12
SON BÖLÜM
Yağılar, onun yiğit başını gövdesinden ayırıp Çin kağanına
götürdüler. Çin kağanı, bütün saray, bütün Siganfu ondan tirtir
titremişti. Bu titreyiş yalnız Kür Şad’dan değil, onu yetiştiren
ırktan geliyordu. Kür Şad ölümüyle budununu kurtarmıştı.
Ertesi gün Siganfu’da yargılar kuruldu. İhtilâlden haberi olmayan
Urku, güney vilayetlerinden birine sürüldü. Sarayın adamları Kür
Şad’ın ocağını söndürmek için bütün şehri aradılar. Kür Şad’ın dört
yaşındaki oğlunu bulsalar yok edeceklerdi. Konçuyu ve on üç
yaşındaki kızı ihtilâlin çıkacağını biliyorlardı. Kızıyla kısa bir
konuşma yaptıktan sonra konçuy, oğlunu alarak bilinmedik bir yere
doğru gitti.
Çinliler geldikleri zaman Kür Şad’ın kızı yalnızdı. Yargının önünde
ihtilâli bildiğini, anasıyla kardeşinden haberi olmadığını söyledi.
Babasının kesik başını gösterdiler. Gözlerinden yaşlar akarak :
"Yurt ve şeref için…" diye karşılık verdi. Hayatını kurtarması için
bildiklerini açığa vur-ması gerektiğini bildirdiler. Hiç cevap
vermedi.
Kür Şad’ın kızı ölüme mahkum edildi. Onbaşı Ay Kutluğun babasıyla
Turumtay’ın eçesi de idam cezası almışlardı. Kür Şad’ın kızıyla Ay
Kutluk’un babası yüce soydan oldukları için Türk türesince yay
kirişiyle boğularak öldürülmeleri gerekirdi. Çin kağanı, hakaret
olsun diye, okla öldürülmelerini buyurdu.
O akşam Çin sarayının bahçesinde üçü de oka tutuldular. Kür Şad’ın
kızı ortada duruyordu. Yirmi Çerisi nişan almıştı. Bir buyruk
işitildi. Arkasın-dan keskin bir vınlayış…
İki erkek, düşmesin diye Kür Şad’ın kızını kolundan tutuyorlardı.
Kendileri yaşadıkta Kür Şad’ın kızı toprağa düşemezdi. Birkaç kısa
an onu ayakta tutabildiler. İlk önce Ay Kutluğun babası düştü.
Turumtay’ın eçesi diz çökmüş olduğu halde onu hâlâ ayakta tutmağa
çabalıyordu. Sonra o da kapaklandı. En son düşen, dört okla
yaralanmış olan Kür Şad’ın kızı oldu…
Gece bütün güzelliğiyle inmişti. Ayın on beşi ışıklarını Tanrı’nın
rahmeti gibi saçıyordu. Siganfu sarayından Vey ırmağına kadar olan
bütün yerlerde bir başka hava var gibiydi. Bu gece Çinlileri bir
korku sarmış, kimse sokağa çıkamıyordu. Çünkü o alanda şehitlerin
ruhları dolaşı-yordu.
Birden buralar bulutlandı. Sis gibi, duman gibi, fakat onlardan daha
başka, daha güzel bir şey çevreyi sardı. Sonra birdenbire bu dümdüz
beyazlığın üzerinde, yerden birisinin kalktığı görüldü. Elinde
yerden kaldırılmış, gönderi kurt başlım bir tuğ vardı. Yarasından
kanlar akan bu hayalet Kür Şad’dı.
Bir eliyle tuğu yükseltirken, öteki eliyle duman alana bir işaret
yaparak "Kalkın" diye haykırdı. Kırk şehit birden kalktılar. Kür Şad
eliyle ilerde bir yeri gösterdi. "Oraya" diye gürledi. Gösterdiği
yer "Tanrı Dağı" idi. Tepesinde ataların ruhu dolaşıyordu. Kırk bir
şehidin ruhu bir fırtına gibi, bir musikî gibi, bir ışık akarak
Tanrı Dağı’na doğru yürümeğe başladı-lar… Onları orada, başlarında
Alp Er Tunga olan atalar kafilesi bekliyor-du. Bu kırk bir şehidin
çevresini bir anda yüz binlerce başka şehitler sardı. Tanrı’nın
huzurunda bağlıyan bu en muhteşem resmigeçit büyük, sonsuz boşluğu
sarsarken birdenbire bir türkü; azametli, ürpertici, Tan-rısal bir
türkü kâinatı titretti:
Delinse yer; çökse gök; yansa, kül olsa dört yan
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan;
Ölümle eğlenen tunç yürekli Türkleriz!... |
Bu türkü hâlâ göklerde çınlıyor.
Kür Şad ve kırk arkadaşı, aylı kızıl bayrağı bekleyerek hâlâ
ufukları göz-lüyor…
13 Nisan 1946
Saat: 21
Maltepe