlattığı odaya sessizce yaklaşıp baktı: Andası yüzünü doğuya
döndürmüş, ellerini göğe kaldırmış olduğu halde yavaş yavaş
yakarıyordu:
- Türk Tanrısı! Türk Yersuları! Umay! Yarın için bana güç verin!
Öcüm yağıda kalmasın! Budun tutsak olmasın. Türk Tanrısı! Eşimi alıp
on iki yıldır gönlümü kara kıldın. Gözlerimi alıp on yıldır dünyamı
karanlığa saldın. Yüksünmedim. Yarın için bana ululuğunu saç. Savaş
bitinceye kadar gözlerimi aç! Kana kana vuruşayım. Doya doya
kırışayım. Can gövdeme yük oldu. Bir umudum sende kaldı. Sonsuz
karanlığımı aydınlat! Sönmez ışığından bir damlasını yoluma fırlat!
Ocağımı söndür de budunu yaşat! ... Türk Tanrısı! Can senin olsun,
gözlerimi ver! Yıllarca neler çektim, kimse bilmedi. Gözlerim ışık
aradı, ama bulamadı. Gözsüz at koşturdum, gönül tat almadı. Her
şeyden vazgeçtim. Yalnız bir savaşlık ışık ver. Türk Tanrısı! Göğün
rengini, güneşin parlaklığını, gecelerin süsü olan yıldızları, yeşil
ağaçları, hattâ arkadaşlarımı, yakınlarımı, oğlumu bile gösterme.
Yalnız ben dövüşüp ölünceye kadar yağıyı göster. Sadağımdaki ok,
kolumdaki güç, damarımdaki kan tükeninceye kadar yağıyı göster...
Yamtar sanki soluk almadan dinliyordu. Andasının hafif sesinde
gönülleri dağlayan ezgiler vardı. İşte yarın akşam olan olacak, iş
başarılsa bile bir çokları ölecekti. Gök Börü ölmeği kafasına iyice
yerleştirmişti. Yalnız ölmeden önce yağıyı görerek dövüşmek,
onlardan gözlerinin öcünü alarak vuruşmak için Tanrıya yalvarıp
yakarıyordu. Yamtar’la Gök Börü beş altı adım aralıkla yüz yüze
duruyorlardı. Birisinin geldiğini daha uzaktan bile sezmeğe alışmış
olan Gök Börü bu gece yanı başına kadar gelen Yamtar’ı duymamıştı.
Kendinden uzaklaşmış, başka bir dünyaya dalmış gibi baş yukarıda,
eller açılmış, söylenip duruyordu.
Yamtar da kendinden geçmiş gibi idi. Andasının bu gizli yakarışına
gizlice geldiği için utanç duyduğundan ilk önce ne yapacağını
bilememiş, fakat sonra kendisini yakarışa kaptırdığından gözünün
önünden bir çok eski şeyler hızla gelip geçmişti. Yarın belki
kendisi de, sevdikleri de, kendisini sevdiklerine bağlıyan hâtıralar
da ayrılıp parçalanacak, hiçbir şey kalmayacaktı. Yamtar, Çinli
filozof Şen-ma’nın kendisine asla veremediği felsefi bir düşünüşle
"Ölümün güç tarafı galiba bu olacak" diye düşündü: sonra birdenbire
Gök Börü’nün:
- "Ulu Tanrı! Ululuğuna son yok. İşte artık görüyorum" diyen sesiyle
ayılarak gözlerini ona dikti.
Hayret!... Gök Börü’nün çıkmış, oyulmuş gözlerinden aşağı yaşlar
iniyordu. On yıldır kuruyan bu pınarlar yine canlanmış mı idi?
Yamtar hayretle, utançla, biraz da koru ile andasına bakıyor, onun
kendisini de görerek seslenmesini bekliyordu. Fakat o, gözleri
Yamtar’a çevrik olduğu halde bir şey söylemiyor, yakarışına devam
ediyordu:
- Türk Tanrısı!... Kuruyan gözlerime yaş verdin. Yağıyı görüyorum.
Yeryüzünde bir gececik daha senin konuğunum. Verdiğin ışığı alma!
Gözlerimin yaşını silme! Beni kendimden utandırma! Budunu
yerindirme! Yağıyı sevindirme!...
Işık Gök Börü’nün gözlerine değil, gönlüne inmişti. Yağıyı onunla
görüyordu. Sevdiklerini, yakınlarını, kendisini hiç görmüyordu.
Görseydi on yıllık çilenin ağartıp genç yaşta apak yaptığı saçları
kendisini ürkütebilir, yüzünün acıdan kırışmış çizgilerini büsbütün
çoğaltırdı.
Gök Börü sevinçle ağlayarak hâlâ yakarıyordu. Yaşlar şaşılacak bir
gürlükle yanaklarından iniyordu. Fakat Tanrı’ya yakaran ve
gözlerinden yaşlar sızan yalnız o değildi. Saf yüzü ve iri
gövdesiyle, Gök Börü’nün görmediği koca Yamtar ve biraz geride çocuk
yüzlü, hınçlı bakışlarıyla Yamtar’ın görmediği Sungur da eller açık
yakarıyor ve sessiz sessiz ağlıyorlardı.